| | #1 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| I IRK VE IRKÇILIK Belli bir ırkın doğal üstünlüğünü savunan teori ve görüş. Kalıtım yoluyla geçen fiziki özelliklerle kişilik, zeka ve kültür özellikleri arasında bir sebeb-sonuç bağlantısı bulunduğu inancından kaynaklanır. Tarih boyunca üstün sayılan ırkların diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürme girişimlerinde meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanıldı. Toplumlar arasındaki birlik ve dayanışmayı yok etmesi, zulüm ve sömürüye neden olması yüzünden İslâm tarafından kesin biçimde yasaklandı. Irkçılık, insanlık tarihi içinde uzun bir geçmişe sahiptir. Eski Yunan, Roma, Mısır toplumlarında egemen uluslar kendilerinin doğal üstünlüklerine inanırlar, kendilerinden olmayan ulusları ikinci sınıf insan, dolayısıyla köle ve hizmetçi olmak üzere yaratılmış topluluklar olarak değerlendirirlerdi. İsrailoğulları gibi kimi toplumlarda ise ırkçılık dini bir nitelik kazanmıştı. Kendilerinin seçilmiş ulus olduklarına inanan israiloğulları, İslâm'ın tebliğ edildiği dönemde, sırf kendi uluslarından olmadığı için Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini kabul etmemişlerdi . Uzun geçmişine rağmen ırkçılık sosyal bir teori olarak ondokuzuncu yüzyıl da sistemleşti. Irkçılığın altın çağı kabul edilen bu yüzyılda kendisi ırkçı olmamakla birlikte Charles Darwin'in biyolojik evrim kuramı, sözde bilimsel ırkçılığın gelişmesine temel oluşturdu. Sosyal Darwincilik insan soyunun zaman içinde çeşitli evrim aşamalarından geçtiğini, Avrupalı beyaz ırkın insanın toplumsal evriminin en üst aşamasını temsil ettiğini savundu. Gobineau, beyaz ırkın üstünlüğünü, beyazlar içinde de ârî ırkın en yüksek medeniyet seviyesine ulaştığını öne sürdü. Gobineau'nun izleyicilerinden İngiliz asıllı Houston Stevvart Chamberlain, Almanya'da uzun boylu, açık tenli ve uzun kafalı Tötonların üstün ırk olduğunu, Yahudilerin fiziksel olarak Tötonlardan kolayca ayırt edilmeseler de manevi açıdan olanlardan geri olduklarını savundu. Gobineau ve Chamberlain'in görüşleri, başta Nietzche olmak üzere Max Weber, Werner Sombart gibi düşünürlerce beslenerek Almanya'da Nazi ırkçılığının temelini oluşturdu. Adolf Hitler siyaset felsefesinin ırkçılık yönünü "bilimsel" temellerini bu düşünürlerden aldı. Nazi ırkçılığı bütün çelişki ve tutarsızlıklarına rağmen Almanları birleştirmekte, yenilmez olduklarına inandırmakta, ekonomik sömürüyü ve köle emeğini meşrulaştırmakta, halkı savaşa yöneltmekte başlıca etken oldu ve Nazizmin Alman halkı üzerinde kurduğu egemenliğinin temel öğesini meydana getirdi. Nazizmden farklı biçimde de olsa, Avrupa uluslarının sömürgecilik hareketlerinde haksız ve insanlık dışı eylemleri meşrulaştırmakta ırkçı görüşler başlıca etken oldu. İspanyollar Amerika'ya geldiklerinde Yerlilere karşı izledikleri yayılmacı ve saldırgan politikalarını, Yerlilerin İspanyollardan farklı oldukları, kendileriyle aynı anlamda insan bile sayılamayacaklarını öne süren ırkçı teorilere dayandırdılar, topraklarını ellerinden aldıkları Yerlilere insan gibi davranmanın gerekmediğini öne sürdüler. Thomas Carlyle, James A. Froude, Charles Kingsley ve özellikle Rudyard Kipling'in yazılarında ısrarla işlenen "beyaz adamın misyonu" düşüncesi de sömürgecilik döneminde ırkçılığı meşrulaştırıcı ve sömürgeciliği yüceltici bir işlev gördü. Bu düşünceye göre beyaz Avrupalı öteki ırklara medeniyet götürüyor, dolayısıyla insanlığa hizmet ediyordu. Başta İngiliz, Fransız ve Portekizliler olmak üzere Avrupalı tüm sömürgeciler Asya'da, Afrika'da, Hindistan ve Uzak Doğuda sömürgeleştirme faaliyetlerini bu sözde "medenileştirme" görevlerine dayandırıyorlardı. ABD'de ise ırkçılık önceleri katliam ölçüsünde Yerlilere, daha sonra da Siyahlara yöneldi. Günümüzde ırkçılıktan belli ölçüde bir uzaklaşma eğiliminden söz edilse de başta ABD olmak üzere tam Avrupa ülkelerinde varlığını sürdürmekte; özellikle ırk ayırımının yasal olarak sürdüğü Güney Afrika ile İsrail'de en katı ve acımasız biçimiyle egemenliğini yürütmektedir. İslâm, zulüm ve sömürüye yol açan tüm inanç ve düşünceler gibi ırkçılığı da yasaklamıştır. Kur'an ırkların aynı kökten geldiklerini ifade ederek, üstünlük iddialarının temelsizliğini ortaya koymuştur. Tüm insanlar ve uluslar Hz. Adem (a.s) ile eşi Havva'dan yaratılmıştır. İnsan toplumunun ırklara, kabilelere ayrılması da onların tanışmaları ve yardımlaşmaları amacına bağlıdır. Zulüm ve sömürüye neden olacak kalıtımsal bir üstünlük söz konusu değildir. İnsanların ve toplumların iyilik ve üstünlükleri yalnızca inançlarına, yaşama biçimlerine bağlıdır, Allah'ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma konusundaki titizliklerinden kaynaklanır (el-Hucurat, 49/13). İslâm'a göre ırk öğesi insanlara doğal bir üstünlük sağlamadığı gibi medenî bir toplumun oluşmasında da temel etken değildir. Medenî bir toplum, hayvanlar gibi iç güdüleriyle birlikte yaşayan insanlardan değil, özgür iradeleriyle seçtikleri inanç ve idealler çevresinde toplanan insanlardan oluşur. Bu nedenle İslâm toplumu İslâm'ı bir din, bir hayat düzen ve biçimi olarak benimseyen insanların oluşturduğu toplumdur. Belirleyici tek etkenin inanç olduğu bu toplumun oluşmasında başka hiçbir maddi ya da manevi etkenin katkısı yoktur. Aynı akide çevresinde birleşen insanlar, kan bağları olmasa da kardeştirler (el-Hucurât, 49/10). Buna karşılık, aynı inancın paylaşılmaması durumunda, baba oğul arasında bile bir yakınlıktan söz edilemez. İman etmediği için babasının çağrısına uymayan Hz. Nuh'un oğlu onun ailesinden sayılamaz (Hud, l l/46). Aynı inancı paylaşan müminler küfrü tercih etmeleri durumunda ne babalarını, ne de kardeşlerini veli edinebilirler (et- Tevbe, 9/23). Hiçbir mümin, babası, oğlu, kardeşi ya da diğer bir yakını da olsa, Allah'a ve Peygamberine düşman olan kimseye sevgi besleyemez (el-Mücadele. 58/22). Hz. Peygamber (s.a.s)'de câhilî bir âdet olan ırkçılığı sık sık gündeme getirerek eleştirmiş ve yasaklamıştır. Veda haccı sırasında, Veda Hutbesi olarak bilinen ünlü konuşmasında Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, beyaz renklinin siyaha, siyah renklinin beyaza bir üstünlüğü olmadığını, üstünlüğün yalnızca takva ile olduğunu ilan etmiştir. Mekke'nin fethinde, Kabe'yi tavaf ettikten sonra yaptığı konuşmada Hz. Peygamber (s.a.s) aynı gerçeği şöyle dile getirmiştir: "Sizden câhiliyye ayıplarını ve büyüklenmesini gideren Allah'a hamd olsun. Ey insanlar, tüm insanlar iki gruba ayrılırlar. Bir grup iyilik yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır ki bunlar Allah nazarında değerli olan kimselerdir. ikinci grup ise günahkar ve isyankar olanlardır ki bunlar da Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi Adem'in çocuklarıdır; Allah Adem'i de topraktan yaratmıştır." Irk üstünlüğü düşüncesinin temelsizliği başka bir hadiste de şöyle ortaya konur "Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler" (Tirmizi Tefsir sure, 49). Hz. Peygamber (s.a.s) insanların aynı kökten geldiklerini ve üstünlüğün yalnız takva ile ölçülebileceğini belirtmekle yetinmeyerek Allah'ın insanları ırklarına göre değerlendirmeyeceğini de ısrarla vurgular. Bir hadislerinde "Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır." buyurmuştur. Aynı anlam diğer bir hadiste de şöyle dile getirilir: "Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalblerinize ve amellerinize bakar (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9). Bütün bu gerçek ve uyarılar karşısında ırkçılık davası güden kişinin müslümanlık iddiasının bir anlamı yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s), "ırkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir". (Müslim, İmare, 53, 54, 57) buyurarak böyle bir kişinin yerini tesbit etmiştir. İslâm, getirdiği evrensel kardeşlik ilkesi ile Cahiliyye döneminde şiddetle hüküm süren ırkçılık adetini ezip yok etti. Kendilerini soylu ve üstün gören Mekke aristokratlarının zulüm ve baskılarına rağmen İslâm, Romalı Süheyb, Habeşli Bilal ve İranlı Selman gibi aşağılanan insanların çabalarıyla başarıya ulaşarak evrensel bir toplum oluşturdu. Ne yazık ki Emeviler döneminde İslam egemenliğinin yerini alan saltanatla birlikte birçok cahiliye adeti gibi ırkçılık da yeniden canlandı. Arap olmayan müslümanlar tümden mevali sayılıyor, Kureyş dışındaki Araplar bile küçümseniyordu. Emevilerin sürdürdüğü ırkçı politika kısa zamanda Arap olmayan müslümanlar arasında da ırkçı eğilimlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Özellikle Farslar ve Türkler arasında başlayan bu eğilim giderek Şuubiye olarak anılan ırkçı, ulusalcı hareketlere dönüştü. Emevilerin yıkılmasında önemli bir etken olan Şuubiye hareketi Abbasiler döneminde etkisini yitirmekle birlikte bütünüyle yok olmadı. Irkçılık eğilimleri İslâm dünyasında ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yeniden canlanmaya başladı. Batılı devletlerin Osmanlı Devletinin parçalama planlarının bir parçası olarak canlandırmaya çalıştıkları bu düşünce, İttihad ve Terakki yönetiminin benimsediği ırkçı politikaların da etkisiyle ayrılıkçı hareketleri besledi. Osmanlı Devletinin parçalanmasından sonra oluşan birçok yeni devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti de ırkçılıktan önemli ölçüde etkilendi. Yeni devletin özellikle dil ve kültür politikalarında etkili olan ırkçı eğilimler zamanla Türkçülük, Turancılık adıyla bilinen bağımsız bir politik hareket haline geldi. Bu hareket çeşitli parti ve örgütler içinde varlığını günümüzde de sürdürmektedir. ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #2 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| IRZ Şan, şeref, namus, iffet. Bir insanın kendi haysiyetini koruması; ırzını, namusunu korumasıyla mümkündür. Irzını koruyamayan, haysiyetini ve şerefini de kaybeder. Haysiyetini kaybeden kişi bunalımlar içinde bocalayıp durur. İlâhî vahye dayalı bütün dinlerde korunması gereken unsurlar beş maddede toplanabilir: 1- Dini korumak, 2- Canı korumak, 3- Malı korumak, 4- Nesli korumak, 5- Irzı korumak. İslâm'da zina yasaklanmakla, kişilerin ırz ve namusu koruma altına alınmıştır (bk. en-Nur, 24/2). Bu arada zinaya yol açan sebep ve vasıtalar da yasaklanmıştır. Karşı cinse, cinsel duygularla bakma yasağı ile kadınların örtünme hükmü bunlar arasında sayılabilir . Kur'an-ı Kerîm'de gözlerin haramdan korunması hakkında şöyle buyurulur: "(Ey Muhammed!) mümin erkeklere söyle, gözlerini zinadan sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Böyle davranmak onlar için daha temiz ve daha hayırlıdır. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Ey Muhammed!) Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Görünmesi kaçınılmaz olanlar dışında ziynetlerini göstermesinler" (en-Nur, 24/30-31). Kadının karşı cinsin, kötü amaçlı bakışlarından korunması için önemli bir tedbir de onun yüzü, elleri ve ayakları dışında kalan yerlerinin, yabancı erkeklere karşı örtülmesidir. Âyetlerde şöyle buyurulur: "Mümin kadınlar... baş örtülerini yanlarına sarkıtsınlar" (en-Nur, 24/3 1) . "Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle. Her hangi bir ihtiyaç için dışarıya çıkarken, dış örtülerini üzerlerine alıp örtünsünler. Bu, onların başkaları tarafından tanınıp rahatsız edilmemeleri için daha uygundur. Allah çok mağfiret edici ve çok merhametlidir" (el-Ahzab, 33/59). Böylece zayıf ve kimsesizlerin korunması da teminat altına alınmış oldu. İslâm'da namus ve iffeti konusunda darda kalan ve iffetini korumak isteyen kadın İslâm devlet ilgililerine başvurarak korunma talebinde bulunur. Devlet bu gibi korunmaya muhtaç kız çocuğu ve kadınlar için gerekli tedbirleri almak zorundadır. kimsesiz ve korumasız kadınları fuhşa zorlayarak, bunu bir geçim kaynağı haline getirmek çirkin bir harekettir. Asr-ı Saadette Abdullah b. Ubey b. Selul'ün altı cariyesi vardı. O bu cariyeleri fuhşa teşvik ediyor, onların namus ve iffetleri karşılığında çıkar sağlıyordu. Bir gün cariyelerden ikisi Allah Rasûlünün yanına gelerek kendilerine yapılan bu zulümden şikayetçi oldular. Yüce Rabbimiz bu olay üzerine şu âyeti indirdi: "Cariyelerinizi dünya malı için fuhşa zorlamayın" (en-Nur, 24/33). Irza Geçme Bir erkeğin, nikâhlısı olmayan bir kadına karşı zor kullanmak suretiyle, onunla cinsel temasta bulunması. Zorlamanın erkeğe karşı, yapılmış olması da mümkündür. Irza geçmede taraflardan birisinin iradesi bulunmadığı için zinadan farklı hükümler uygulanır . İslâm hukukunda, zina şöyle tarif edilmiştir: Bir erkeğin nikâh ve nikâh şüphesi olmaksızın, yabancı bir kadınla cinsel uzvundan temasta bulunmasıdır. Fiilde iki tarafın da iradesi varsa, zina hükmü her ikisini içine alır. Zina suçunun had cezasını gerektirmesi için tarafların; âkıl, bâliğ, müslüman olması ve birleşmeyi iradeleriyle yapmış olmaları gerekir. Bu yüzden zinaya zorlanan kimseye had uygulanmaz. İslâm hukukçuları zorla ırzına geçilen kadına had cezası gerekmediği konusunda görüş birliği hâlindedir. Zorlama tam olsun eksik bulunsun hüküm değişmez: Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Dünya hayatının geçici menfaatini kazanma hırsıyla iffetli olmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları fuhşa zorlarsa, şüphesiz ki Allah da fuhşa zorlanmalarından sonra o câriyelere karşı çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir" (en-Nûr, 24/33). Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Ümmetimden yanılma, unutma ve zorlanarak yaptıkları şeyin hükmü kaldırılmıştır" (Buhârî, Hudûd, 22, Talâk, l l; Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizî, Hudûd, l; İbn Mâce, Talâk, 15). Zinaya zorlanan erkeğin durumuna gelince: Şâfiîlere göre böyle bir erkeğe ne had (recm veya celde) ve ne de ta'zîr (devletin koyacağı ceza) gerekmez. İkrah tam olsun, eksik bulunsun sonuç değişmez. Çünkü zorlamanın çeşit ve şiddeti ne olursa olsun, kişinin iradesi üzerinde şüphe doğurur. Had'ler ise şüphe olunca düşer. Çünkü Rasûlüllah (s.a.s); "Gücünüz yettiği kadar, şüphelere had cezalarınızı düşürünüz" (Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudûd, 2) buyurmuştur. Araştırıcı Mâlikîlerin tercih ettiği görüş de budur. Dayandıkları delil, zorlanan kimsenin fiilinden sorumluluğu kaldıran yukarıdaki hadistir. Ebû Hanîfe, önceleri, zorlanarak zina eden erkeğe had cezasının gerekli olduğu kanaatinde idi. Daha sonra bunu tam zorlama halinde gerekli gördü. Ebû Hanîfe'nin kendi devrinde tam zorlama devlet adamlarının zorlamasıdır. Devletin dışında, başkasının zorlaması (ikrah) haddi gerektirir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, zorlama tam olunca, devlet tarafından olsun, başkaları tarafından yapılsın zorlanarak zina eden erkeğe had uygulanmaz. Hanefilerde tercih edilen görüş budur. Ebû Hanîfe'nin son görüşü de böyledir. Eğer zorlama eksik olursa üç Hanefi imamına göre de had gerekir. Çünkü eksik zorlama (ikrah) rızayı yok ederse de ihtiyârı kaldırmaz. Zina eden, bu durumda kendi ihtiyârı ile hareket etmiş sayılır. Bu sebeple de had uygulanır. Sonuç olarak Hanefiler tam ikrah hâlinde haddi gerekli görmezken, eksik ikrahta bunu gerekli görürler (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1394/1974, VII, 34, 180, 181; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, l. baskı, Bulak 1317, VII, 306; İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 251; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, V, 400-402). Hanbelîlere göre ise, zorlanan erkek zinadan sorumlu tutulur ve had uygulanır. Çünkü zina, cinsiyet organı açığa çıkıp sertleşmedikçe gerçekleşmez. Organ ise korku halinde sertleşmez. Bu yüzden erkeğin cinsiyet organının sertleşmesi, zina fiilini ihtiyarı ile işlediği anlamına gelir. Zinada ihtiyarın varlığı ise cezanın uygulanmasını gerektirir (ez-Zühaylî, a.g.e, V, 401; V, 28). Zorlama (ikrah) tam ve eksik olmak üzere ikiye ayrılır. Tam ikrah; kişinin güç ve ihtiyârını tamamen kaldıran korkutmadır. Ölüm veya organlardan birisine yönelik korkutma gibi. Bu, rıza ve ihtiyarı kaldırır. Öldürme, bir organı kesme veya derin iz bırakacak yaralama bu kabildendir. Eksik ikrah ise; ölüm veya bir organa yönelik olmayan korkutma şeklidir. Hapis, uzuvların telef olmasına yol açmayacak şekilde dövmekle tehdit, malın bir bölümünü telefle tehdit gibi. Eksik ikrah rizayı kaldırırsa da ihtiyârı yok etmez (el-Kâsânî, a.g.e, VII, 172; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, VII, 292 vd.). Üçüncü bir zorlama hâli daha vardır ki bu, kişinin kendisine, uzuvlarına veya malma yönelik değildir. Usûl (ana, baba, dede ve nine), fürû (çocuk ve torunlar), eş veya yakınlardan birisine zarar vermekle yapılan tehdit bu çeşide girer. Fahru'l-İslâm Pezdevî (ö. 482/1089), üçüncü kişiye yönelik böyle bir tehdidi ikrah saymazken, es-Serahsî (ö. 490/1097) istihzan prensibine dayanarak bunu iradeyi etkileyen bir zorlama olarak kabul eder. Çünkü kişiye babasının veya çocuğunun işkence görmesi, kendisinin işkence görmesinden daha ağır gelir (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, XXIV, 93 vd.; Pezdevî, Usûl, Keşfü'l Esrâr kenarında, İstanbul 1308/1890, IV, 1502; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, Kâhire, ty., s. 357). Bu sonuncu zorlama hâli, eksik ikrah hâlinin benzeridir . Zinaya zorlanan erkeğin, zina ettiği kadına mehir vermesi gerekir mi? Ebû Yûsuf'a, İmam Muhammed eş-Şeybânî'ye ve Ebû Hanîfe'nin istikrar bulmuş son görüşüne göre, zinaya zorlanan erkeğe had cezası uygulanmaz, ancak kadına mehir verilmesi gerekir. İmam Mâlik ve Hanbelîlere göre, mehir ve had cezası birlikte uygulanır. Şâfiî ve bazı Mâlikîlere göre ise, yalnız mehir verilmesi yeterlidir. Şüphe sebebiyle had uygulanmaz (el-Kâsânî, a.g.e, VII, 180; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 267; ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 319). Delil, mükrehten sorumluluğu kaldıran hadistir (bk. Buhârî, Hudûd, 22; Talak, II; Ebû Davud, Hudûd 17; Tirmizi Hudûd, 1). Sonuç olarak, çoğunluk İslâm hukukçuları, zinaya zorlanan erkek için yalnız mehri gerekli görürken, Hanbelîler mehir ve cezayı birlikte öngörürler. Bir kimse, bir kadının zorla ırzına geçerek tenasül uzvuna zarar verse, hem zina haddi hem de tazminat gerekir. Eğer kadın, idrarını tutabilecek durumda ise diyetin üçte biri, tutamayacak bir hale gelmiş ise, tamamı oranında tazminat alabilir. Fakat kadın, bu cinsel temasa kendi rızasıyla muvafakat etmiş olursa her ikisi hakkında da had lâzım gelir, tazminat verilmesine de gerek kalmaz. Ancak bu cinsel temas, emsali ile cinsel ilişki olabilen bir kız çocuğu hakkında yapılsa, onun rızasıyla tazminat hakkı düşmez. Çünkü erginlik çağına gelmemiş olanlar, kendi diyet haklarını düşürmeye ehliyetli değildirler. Zina, emsaliyle cinsel temas söz konusu olmayan küçük yaştaki kız çocuğuna karşı işlenmiş olur ve tenasül uzvu zarar görürse had cezası uygulanmaz. Çünkü böyle bir çocuk zinaya mahal değildir. Selîm insan tabiatı buna temayül göstermez. Böyle haram bir ma'siyeti işleyen kimse hakkında şiddetli bir ta'zîr cezası uygulanır. Buna ek olarak, çocuk idrarını tutabilecek durumda ise, diyetin üçte birisi kadar tazminat ve emsal mehir vermeye mahkûm edilir. Üçte bir diyet, cinsel uzuvdaki yaranın tazminatıdır. Mehir de, haddi gerektirmeyen, gayri meşrû birleşmenin tazminatı yerindedir. Çocuk idrarını tutamayacak durumda ise, erkek tam diyet vermek zorunda kalır. Bu durumda mehir gerekmez. Çünkü tam diyetin kapsamında mehir de dahil sayılır. Bu görüş Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf'a aittir. İmam Muhammed'e göre, bu halde, mehir verilmesi de gerekir. Çünkü mehir, diyetin kapsamı dışındadır (Ömer Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu, İstanbul 1968, 111, 221, 222). Zina cezası zorla ırza geçmede, yalnız zorlayana, iki tarafın da rızası olması halinde iki cinse de uygulanır. Âyet ve hadislerde yer alan cezalar şunlardır: 1. Bekâr erkek veya kadına dayak (celde) cezası: Âyette: "Zina eden kadınla, zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurunuz" (en-Nûr, 24/2). Fail köle olursa ceza yarı olarak uygulanır (bk. en-Nisâ, 4/25). 2. Evlenmiş kişi (muhsan) için recm cezası: Bu ceza hadislerle sâbittir: "Allah'tan başka ilâh olmadığına, benim Allâh'ın Rasûlü olduğuma şehâdet eden müslüman bir kişinin kanını akıtmak ancak üç kişiden biriyse helâl olur: a) Can karşılığında can, b) Evli zinâkâr, c) Dinini terkeden ve cemaatten ayrılan "(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 61, 63, 65; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 317). Bu hadis, zina eden evli kimsenin ölüm cezasına çarptırılacağını ifade etmektedir. Bu cezanın infaz şekli Hz. Peygamber devrinde görülmüştür. Evli bir kadın, yanında çalışan bir işçi gençle zina etmişti. Kadının kocası ile, gencin babası, durumu Rasûlüllah (s.a.s)'a ilettiler. Yanında duran Üneys (r.a)'e, Hz. Peygamber şu emri verdi: "Şunun karısına git. İtiraf ederse, onu recm et" (Buhârî, es-Sahîh, İstanbul 1310/1892, 111, 65, VIII, 25, 30, 34; Müslim, es-Sahîh, Kâhire 1955, 111, 1325; İbn Mace, es-Sünen, Dâru İhyâi'l-Kütübi'l-Arabiyye tab'ı, t.y, II, 852; Zeylaî, a.g.e, 111, 314). Yine zina eden evli bir adam olan Mâ'iz, zinasını itiraf edince, Hz. Peygamber (s.a.s); "Onu götürün, resmedin (taşlayın)" (Buhârî, es-Sahîh, VI, 169, VIII, 112; Müslim, es-Sahîh, 111, 1318; Zeylaî, a.g.e, 111, 314 vd.; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII, 95, 109) buyurmuştur. Mâ'iz olayının, sahabeden bir topluluk tarafından tevatür derecesinden nakledildiği rivayet edilmiştir. Diğer yandan Gâmidiyeli evli bir kadının, zina ettiğini dört defa ikrar etmesi üzerine, hâmile olduğu için doğumdan sonra gelmesi söylenmiş ve daha sonra, Rasûlüllah'ın emri ile, ona da recm uygulanmıştır (bk. eş-Şevkânî, a.g.e, VII, 109). en-Nisâ, sûresi 15. ve 16. âyetlerde, zina edenler için öngörülen eziyet etme ve hapis cezaları, daha sonra inen en-Nûr, sûresindeki 2. âyetin hükmü ile kaldırılmıştır. Recm cezası ağır olduğu için, zina suçunun ispatı ağır şartlara bağlanmıştır. Dört erkek şahidin zina hâlinde bizzat görmesinin şart koşulması (bk. en-Nisâ, 4/15, en-Nûr, 24/4, 13) sebebiyle recm, ender olaylara uygulanmıştır (M. Cevat Akşit, İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, İstanbul 1976, s. 71). Irza geçme olayı kız kaçırmalarda da ortaya çıkar. Bu durumda, erkekle kız, İslâmî nikâhtan önce cinsel temasta bulunurlarsa, haram bir fiil işleme yanında en-Nûr, sûresi 2. âyette öngörülen celde cezasına da muhatap olurlar. Kız, zorla kaçırılmışsa, cinsel temastaki haramlık ve had cezası yalnız erkek için söz konusu olur. Âkıl ve bâliğ olan müslüman bir erkekle kadın, kendi aralarmda anlaşarak evlenmek isterlerse, velileri muvafakat etmese böyle bir evlilik geçerli olur mu? Âkıl ve bâliğ erkeğin kendi irade beyanıyla evlenebileceği konusunda İslâm hukukçuları arasında görüş birliği vardır. Ebû Hanîfe'ye göre, hür, mümeyyiz ve büluğ çağına girmiş kadın da kendi malı üzerinde dilediği gibi tasarruf etmek yetkisine sahip olduğu gibi, bizzat nikâh da akdedebilir. Bu evliliğin geçerli olması için velisinin izin ve icazetine ihtiyaç yoktur. Çünkü bu durumda velâyet, evliliğin sıhhat şartlarından değildir. Ancak velinin şu durumda itiraz hakkı doğabilir. Âkıl ve bâliğ kadın-velisinden izin almadan, dengi (küfvü) olmayan bir erkekle veya emsal mehirden az bir mehirle evlenmişse, velî hâkime başvurarak bu evliliği feshettirme hakkına sahiptir. Ebû Hanîfe'ye göre, önce eksik olan mehri tamamlaması erkekten istenir. 1917 tarihli Osmanlı Hukuk-ı Âile Kararnâmesi'nin 47. maddesinde bu husus şöyle düzenlenmiştir: "Âkıl-bâliğ bir kadın, velisini gizleyerek rızasını almaksızın kendisini başkasına aaavîc ettiği takdirde, eğer küfvüne (dengine) aaavîc etmiş ise akit lâzım (bağlayıcı) olur. Velev ki mehr-i mislinde noksan ile olsun. Fakat küfüv olmayan kimseye aaavîc etmişse velî hâkime müracaatla nikâhı feshettirebilir". Kadın evlilik dışı ırza geçme olayında gebe kalmışsa, suç ortağı erkekle evlenecekse iddete tabi olmayıp hemen evlenebilir. Hatta bu evlilik iyi sayılır. Bu konuda görüş birliği vardır. Böyle hâmile bir kadın yabancı erkekle evlenecekse, Hanefî ve Şâfiîlere göre, evlenme yine geçerlidir, fakat zifafın doğuma kadar geciktirilmesi gerekir. Çünkü bir süre cinsel birleşmede bulunmasa bile, bir erkeğin sevdiği kadınla evlenme akdetmesinde menfaati vardır. Irza geçme fiilinin mağduru olan kadın evlenmek istediği takdirde, gebe olup olmadığının anlaşılması için bir kurû' (bir hayız görüp temizlenme) süresi veya hayız görmeyen cinsten ise bir ay bekletilir. Buna istibrâ denir. Fuhşu itiyat hâline getiren fâhişeler ve efendisi ile cinsel ilişkide bulunmuş olan cariye hakkında da aynı hükümler uygulanır. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre, bir kimse zina ettiğini gördüğü bir kadınla evlense, istibrâdan önce onunla cinsel ilişkide bulunması helâl olur. İmam Muhammed istibrâ (bir hayız süresi geçmesi) olmadıkça, böyle bir kadınla cinsel teması uygun bulmadığını ifade etmiştir (İbnü'l Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Bulak 1315, II, 383, 384; İbn Rüşd, Bidâyetü'l müctehid, Mısır, t.y, II, 40, 41; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Bulak 1310/1892, 1, 526; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 191-203, 231-233, 257-273). ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #3 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| ISKAT VE DEVİR Iskat; düşürme, silme, hükümsüz bırakma. "Kazaya kalmış namaz ve oruçları fidye vermek suretiyle ölenin zimmetinden düşürmek temennisinde bulunmak ." Iskat tabiri daha çok "ıskat-ı salat" terkibinin kısaltılmışı olarak namaz için kullanılır. Orucun ıskatı onun keffâretidir. Namazın keffâreti yoktur Namaz, mükellef olan her müslümanın ölümüne kadar eda etmekle yükümlü olduğu farz bir ibâdettir. Herkes bu farzı gücüne göre (ayakta, oturarak, ima ile) bizzat eda etmek mecburiyetindedir. Kendi yerine başkasına namaz kıldırmak (bedel) geçerli olmadığı gibi, kılamadığı namazlar için keffâret ödemesi de geçerli değildir. Namazın edası farz olduğu gibi. kazası da farzdır. Yani bir kimse vaktinde kılamadığı farz namazları sağlığında kaza etmek zorundadır. Kaza etmezse günahkâr olur, üzerinde namaz borcu kalır. İnsanın üzerinde iki türlü hak bulunur: Allah hakkı, kul hakkı. Namaz, oruç, hacc, zekat, adak ve keffâretler Allah hakkıdır. Kul hakkı ise; insanlara olan mâlî borçlar, çalman, gasbedilen mallardır. Üzerinde Allah ve kul hakkı bulunan kimseye, bunların ödenmesini vasiyet etmek vaciptir. Vasiyeti terk ederse günahkâr olur ve azaba müstehak olur (M. Emin Geredevî, Hediyyetü'l-Kabir, s. 29). Oruç tutamayacak kadar yaşlı ve hasta olan kimsenin her oruç için bir fidye vermesi gerektiği âyetle sabittir: "Sayılı günler olarak sizden kim hasta veya seferde olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar). (İhtiyarlıktan ya da şifa ümidi kalmamış hastalıktan ötürü) oruca zor dayananların her gün için fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lâzımdır. Bununla beraber gönül isteğiyle kim fazladan bir hayır yaparsa bu kendisi için daha hayırlıdır. Bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/1 84). Oruç için fidye vermek Kur'an'da sabit olduğu halde, namaz için fidye vermek hiçbir şer'î delille sabit değildir. Fakihler namazın oruca kıyas edildiğini söylemişlerse de bu kıyas sahih değildir. Ancak ihtiyat olarak oruçtan daha mühim olan namaz için fidye için fidye verilmesi uygun görülmüştür. Mehmed Zihni Efendi (ö.1332/1914) bu konuda şöyle diyor: "Namaz için fidye vermek Kur'an ve Sünnet hükmü ile değildir. Nassla sabit olan oruç fidyesine onu kıyas etmek de -kıyaslanan hüküm makul olmadığı için- sahih değildir. Fakat ibâdet konusunda bu bir ihtiyattır. Namazın fidyesi -Allah katında- namaza kâfi ise ne âlâ, yoksa ölü için sadaka sevabı hasıl olur" (M.Zihni, Nimet-i İslâm, İstanbul 1326 s.450) Bir kimsenin, kendisine farz olduğu halde, sağlığında edâ edemediği oruç ve hac vazifelerini, öldükten sonra varisleri yerine getirebilir. Bu hususta sahih hadisler vardır. Fakat namaz borcunun düşürülmesi (ıskatı) hakkında sahih bir hadis yoktur. Iskat-ı salat konusunda kaydedilen en eski ifâde İmam Muhammed eş-Şeybânî (ö.189/804)'nin ez-Ziyâdât adlı eserindeki namazların fidyesi verilirse inşaallah kâfî gelir" (Mehmed Zihni, a.g.e, s.450). Ölenin hayatında kılamadığı vitir dahil her namaz için bir fidye (1667 gr. buğday veya bunun günün râyicine göre nakid olarak bedeli) fakire sadaka olarak verilir. Fakirin yapacağı duanın, ölenin günahlarının bağışlanmasına vesile olacağı ümit edilir. Ölenin üzerinde kaç günlük namaz ve oruç varsa toplanır, elde edilen yekün kadar fidye verileceği ortaya çıkar. Kadınlarda dokuz, erkeklerde oniki yaşına kadar devre dikkate alınmaz (ibn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, Mısır 1966, 1, 686). Iskat konusunda su hususların bilinmesi gereklidir: 1. Iskat, ölenin vasiyeti yoksa, farz, vacip ve sünnet olan bir muamele değildir 2. Üzerinde kazaya kalan oruç ve namazları için fidye verilmesini vasiyet eden kimsenin malının üçte birinden bu vasiyeti yerine getirilir. 3. Ölenin vasiyeti yoksa ve geride mirasçıları varsa, kul borçları ödendikten sonra malın tamamı varislerindir. Varisleri ıskat yapmağa zorlamak ve teşvik etmek doğru değildir. Çünkü din, varisleri böyle bir şeyle yükümlü tutmamıştır. Varisler kendi istekleriyle yaparlarsa ölen için bir sadaka olur. Devir; dolaşmak, dönmek. Üzerinde çok miktarda namaz borcu olan kişi için, her namaza bir fidye olmak üzere hesaplanıp verilmesi büyük meblağ tutar ve bunu vermek çok zaman mümkün olmaz. Buna bir çare olmak üzere "devir" denilen bir usul ihdas edilmiştir. Buna göre meselâ; ölenin bir aylık namazının fidyesi esas almarak bu meblağ bir fakire verilir. Fakir de onu verene bağışlar. Oniki devir bir yılı karşılamak üzere kaç yıllık namaz borcu varsa o kadar devir yapılır. Devir muamelesinin ilk tatbikatının nasıl olduğunu, paranın nasıl dağıtıldığını ve kimlere verildiğini açık olarak bilmiyoruz. Fakat bugün tatbik edildiği şekliyle devir, İslâmın ruhuna uygun bir muamele değildir. Eğer namaz borcu olduğu halde ölen kimseye hayır yapılmak isteniyorsa, varisleri onun namına fakirlere sadaka vermelidir. İslâmın ruhuna uygun olan budur. Ölenin bu konuda vasiyeti varsa o da "fakirlere sadaka vermek" şeklinde yerine getirilmelidir. "Devir" hakkında peygamberimiz (s.a.s.) ve sahâbeden nakledilen hiçbir bilgi ve delil yoktur. Müçtehid imamlar zamanında da bu işleme rastlanmamaktadır. Devir şeklinin hicrî beşinci asırdan sonra ortaya çıktığı ve ıskat muamelesini kolaylaştırmak için şer'î bir çare olarak düşünüldüğü tahmin ediliyor. Ayrıca medrese talebesine yardım ve onları korumak gibi bir gaye de güdülmüş olabilir. Iskat ve devir yanlış tatbik edilerek istismar edilen konulardır. Dinin aslında olmayan, fakat geçmişte âlimlerin fayda (maslahat) görerek tatbikine müsaade ettiği bir konu istismara, yanlış yorumlara ve suistimâle yol açmışsa, yine âlimler tarafından düzeltilmeli ve doğru tatbik edilmesi sağlanmalıdır. ISTILAH Bir topluluğun veya meslek mensûbunun bir lafzı sözlük manasından çıkararak başka bir manada ittifakla kullanmaları. İftial babından mastar olan "ıstılah" sözlükte ittifak manasına gelmektedir. Istılah yerine Türkçe'de "terim" kullanıldığı gibi Arapça kaynaklarda "şer", şerîat, "mustalah" kelimeleri de kullanılmaktadır. Bir lâfzın sözlük manası ile ıstılahî manası arasında, umumîlik-husûsîlik, ortaklık veya benzerlik vasfı bulunabilir (Butrus el-Bustânî, Dâiretü'l-maârif Beyrut 1876-1900, 111, 745). Sözlük manasıyla ıstılah manası arasında münâsebet bulunan lafızlara "menkûl"; aralarında münâsebet bulunmayan lafızlara da "mürtecel" denir (Cürcânî, et-Ta'rîfât, İstanbul 1327, s. 141, 159; Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-funûn, Kalküta 1862, 1, 583; II, 1426). "Menkûl" lâfızlarda manalar arasında bir alâka bulunmakla birlikte ilk mana terkedilmiş ve ikinci mana tercih edilmiştir. Bu manayı "salât" ve "savm" lafızlarında olduğu gibi ikinciye nakleden şeriat ise buna "şer'î menkûl" denir. Sözlükte dua anlamına gelen "salât" ile mutlak olarak tutmak anlamına gelen "savm"ı şeriat bu manalardan, kendilerine mahsus rükünleri bulunan ibadet (namaz ve oruç) manasına nakletmiştir. İlk manayı "Dâbbe" lafzında olduğu gibi ikinciye nakleden örf ise buna "örfi menkûl" denir. Bu lâfız sözlükte "yerde yürüyen her hayvan"a şamil olmakla birlikte örf bunu; at, katır, eşek gibi dört ayaklı hayvanlara nakletmiştir. İlk manayı ikinciye nakleden ilim erbabı ise, buna "ıstılâhî hakîkat" veya "ıstılâhî menkûl" denir. Nahivcilerin yemek-içmek gibi insanlardan sadır olan hareketler için vazedilmiş olan "fiil" lafzını mazî, muzarî ve emir ifade eden özel bir manaya nakletmeleri, İslâm hukukçularının kullandıkları "fıkıh", "istihsan", "akit" vb.; kelâmcıların kullandıkları "cevher", "araz"; Nahivcilerin "ref"', "nasb" vb. gibi ilim erbabının kelimeleri bu cinstendir (Cürcânî, a.g.e, s. 18, 159; Tehânevî, a.g.e, II, 1426-1427; Ö. Nasuhi Bilmen, lstılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1985, I, 11-12). Mürtecel lafızlarda kelimenin, sözlük manası ile diğer mana arasında bir münasebet yoktur. "Cafer" ve "Süreyya" lafızları gibi. "Cafer" lafzı başlangıçta nehir adı olarak kullanılmakla birlikte, daha sonra şahıslar için özel isim olmuştur. Süreyya lafzı da muayyen bir yıldızın adı olmakla birlikte özel isim olarak kullanılmaktadır. Bu manalar arasında ise münasebet yoktur (Cürcânî, a.g.e s. 141; Tehânevî, a.g.e, I, 583-584; Bilmen, a.g.e, I, 21). Çeşitli konularda yazılmış ıstılah kitapları arasında şunları sıralayabiliriz: 1. Seyyid Şerif el-Cürcânî (ö. 816/1413), et-Ta'rîfât, İstanbul 1253, 1327; Kâhire 1283). Çeşitli ilim ve fenlere ait ıstılahlar hakkında özet bilgi veren bu eser harf sırasına göre tertip edilmiştir. İbn Kemal Paşa bu esere bir zeyl (ek) yazmıştır (Ahmed Atıyyetullah, el-Kâmûsü'l-İslâmî, Kâhire 1383/1963, I, 475). 2. Tehânevî (ö. 1158/1745), Keşşâfu lstılâhâti'l-Fünûn, Kalküta 1862 (111), Eserin telifi 1158/1745'te tamamlanmıştır. Eser kelimelerin kökü ve tarihi seyri esas alınarak tertip edilmiştir. Ayrıca İstanbul'da da 1984'te Kalküta baskısı aynen yeniden neşredilmiştir . 3. Ebü'l-Bekâ (ö. 1095/1683), el-Külliyyât, Bulak 1253; 1281. Bu üç eser çeşitli ilimlere ait ıstılahları ele almaktadır. Fıkıh ıstılahlarına dair: 1. Necmüddin b. Hafs en-Nesefî (ö. 538/1143), Talibetü't-talebe fi'l-ıstılâhâti'l-fıkhiyye, İstanbul 1311. 2. Kâsım el-Konevî (ö. 978/1570), Enîsü'l-Fukahâ' fi ta'rîfâtı'l-el-fâzi'l mütedâvile beyne'l-fukahâ' (nşr. Ahmed b.Abdirrezzak el-Kubeysî), Cidde 1406/1986. 3. M. Revvâs Kal'acî- Hâmid Sadık Kuneybî, Muccemü Lugati'l fukahâ' (Arapça - İngilizce), Beyrut 1 /405/1985. 4. Muhsin Câbirî Arablû, Ferheng-i lstılâhât-ı Fıkh-i İslâmî, (Farsça), Tahran 1362. Ayrıca el-Mevsu'atü'l-fıkhiyye ile Mevsu'atü'l-fıkhi'l-İslâmî adlı fıkıh ansiklopedileri henüz tamamlanmamış olmakla birlikte fıkıh ıstılahlarını teferruatıyla açıklayan eserlerdir. Ö. Nasuhi Bilmen'in Hukuk-ı İslâmiyye ve lstılahat-ı Fıkhiyye Kamusu adlı eseri ıstılahları da açıklayan bir fıkıh kitabıdır. IZTIBÂ' Koltuk altına almak, omuza alman havlu vb. şeyi koltuk altından geçirmek. Bir fıkıh terimi olarak; hac'da erkeklerin ziyaret tavâfına başlamadan önce, omuzlarına almış oldukları ihram havlularının ucunu sağ kolluklarının altından geçirerek, sol omuzları üzerine atmaları. Böylece sağ omuz ve sağ kol açık kalmış. sol taraf ise kapanmış olmakladır (el-Merginânî el-Hidâye. Mısır. t.y, I. 140). Iztıbâ' yapmak hac amellerinden olup sünnettir. Hz. Peygamber'in tavaf sırasında ıztıba yaptığı ve Ashâb-ı kirama da tavsiye ettiği hadislerle sabittir (bh. Ebu Dâvud, Menâsik, 49, 50; Tirmizi, Hac, 36; İbn Mâce. Menâsik, 30; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 305, 306, 371, IV, 222, 224). Rasûlullah (s.a.s) ashabı ile birlikte Umretü'l-Kaza'yı ifa ederlerken, Cebrail (a.s) müşriklerin söyledikleri bir sözü Hz. Peygambere bildirdi. Müşrikler, müslümanların Medine'de hastalanıp zayıfladıklarını, kuvvetlerinin gittiğini ileri sürmüşlerdi. Bunu öğrenen Hz. Peygamber sağ omuzunu açarak pazularını müşriklere gösterip ashabına şöyle seslenir: "Bu gün onlara pazusunun kuvvetini gösterenleri Allah rahmetiyle yarlığasın" (İbn Hişam, es-Sîre, IV, 12, 135.) "Sakın Kureyşliler sizde bir gevşeklik ve eksiklik görmesinler" (Ahmed b. Hanbel, I, 305). İşte Hac ve Umre'de tavaf ve sa'yin ilk şartlarında sağ omuzu atmak yani ıztıbâ' yapmak sünnet oldu ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #4 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| lZDlRAR Şiddetli sıkıntıya düşmek, bir şeye muhtaç olmak. Aynı kökten bir isim olan zarûret kelimesi "şiddetli sıkıntı" anlamına gelir. "Zarûret beni şunu yapmaya mecbur etti", "Filan şuna ve şuna muzdar kaldı, yani şiddetli sıkıntı yüzünden şunları şunları yapmak zorunda kaldı" denir (İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Beyrut 1955, IV, 483). Dinde ızdırar hâli; insanı dinin yasak ettiği bir şeyi yapmaya veya yiyip içmeye mecbur bırakan durumdur. Bu, insanın, yasak olan şeyi yapmadığı takdirde öleceğini veya ölüme yaklaşacağı bir sınıra geleceğini kesin olarak veya gâlib zanla bilmesidir. Burada, kişinin ölüm sınırına kadar sabretmesi şart değildir. Şiddetli sıkıntı hali ortaya çıkınca İslâm'ın haram kıldığı şeyler mübah olur. Bunlardan hayatını sürdürecek kadarını yiyip içmesi caiz olur (es-Serahsî, el-Mebsût, XI V, 48; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', VII, 176; es-Suyûtî, el-Eşbâh ve'n-Nezâir, s.61; Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm Şerhu mecelleti'l-Ahkâm, 21. mad . şerhi). Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Şüphesiz size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası için kesilen hayvanı haram kılmıştır. Fakat darda kalana başkasının payına el uzatmamak ve zarûret miktarını asmamak üzere günah sayılmaz. Çünkü Allah bağışlayandır, merhamet edendir" (el-Bakara, 2/173). "Size ne oluyor ki, Allah size darda kalmanızın dışında, haram olanları uzun uzun anlatmışken adının üzerine anıldığı şeyi yemiyorsunuz" (el-En'âm, 6/119; bk. el-En'âm, 6/145; en-Nahl, 16/115; el-Mâide, 5/3). Mecbur olmak ve darda kalmak (ızdırar), Kurtubî'nin (ö. 671/1273) dediği gibi "ya haksız olarak bir kimsenin zorlamasıyla yahut da açlık hâlinde helâl yiyecek bulamamakla gerçekleşir. Kişi zaruret hâlinde bütün mübahlardan aciz kaldığı için Allahü Teâlâ bütün haramları mübah kılmıştır" (el-Kurtubî, el-Câmi' Li Ahkâmi'l Kur'ân, 3. Baskı, Mısır 1387, II, 232, 275). Yine âyetlerde "Kendi elinizle kendinizi tehliaaae atmayınız" (el-Bakara, 2/195), "Kendinizi öldürmeyiniz" (en-Nisâ, 4/29) buyurulur. Darda kalıp, yeme içmeyi terkederek ölen kimse Allah'a âsi olur. Çünkü bunda kendisini tehliaaae atmak vardır. Ebû Yûsuf (ö. 182/798), Ebû İshak eş-Şîrazî (ö. 476/1083) ve Hanbelîlerden bir görüşe göre, darda kalanın ölü hayvan veya domuz etini yemesi vâcib değil mübahtır. Çünkü darda kalan bunları yememekle haramdan kaçınmış olur. Diğer yandan ölü hayvan eti yemek ona tiksinti verebilir. Nitekim sahabe uygulaması da bunu gösterir. Ashâb-ı kiramdan Abdullah b. Huzayfe es-Sehmî (r.a) Bizans'ın Suriye orduları başkumandanı tarafından hapsedilmiş ve yanına üç gün süreyle yalnız suyla karıştırılmış şarap ve kızartılmış domuz eti konulmuştu. Abdullah bunları yemedi, içmedi; açlık ve susuzluktan bayılacak duruma gelince, ölmesinden korktular ve hapisten çıkardılar. O, başkumandana dedi: Darda (muzdar) kaldığım için Allah bunları bana helâl kıldı. Fakat ben dinim konusunda sana bu zevki tattırmak istemedim" (İbnü'l Hümâm, Fethu'l-Kadîr, VII, 298; İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 596). Burada yemenin mübah oluşu bir ruhsattır. Diğer ruhsatlar gibi uyma zorunluluğu bulunmaz. Âyette şöyle buyurulur: "Allah size, darda kalmanızın dışında haram olanları bir bir anlatmıştır" (el-En'âm, 6/119). Bir şeyin haramdan istisna edilmesi, onun helâl veya mübah olduğunu gösterir. Darda kalmanın (ızdırar halinin) bir takım şartları vardır. Her zarûret iddiasında bulunanın bu iddiası kabul edilmez ve haram fiil ona mübah olmaz. Söz konusu şartlara gelince: a. Zarûret hâlinin o anda mevcut olması gerekir. Tecrübelere dayanarak mal, can veya uzuv telefi korkusu yahut telef tehlikesi gibi... Burada haramı yeme veya içme konusunda telefin kesin olması yahut ölüm sınırına gelinmesi şart değildir. b. Darda kalanın şer'an sakıncalı olan fiili işlemek zorunda kalması; tehliaaai gidermek için haramı yeme dışında, mübah başka bir çıkış yolu bulunmaması gerekir. Çünkü izdırar hâlinde haramı kullanmanın sebebi, beslenme zarûretidir. c. Harama yönelmeyi mübah kılan sağlam bir özrün bulunması gerekir. Canı veya uzvu teleften korumak için haramı yemek gibi. Aksi halde kişi gücünü yitirir, toplumdan uzak bir yerde kalarak yaşamını kaybedebilir. d. Darda kalanın İslâm'ın prensiplerine aykırı hareket etmemesi gerekir. Bu yüzden zina, başkasını öldürme, dinden çıkma ve gasb hiçbir şart altında helâl olmaz. Çünkü bunlar özünde kötülük olan fiillerdir. Ancak darda kalanın kalbi imanla dolu halde küfür kelimesini söylemesine izin verildiği gibi (en-Nahl, 16/106; es-Serahsî, el-Mebsût, XXIV, 43, 44); sahibi darda olmadığı zaman, başkasının yiyeceğini zorla bile olsa almaya da ruhsat verilir. Buna göre mübah kılmakta ruhsat birbirinden farklıdır. Çünkü mübah kılma, haramı helâle çevirir ve ondan haramlık vasfını kaldırır. Ruhsat ise günaha engel olur, fakat fiil haram olarak devam eder. Bir kimseyi öldürüp etini yemek kesinlikle mübah olmaz. Nitekim Şâfiîler dışında çoğunluk İslâm hukukçularına göre, ölmüş insan etini yemek de helâl değildir. Ancak Hanbelilere göre, ölen kimse düşman askeri gibi kanı helâl birisi ise darda kalan onun etini yiyebilir. Ölü, hayatında iken öldürülmesi haram bir kimse ise, öldükten sonra da onu yemek câiz değildir. Dayandıkları delil şu hadistir: "Ölünün kemiğini kırmak, dirinin kemiğini kırmak gibidir" (Mâlik, el-Muvatta, Cenâiz, 45; İbn Hanbel, VI, 58, 100). Böyle bir kimseyi öldürmek nasıl haram ise, öldükten sonra etini yemek de aynı şekilde haramdır (İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 601; en-Nevevî, el-Mecmû Şerhu'l-Mühezzeb, IX, 41). e. Çoğunluğun görüşüne göre, zararı gidermek için en az miktarla yetinmek gerekir. Çünkü haramın mübahlığı zarurete dayanır. Zarûretler ise kendi miktarlarıyla sınırlıdır (Mecelle, mad. 22). f. Tedavi zarureti hâlinde kullanılacak haram ilacı, takvasına ve meslekî bilgisine güvenilen bir doktorun tavsiye etmesi gerekir. Diğer yandan bunun yerini tutacak helâl bir ilacın veya tedavi yönteminin bulunmaması da şarttır. Darda kalma hali belli bir zamanla sınırlanamaz. Doktorun, hastalığın gerektirdiği ölçüler içinde kadını açması, bakması ve dokunması câizdir. Hanefilere göre, şifâ vereceği kesin olarak biliniyorsa haram ile tedavi caizdir, bilinmiyorsa mübah olmaz. El-Kâsânî (ö. 587/1191) bu konuda şöyle der: "Açlık hâlinde ölü hayvan eti yemek, susuzluk halinde şarap içmek ve boğazda kalan lokmayı gidermek üzere şarap içmek nasıl câiz ise, şifa vereceği kesin olarak bilindiği takdirde haram yiyecek ve içeceklerle tedavi de bunun gibi caizdir, ancak onlarla şifanın meydana geleceği bilinmiyorsa câiz olmaz. Ancak Ebû Yusuf (ö. 182/798) aslında haram olduğu halde deve sidiğinin tedavi amacıyla içilmesini caiz görmüştür. Çünkü Hz. Peygamber, iklim değişikliği nedeniyle hasta olan Arenîler'e böyle bir tedavi yolu göstermiştir. Ebû Hanife (ö. 150/767) ise bu hadisi yalnız Arenîlerle ilgili ve sınırlı olarak kabul eder" (es-Serahsî, el-Mebsût, X, 156; el-Kâsânı, Bedâyîu's-Sanâyi', 1, 61, 62; İbn Hacer el-Askalânî, Fethu'l-Bârı, X, 150; es-Suyûtî, el-Eşbâh ve'n Nezâir, s.60; İbn Âbidin, Reddü'l Muhtâr, V, 224; Abdülkerim Zeydan, İslâm Hukukunda Zaruret Hali, Terc. Hayreddin Karaman, Günün Meseleleri, İstanbul 1982, 1, 198-216; İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 595; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, 111, 518). Kimi zaman darda kalan kimse ölümüne yol açacak zorlama karşısında azîmet veya ruhsat yolunda birisini tercih edebilir. Meselâ; silâhla küfre zorlanan kimse ölmemek için, dıştan bunu kabul etmiş görünebilir. Bunun cevazı şu âyete dayanır: "Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında kalan hariç, inandıktan sonra gönlünü küfre açarak Allâh'ı inkâr edenlere, Allah katından bir gazap vardır, büyük azap da onlar içindir" (en-Nahl, 16/106). Bu âyet, Ammâr b. Yâsir hakkında inmiştir. Müşrikler Ammâr'a, anasına ve babasına işkence ederek onu küfre zorlamışlardı. Ammâr'ın ana ve babası şehid edilmiş, kendisi ise ağır işkence altında küfrü gerektiren sözleri söylemişti. Gelip durumu arzedince, Hz. Peygamber ona; "Ne oldu Ammâr?" diye sormuş, o da; "Durum çok kötü ey Allah'ın Rasûlü, seni kötülükle, onların tanrılarını da iyilikle anmadıkça beni bırakmadılar" diye cevap vermiştir. Peygamber (s.a.s) "Kalbini nasıl buldun" demiş; Ammâr ise, "imanla dolu buldum" cevabını vemiştir. Bunun üzerine Allah elçisi, "Onlar sana aynı şeyi yaparlarsa, sen de aynı şeyi tekrar edebilirsin" buyurmuştur (es-Serahsî, a.g.e, XXIV, 43, 44; Tefsîru'l-Kurtubî, 1, 180, 182; İbnü'l Arabî, Ahkâmü'l-Kur'ân, 111, 167). Yalancı peygamber Müseylime'nin casusları iki müslümanı yakalayarak Müseylime'ye getirdiler. Bunlardan birisi işkence altında, kendisinden istenen sözü söyledi ve serbest bırakıldı. İkincisi söylemedi ve Müseylime onu öldürdü. Sağ kalan Rasûlüllah'a gelerek durumu arz etti ve şu cevabı aldı: "Arkadaşın imanında sebat ederek öldü. Sana gelince ruhsatı tercih etmiş oldun" (Tefsîru'l-Kurtubî, X, 182; İbnü'l-Arabî, a.g.e, 111, 167). Darda kalma takıyyeyi de gerektirebilir. Takıyye, bir kimsenin zor karşısında, ölüm veya işkenceden kurtulmak, kendini korumak için, olduğundan başka türlü görünmesi ve davranmasıdır. Allâhu Teâlâ şöyle buyurur: "Müminler, müminleri bırakıp ta kâfirleri dost ve idareci edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah'tan bekleyeceği hiç bir şey yoktur. Ancak onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi kendisiyle sakındırır. Dönüş Allah'adır" (Âlu İmram 3/28). İbni Abbas "ancak onlardan sakınmanız müstesnadır" âyetinin tefsirinde şöyle demiştir: Bu kalbi imanla dopdolu olduğu halde, diliyle küfrü gerektiren sözü söylemektir. Böyle yapan öldürülmez ve günah işlemiş olmaz" (Tefsîru'l-Kurtubî, IV, 57; bk. es-Serahsî, a.g.e, ,X X I V, 45, 46) . İbnü'l-Arabî de şöyle diyor: "Ancak onlardan korkmanız müstesna; eğer korkarsanız, yani tehlike varsa onlara uygun tarzda davranış, onları aldatın, şaşırtın, inanarak değil, fakat dış görünüş bakımından kötülük ve eziyetlerini defedecek sözleri söyleyin" (İbnü'l-Arabi, a.g.e, I, 268: bk. el-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'ân, II, 9). ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #5 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İ İÂRE Ödünç verme, nöbetleşme, birbirinden alma, süratle gidip gelme. Karşılıksız olarak ve dönülebilecek şekilde bir kişiye sözleşme esnasında faydalanması için verilen mal anlamında bir fıkıh terimi. Ödünç verme akdi, tarafların sözlü ifadeleri (icab-kabul) veya karşılıklı olarak alıp verme yoluyla yapılır. Ödünç vermenin sıhhatli olabilmesi için gerekli şartlar şunlardır: 1- Ödünç veren ve alan kişiler akıllı veya mümeyyiz olmalıdırlar. Mümeyyiz olmayan çocuğun veya delinin ödünç alıp vermesi câiz değildir. Çocuğun bâliğ olması şart değildir (elKâsani, Bedâyiu's-Sanâyi, VI, 214). 2- Ödünç verenin izni, ödünç alanın kabzı olmalıdır. Kabzedilmeyen bir mal ödünç verilmiş olmaz. 3- Ödünç veren, verdiği malın menfaatine sahip olmalıdır. 4- Ödünç veren, ödünç vermeye zorlanmamış olmalıdır. 5- Ödünç verilen mal, helâk edilmeden faydalanmaya elverişli olmalıdır. 6- Ödünç verme akdinde, zaman yer, ne yönden ve kimlerin yararlanacağı belirtilir veya belirtilmez. Belirtilmemiş ise ödünç alan o malı istediği zaman, dilediği yerde ve arzu ettiği şekilde kullanabilir ve istediği kimseye ödünç olarak da verilebilir. şayet sözleşme esnasında zaman, mekân, faydalanma bekli ve faydalanacak kişiler sınırlandırılmış ise, ödünç olarak da verilebilir. Şayet sözleşme esnasında zaman, mekân, faydalanma şekli ve faydalanacak kişiler sınırlandırılmış ise, ödünç alanın buna uyması gereklidir. Malı ödünç alanın bir hatası olmaksızın zayi olursa ödünç alanın bunu tazmin etmesi gerekmez. İBÂDET Tapmak, kulluk yapmak, itaat etmek, boyun eğmek. Niyete bağlı olarak yapılmasında sevap olan, Cenab-ı Hakka yakınlık ifade eden ve özel bir şekilde yapılan taat ve fiillerden ibarettir. Bu, bizi yoktan var eden, bize sayısız nimetler bahşeden yüce Allah'ı ta'zîm (ululamak, yüceltmek) amacıyla güden bir kulluk görevidir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1935, I, 95). Bu duruma göre ibadet, Cenab-ı Allah'a karşı gösterilen saygı ve hürmetin, en yüksek derecesini ifade eder. En geniş anlamda ibadet, Allah'ın hoşnut ve razı olduğu bütün fiil ve davranışları kapsamına alır. İslam'da ibadet, yalnız Allah için yapılır. Peygamber veya diğer insanlar için ibadet asla söz konusu olmaz. Kur'an-ı Kerîm'de, yeryüzündeki tüm insanlar için şu çağrıda bulunulur: "Ey iman edenler! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin. Umulur ki, sakınırsınız" (El-Bakara, 2/21). İslâm inancında, Allah'tan başkasına tapma, tevhîd inancı ile çelişir ve kişiyi niyetine göre dinden çıkarabilir. Putlara tapan müşriklere, cevap olmak üzere inen el-Kâfîrûn Sûresi konuyu şu esasa bağlar: "Ey Muhammed! De ki; ey kafirler!. Ben sizin taptıklarınıza ibadet etmem. Biz de benim ibadet ettiğime tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptığınıza ibadet edecek değilim. Siz de, benim ibadet ettiğime tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size; benim dinim banadır" (el-Kâfirûn, 1 09/1 -6) . Hz. İsa'yı ilâh ve Allah'ın oğlu tanıyarak, ona ibadet edenler için âyette şöyle buyurulur: "Şüphesiz, Allah, Meryem oğlu İsa Mesih'tir, diyenler kâfir oldular. Oysa Mesih onlara şöyle demişti: Ey İsrailoğulları! Hem benim hem de sizin Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer cehennemdir. Zâlimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur" (el-Mâide, 5/72). Allah'a kulluk edenlerin, ilâhî duygular içinde, yeni ve mânevî bir ortamın rengini alacakları, âyette şöyle ifade buyurulur: "Allah'ın boyası ile boyandık, Allah'ın boyasından (din) daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz deyin" (el-Bakara, 2/1 38). Hz. Peygamber'in vefatından sonra, Sahabenin çok üzülmesi, O'nun âhirete intikaline inanmayacak derecede bazı davranışlar göstermesi ve meselâ Hz. Ömer'in kılıcını çekerek "Kim Muhammed öldü derse, başını uçurum" gibi sözler sarfetmesi üzerine, ilk halîfe Hz. Ebû Bekir, Ashâb-ı kiramı toplayarak büyük bir soğukkanlılıkla şöyle demiştir: "Dikkat ediniz, kim Muhammed'e tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed ölmüştür. Kim de Allah'a ibadet ediyorsa, şüphesiz Allah ölümsüz ve Bâkidir sonu yoktur" (Buhârı, Cenâiz, 3; Fedâilü Ashabı'n-Nebi, 5; Megâzî, 83; İbn Mâce, Cenâiz, 65; Ahmed b. Hanbel, VI, 220). İslâm'a göre, insanın yaratılış gayesi Allah'a ibadet etmektir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" (ez-Zâriyât, 51/56). İslâm'da ameller niyetlere göredir. Amellerden beklenen ecir ve sevabın almabilmesi, ibâdetin yapılmasından daha çok, niyetin hâlis ve katkısız olmasına bağlıdır. Hadîste; "ameller niyetlere göredir. Her bir kimse için niyet ettiği şey vardır" (Buhârî, Bed'ül Vahy, 1; ltk, 6; Menâkıbu'l-Ensâr, 45; Talâk, 11; Hıyel, 1; Müslim, İmâre, 155; Ebû Dâvud, Talâk, 11). İbadet, yapanın niyet ve maksadına göre üç dereceye ayrılır. a) Allah'a, sevabını umarak ve azabından korkarak ibadet etmek. Yani Cennet ümidi veya Cehennem korkusu ile ibadet etmek. 2- Allah'a ibadetle şereflenmek veya onun emirlerine uymak ve kabul etmiş olmak için ibadet etmek. 3- Allah'a, ibadet ve tâzime lâyık olduğu için ibadet etmek. Bu ibadetin en yüksek derecesidir (el-Alûsî, Rûhi'l-Meânî, Beyrut, t.y, I, 86). Bu dereceye hadiste "ihsan" derecesi denir. Cibril hadisinde, Cebrail aleyhisselâmın Rasûlullah (s.a.s) ve sorduğu sorulardan birisi de "ihsan" olmuştur. Hz. Peygamber buna şöyle cevap vermiştir; "İhsan; Allah'a sanki O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni görmektedir" (Müslim, İmân, 5, 6; İbn Mâce Mukaddime, 9). Dolayısıyla İslâm'da ibadet insanın bütün davranışlarını kapsar. Bunlardan başka bir de dünya ile ilgili bir takım faydaları olduğu için ibadet etmek vardır ki, buna ibadet etmek bile doğru değildir. İslâm'da ibadet, kısa tanımı ile üç şekilde yapılır: a) Beden ile yapılan ibadetler: Namaz ve oruç gibi ibadetler bu çeşit bir ibadettir. Beden ile yapılan ibadetlerde başka birini vekil tayin etmek câiz değildir. Yani bir kimse başka birinin yerine namaz kılamadığı gibi, oruç da tutamaz. Bunları herkes kendi yapmalıdır (bk. namaz ve oruç mad.). b) Mal ile yapılan ibadetler: İslâm'ın beş şartından biri olan zekât bu çeşit bir ibadettir. Mal ile yapılan ibadetlerde başka birini vekil yapmak câizdir. c) Hem beden hem de mal ile yapılan ibadetler: Hac böyle bir ibadettir. Parası olduğu halde hacca gitmekten âciz olan veya herhangi bir özürden dolayı hac vazifesini yapamayan bir kimsenin başka birini yerine vekil göndermesi caizdir (bk. Hac mad.). ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #6 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İBÂHA Helâl kılmak, mübah kılmak, serbest bırakmak, hazr'ın, yani sakıncalı ve mahzurlu oluşun zıddı. Sevap veya cezayı gerektirmeksizin, şer'an yapılması veya terki, mükellefin serbest iradesine bırakılan şeyler (İbnü'l Manzûr, Lisânü'l-Arab, "İbâha" mad.; el-Âmidî, il-İhkâm, I, 63; el-Cürcânî, et-Ta'rifât, s. 2). İbâha hazr'ın karşıtı bir anlamda kullanılınca; farz, vâcip ve mendubu da kapsamına alır. Hanefîler bu terimi bazan, "İstihsan" veya"kitâbü'z-Zühd ve'l-verâ", diğer mezhebler ise "yiyecek, içecek, kaplar, fıtrî hasletler" gibi başlıklar altında incelemişlerdir. Çünkü bir şeyin mübah veya sakıncalı olması daha çok yeme, içme, giyim, kullanma, süslenme, cinsel temas, bakma, dokunma, eğlence ve alış-veriş alanlarında söz konusu olur. İbâha teriminin; cevâz, helal olmak, sahih olmak, muhayyer olmak ve affetmek gibi terimlerle ilgisi vardır. Câiz; bazı usulcülere göre beş anlamda kullanılır: Mübah, şer'an veya aklen mümkün olan şey, kendisinden iki durum eşit olan şey ve hükmü şüpheli şey. Eşeğin artığının hükmü gibi. Bazı bilginlere göre câiz mübahtan daha geneldir. Bazıları da bunu yalnız mübaha hasrederler ve onun eş anlamlısı sayarlar (el-Mevsu'atü'l Fıkhıyye, "ibâha" mad.). Diğer yandan fakihler cevâzı haramın karşıtı olarak kullanırlar. Bu, mekrûha da şâmil olur. Helâl şer'an mübahtan daha geneldir. Çünkü helâl, haramın karşıtı olarak kullanılır. Kur'an ve Sünnette bu anlamdadır. "Allah alış-verişi helâl, ribâyı (fâiz) ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275)."Ey Nebî (s.a.s) Allah'ın sana helâl kıldığı şeylerin niçin haram kılıyorsun ? " (et-Tahrîm, 66/1). Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bana gelince, vallahi ben haramı helâl, helâlı haram kılamam" (Müslim, Fedâilu's Sahâbe, 95; Ebû Dâvud, Nikâh, 12; Darimî, Mukaddeme, 19; Ahmed b. Hanbel, III, 12). Helâl, haram karşıtı olunca İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, haramın dışında kalan mübah, mendub, vâcib ve mutlak olarak mekrûh kapsamına alır. Ebû Hanîfe'ye göre tenzîhen mekrûhu da içine alır. Bu duruma göre, bazen helâl ve mekrûh bir arada bulunabilir. Boşama gibi. Çünkü boşama helâl olmakla birlikte Allah'ın sevmediği bir tasarruftur. Sahîh ve mübah, bazan aynı anlamı ifade eder. Ancak bir şeyin veya akdin sahih olması temelde yararlanmanın helâl olduğu anlamına gelir. Mübah fiil, bazen sahih fiille bir arada bulunur. Meselâ, Ramazan ayı dışındaki bir günde oruç tutmak mübahtır. Yani kişi şer'an buna izinli olup, rükün ve şartlarına uyunca oruç sahih olur. Bazen,de fiil temelde mübah olmakla birlikte, şartlarındaki bir eksiklik yüzünden sahih olmaz. Fâsit akitler gibi. Bazan da fiil sahih olur, fakat mübah olmaz. Gasbedilmiş bir elbiseyle namaz kılmak gibi. Bir şeyi mübah kılmak, bazen sevap veya ceza gerekmeksizin bir şeyi yapmak veya terk etmek arasında kişinin muhayyer bırakılmasıdır. Bu, vaciplerle ilgili olabilir. Yemin keffâreti olarak: on yoksulu doyurmak veya giydirmek yahut bir köleyi hürriyetine kavuşturmak yeterlidir. Üçüncü birden terketmek câiz olmaz (el-Mâide, 4/89). Affın mübah anlamında kullanıldığı da olur. Hadîste şöyle buyurulur: "Şüphesiz Allah bir takım farzlar emretmiştir. Bunları zayi etmeyiniz. Bir takım cezalar koymuştur; bu sınırları aşmayınız. Haramlar koymuştur; bunları işlemeyiniz. Unutmadığı halde sırf size acıdığı için bir takım şeyleri de affetmiş yani mübah olarak bırakmıştır; bunları da araştırmayınız" (Dârakutnî, Sünnen, IV, 297, 298). Bu son hükme âyette de işaret edilmiştir (el-Mâide, 4/101). Mübah kılma ya Allah veya Rasûlü yahut da kul tarafından söz konusu olur. Darda kalanın haram bir şeyi yemesi veya içkiyi içmesi gibi. Kul da hibe veya âriyet verme yoluyla bir malını başkasına mübah kılabilir. Bir şeyin mübah oluşu âyet, hadis, örf veya maslahat (kamu yararına) delilleriyle bilinir. "Şüphesiz O, size murdar eti, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası anılarak kesilen hayvanı haram kılmıştır. Fakat darda kalana, aşırı gitmemek ve haddi aşmamak şartıyla günah yoktur" (el-Bakara, 2/173). Âyette, günahın olmadığının bildirilmesi mübahlık anlamındadır. Bazen de âyette helâl olduğu açıkça belirtilir. "Bu gün, size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir" (el-Mâide, 4/5). "Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin" (el-Bakara, 2/168). Hadiste şöyle buyurulur: "Yeyiniz, içiniz, yoksullara yardım ediniz. İsrafa düşmeden, kibir ve böbürlenme olmaksızın giyininiz. Şüphesiz Allah, kulunun üzerinde nimetlerinin eserini görmeyi sever" (Buhârî, Libâs, 1 ; 'Nesâî Zekât, 66; İbn Mâce, Libâs, 23, Ahmed b. Hanbel, II, 181, 182). İslâm'da ihtiyaçla sınırlı olarak kullanılan bazı ruhsatlar da mübahlık ifade eder. Yolcunun Ramazan günü oruç tutmaması (el-Bakara, 2/ 184) ve mestler üzerine meshetmek gibi. Örf; yapıla yapıla insan ruh ve aklının benimsediği ve selîm tabiatın hoş gördüğü davranış olup, başka bir delil bulunmayınca bununla da sâbit olabilir. Ücreti belirlemeksizin ayakkabı boyamak gibi. Bir şeyi mübah kılma, Allah ve Rasûlü tarafından ya mülk edinme, yada tüketme yahut da yararlanma tarzlarında olur. Mübah mal; temelde Allah'ın herhangi bir kimseye tahsis etmeksizin insanların normal olarak yararlanması için yarattığı her şeydir. Her insanın bunları mülk edinme hakkı vardır. Hayvan, bitki veya cemâdât gibi. Hadiste şöyle buyurulur: "Herhangi bir müslümanın daha önce elde etmediği bir şeyi, önce elde eden ona mâlik olur" (Azîm, Âbâdî, Avnü'l-Ma'bûd, Dâru'l-Arabî, III, 142). Bu, fiilî istilâyı ifade eder. Su, ot, ateş, ölü ve sahipsiz araziler, yerde gömülü hazineler, madenler ve kırda dolaşan yabanî hayvanlar mübah mallar arasında sayılabilir. Allah ve Rasûlünün yararlanma için mübah kıldığı şeyler ise, toplum tarafından ortaklaşa kullanılan mallardır. Mescidler, yollar gibi. Bir kimsenin kendi mülkünü başkasına mübah kılması da, ya tüketim ya da yararlanma amacıyla olur. Misafire yemek ikram etmek, hayvana veya araca ücretsiz binmeye izin vermek gibi. Eşyada asıl olan mübah olmaktır. "O, yeryüzünde olan şeylerin hepsini sizin için yaratandır" (el-Bakara, 2/29). "Semâlarda ve yeryüzünde olan şeylerin hepsini 0, sizin emriniz altına verdi" (el-Câsiye, 45/13). Bu ayetler, özel bir hüküm bulunmadıkça, Allah'ın yarattığı her şeyin aslının mübah olduğuna delâlet eder (el-Âmidî, el-İhkâm, I, 176). Bir şeyin mübah olduğu sâbit olunca günah ve güçlük kalkar. Bu şeyi mülk edinme veya kendisinden yararlanma imkanı doğar. Bir maldan yararlanmanın mübah oluşu, kişiye onu tahrip ve zarar verme hakkı vermez. Aksi halde tazmin yükümlülüğü doğabilir. Darda kalanın, başkasının yiyeceğini izinsiz olarak almasının, bu yiyeceğin kıymetini tazmin etmesine engel olmaması gibi. Çünkü Allah, herkese kendi mülkü üzerinde bir hak vermiştir. Bu mülk, onun rızası dışında başkasına geçmez. Hakkını düşürmedikçe bundan ibâha geçerli olmaz (el-Karâfî, el-Furûk, 1, 195). Allah bir şeyi mübah kılınca, bu artık O'nun cihetinden sona ermez. Çünkü O, diri ve bâkidir. Vahiy kesilmiştir. Muhammed aleyhisselâmdan sonra vahiy yoktur. Ancak ruhsatlarda olduğu gibi sebeplerin sona ermesiyle ibâha da sona erebilir. Ramazanda gündüz yolculuk olunca, oruç tutmama ruhsatının mübahlığı da ortaya çıkar. Yolculuk bitince bu ruhsat da biter. İnsanların bir şeyi mübah kılması ise şu durumlarda sona erer: Mübah kılma süreyle sınırlı ise, sürenin bitmesi. Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar. İzin verenin izninden vazgeçmesi mübahlığı sona erdirir. Çünkü mübah kılma bir teberrudur. Teberrudan vazgeçmek mümkündür. İzin verenin veya yararlanma için izin verilenin ölümü de mübah kılmayı sona erdirir. Çünkü bu konudaki tasarruflar özel olarak şart koşulmadıkça mirasçılara geçmez (es-Suyûtî, el-Eşbâh ve'n-Nezâir, s. 223; el-Mevsuatu'l-Fıkhiyye, s. 132 vd.; ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-İslâmi ve Edilletuh, III, 505 vd.). İBÂHİYYE "Mübah kılmak, bir şeyin mübah ve meşru olduğunu kabul ve ilan etmek" anlamlarına gelen "ibâha" görüşünde olanlar. Asılsız te'villerle, İslâm dininin koymuş olduğu yasakların bütününü veya bazılarını helâl sayan, farzları ortadan kaldıran; nefsin hoşlanıp zevk aldığı her şeyi mübah ve meşru gören sapık ve batıl mezhep, anlayış (Bekir Topaloğlu, Kelâm ilmi, İstanbul 1981, s. 226). İbâhilik, müstakil bir mezhep olmaktan ziyade, çeşitli bid'at mezheplerinde görülen ve genellikle İslâm öncesi kültür kaynaklarından beslenen bozguncu ve sapık bir anlayış niteliğindedir. Bu nedenle, İbahiyeyi, Mu'aaaile, Şia, Havaric ve Ehl-i Sünnet gibi müstakil bir mezhep olarak değil de, bir takım yıkıcı ve bozguncu maksatlara ulaşmak üzere çeşitli sapık mezhepler tarafından kullanılan bir anlayış ve görüş olarak ele almak daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır. Temelini dini mükellefiyetlere, emir ve yasaklara karşı aaafî bir tutumda bulan bu görüş; genellikle, Batıniler ve aşırı Şiiler (gulat) tarafından bir temel esas olarak benimsenmiştir. Sözü edilen aaafi tutum, yıkıcılığını genellikle te'vil maskesi altında sürdürmüştür. Sistemli bir şekilde ilk olarak Muaaaile âlimlerince kullanılan ve daha sonra da, belli bir nisbette Ehl-i Sünnet kelâmcıları tarafından uygulanan ve bu anlamda müsbet bir tutum olarak değerlendirilen te'vil metodu. çok aşırı ve sistemsiz bir şekilde Bâtinîler, aşırı Şiiler ve bazı mutasavvıflar tarafından, art niyetlerine bir sığınak olarak kullanılmıştır. Bu aşırı gruplar gayr-i İslâmî niyetlerini, siyâsi ve ticarî heveslerini te'vil metodunu istismar etmek suretiyle meşrulaştırmaya çalışmışlardır. İnsanın dini mükellefiyetlere güç yetiremeyeceğini, kişinin dünya nimetlerinden yararlanmaması için hiç bir sebebin bulunamayacağını iddia eden ve bu nedenle de helâl-haram şeklindeki bir ayrımı kabul etmeyen ibâhî anlayış, bu şekliyle bir çeşit nihilizmi andırmaktadır. Her türlü ahlâki kayıttan uzak, zevk verici iler şeyi hoş gören ve sınırsız bir hürriyet içerisinde dilediğini yapan bir insan... İşte ibâhîlerin hayata bakış tarzı budur. Kötü gayelerini gerçekleştirmek için, te'vil metodunu akıl almaz bir şekilde saptırarak kullanan ibâhîlerin, görüşlerine mesned olarak çokça yararlandıkları Kur'an ayetlerinden birisi şudur: "Sana yakın gelinceye kadar Rabbine ibadet el" (el-Hicr, 15/99). Bu ayette gecen ve ''ölüm'' anlamına gelen "yakîn'' kelimesini "kesin ilim" veya "te'vili bilmek" şeklinde yorumlayan bâtinî dâiler, dinî mükellefiyetlerin belli bir seviyeden sonra son bulacağı şeklinde sapık bir kanaata vardılar ve bu doğrultuda propagandada bulundular. İbâhîlerin bu konudaki görüşü şudur: "Bir insan sevgi ve aşkın son haddine ulaşır, kalbi saf hale gelir ve münafıklık bahis konusu olmadan imanı küfre tercih eder duruma ulaşırsa; emir, nehiy ve dinî mükellefiyetler ondan sakıt olur. Büyük günah işledi diye Allah böylelerini cehenneme sokmaz... Bu mertebeye ulaşan insanlardan bedenî ve zahirî ibadetler düşer. Böyle kimselerin ibadeti, tefekkürden ibaret olur" ( Taftazani, Şerhu'l-Akaid, Çev. Süleyman Uludağ, İstanbul 1982, s. 347; Ebu'l Muîn en-Nesefî, Bahru'l-Kelam fi Akaidi Ehli'l-İslâm, Çev. Cemil Akpınar, Konya 1977, s. 206). Bazı sufîler, riyazet ve nefis terbiyesiyle elde etmiş oldukları keşif ve iyi haller neticesinde, kendilerinden ibadetlerin sakıt olduğu zannına kapıldılar. Onlar şöyle demişlerdir: "Biz daima huzur-ı ilâhîyi müşahede etmekteyiz. Rukü' ve sücûttan maksat, gâfil olan kalbi huzura getirmek ve Allah sözünü hatırlamaktır. Biz bir an dahi Allah'tan gafil değiliz... Artık bizim ibadete ihtiyacımız yoktur" (İbnu'l-Cevzî, Telbîsu İblis, Nşr. M. Mehdî İstanbûlî, 1976, s. 390; İ. Agâh Çubukçu, İbâhilik ve Batinilik, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. XVIII, Yıl 1970, s. 68). İbâhiliği benimseyen bazı batınî fırkalar, şer'î esasları, İslâm öncesi motiflerden kaynaklanan sapık düşünceler doğrultusunda te'vil ettiler. Düşüncelerini yaymak için, dini emirleri hiçe saydılar. Kendi sapık düşüncelerine tâbi olanlara kız kardeşlerle ve kız evlatlarla evlenmeyi, şarap içmeyi ve bütün zevk verici şeyleri helâl kıldılar. İnsan ve yaratılışın arzu ettiği her şeyi mubah gören ve günah mefhumu diye bir şey kabul etmeyen İbahiyeci batinîler bu görüşlerini desteklemek üzere; "de ki, Allah'ın kulları için çıkardığı güzel rızıkları ve ziyneti kim haram kılmıştır" (el-Araf, 7/32) mealindeki ayeti delil getirmişlerdir. Ayetleri tamamen kendi heva ve heveslerine göre yorumlayan İbahiler, sadece bu ayeti değil, daha bir çok ayeti gerçek anlamından saptırarak kullanmışlardır (Abdulkahir el-Bağdâdi, el-Fark beyne'l-Fırak, Çev. E. Ruhi Fığlalı, İstanbul 1979, s. 262). Gulat'ın el-Mansuriye kolu, nikahı haram olan kadınları, kızları ve hatta erkekleri nikahlarının câiz olduğunu; leş kan, domuz eti, şarap ve kumar ne benzeri yasakları işlemede bir sakınca bulunmadığını ileri sürdü. Onlar şöyle dediler: Allah, kendileriyle güç kazanacağımız şeyleri haram kılmaz. Haram kılman şeyler, bir takım insanların isimleridir ki, Allah, o kimselerle dostluk kurmayı yasaklamıştır. Farzlar ise, Allah'ın, kendileriyle dostluk kurmamızı emrettiği kişilerin adlarından ibarettir. Cennet, zamanın imamını ifade eden bir remizdir. Cehennemle kastedilen şeyse, imamın düşmanlarından başka bir şey değildir (Abdülkerim eş-Şehristanî, el-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1975, I, 179; Ebu'l-Hasan el-Eş'arî, Makâlâtü'l-İslamiyyin, Nşr.H. Ritter, İstanbul 1929, I, 10) Yine, Gulat'ın el-Hattabiye ve el-Muğiriyye kolları da şarap, zina ve diğer yasakları işlemede herhangi bir günahın bulunmadığını ileri sürmüş ve teklifi ortadan kaldırmak istemişlerdir (el-Bağdâdi, a.g.e, s.228; eş-Şehristanî, a.g.e, I, 179). "Bir kimse bir kere nebiyi, rasûlü ve imamı tanıdı mı, artık neden hoşlanıyorsa onu yapsın", düşüncesinde olan bazı aşırı Şiiler de, haramları helâl saymışlar; namaz, zekat ve orucu ortadan kaldırmışlardır (irfan Abdülhamid, İslam'da itikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, Çev. M. Saim Yeprem, İstanbul 1981, s. 69). İbahiliği bir prensip olarak kabul eden batınîlerden bazıları şöyle demiştir: "Allah kadınları ve malı yarattı. Bunlar, insanlar arasındaki muamelelerde mübahtır. Öyle ki, bir kimse başkasının malma veya karısına muhtaç olursa, onu alır ve kullanır" (Ebu'l-Muîn en-Nesefî, Bahru'l Kelam fi Akaidi Ehli'l-İslâm, Çev. Cemil Akpınar, Konya 1977, s. 208). İbahilerden bir grup, insan kaderinin önceden belirlendiğini, bu nedenle, iyiye ulaşmak ve mutlu olmak için ibadet etmenin veya kötülüklerden kurtulmaya çalışmak için çaba harcamanın anlamsız olduğunu iddia etmiştir. Diğer bir grup ise, Allah'ın rahmet ve cömertliğinin herşeyi kuşattığını söyleyerek, ibadet etmeyi gereksiz görmüşlerdir. Bazıları da, Allah'ın ibadetlere ihtiyacı yoktur, düşüncesinden hareketle ibahiyeciliğe varmışlardır (bk. İ. Agâh Çubukçu, a.g.m., s. 69). el-Bağdâdî, ibâhîleri ikiye ayırmaktadır. Birincisi, İslâm'dan önce mevcut olanlar. Bunlara örnek olarak, haramları helâl sayan ve insanların malda ortaklığını ileri süren Mazdekiye'nin adım zikretmektedir. ikincisi ise, İslâm döneminde ortaya çıkan ve Babekiyye ile Maziyariyye adlarında iki fırkaya ayrılan el-Hurrem diniyyedir. "Babekiyye'nin kendi dağlarında, bir gece bayramları vardır. Orada, şarap ve çalgıların etrafında toplanırlar ve erkekleri ile kadınları birbirine karışır. Lambaları ve yanan odunları söndüğü zaman da erkekler ve kadınları, kimin gücü kime yeterse öylece birbirlerine sahip olurlardı" (el-Bağdadî, a.g.e, s. 244-245). Görüldüğü gibi, İbahilik İslâm'ın ruhuyla taban tabana zıttır. Genelde, batınîlik, gulat ve bazı tasavvuf muhitlerinde görülen ve mezhepler tarih kaynaklarında ilhadla eşit tutulan ibahiyeci görüş, temelini Mecusîlik, Mazdekîlik ve Zervanîlik gibi gayri İslâmi mezheplerde bulmaktadır (İrfan Abdülhamid, a.g.e, s. 69). "Şuur sahibi olduğu sürece bulûğ çağına ermiş bir insan, kendisinden emir ve nehyin sakıt olacağı bir mevkie ulaşamaz", şeklindeki İslâmî düşünceye karşı, mükellefiyetleri belli bir olgunluk seviyesine kadar geçerli sayan, emir ve yasakları insanın zevk ve arzularına, yaratılışına ters düştüğü iddiasıyla hiçe sayan ve böylece her türlü rezaleti meşru gören ibahiyye hakkında söylenecek son söz şudur: "Bütün bunlar küfür ve dalalettir. Çünkü muhabbet ve iman konusunda insanların en mükemmel olanları peygamberler, özellikle Allah'ın sevgilisi Peygamberimizdir. Bununla beraber onlar için de eksiksiz ve mükemmel bir mükellefiyet hali bahis konusudur" (Taftazanî, a.g.e, s. 347). ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #7 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İBDÂ Örnek almadan veya bir başkasına uymadan yeni bir şey yapmak. Allahu Tealâ hakkında kullanıldığında, âlet, madde zaman ve mekân söz konusu olmadan vücut vermek anlamına gelir ve bu şekilde ancak Allah için kullanılır. "Bedîu's-Semâvâti ve'l-arz" (el-Bakara, 2,117) ayetinde olduğu gibi, mübdi', yani gökleri ve yeri örneksiz, aletsiz, herhangi bir zaman ve mekânla sınırlı olmadan icat eden, varlık alanına çıkaran anlamındadır. Bu kullanılış Kur'an'da iki ayette geçer (bk. El-En'âm, 6/101). Bid' ise, hem fail (işi yapan) hem de mef'ul (iş üzerinde yapılan) olarak kullanılır: "Ben 'bid'an mine'r-rusul' (yeni gönderilmiş veya risaleti ilk başlatan) değilim de" (el-Ahkaf, 46/9) ayetinde olduğu gibi. İslâm literatüründe ibdâ' kelimesiyle ilgili en önemli kavramlardan birisi de 'bid'at' tır Ayet-i Kerime'de şu şekilde kullanılmıştır: "(Hristiyanlar) ruhbâniyeti emredilmediği halde) kendileri ortaya çıkardı" (el-Hadid, 57/27). Esasen, bir başkasını örnek almadan bir iş yapabilmek ve icat kabiliyetine sahip olmak, kuşkusuz yerilecek bir şey değildir. Fakat insanın insanlığı, kendine has fıtratı, duygu ve ihtiyaçları, yapısı, çevresini saran kâinat ve başka insanlarla bir arada ve tabiî çevrede yaşamak gibi pek çok ferdî ve sosyal özellikleri ilk insandan bu yana değişiklik göstermediğinden, ayrıca her insanın dünyadaki görevi ve temel insanî fonksiyonu aynı olduğundan, insan ve insan toplumları için değişmez yasaların ve prensiplerin varlığı kaçınılmazdır. Bu yüzden iman, ibadetin ve muamelâtın özüne ve ahlâka mütealik dini prensipler ilk insandan bu yana değişmemiş ve her peygamber daima İslâm'ı, Allah'ın insanlar için seçip razı olduğu dini tebliğ etmiştir. Bu dinin nasıl yaşanacağını bizzat hayatları sonra sözleri ve ayrıca sahabelerinden görüp de dinin özüne uygun düştüğü için tasvip anlamında ses çıkarmadıkları bazı davranışlar ile ilgili takrirleriyle rasûller göstere gelmişlerdir. İslâm son olarak son nebi, son rasul Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s) tarafından Kıyamete kadar geçerli olmak ve değiştirilmemek üzere gönderilmiş ve kemâle erdirilmiştir. Resulullah (s.a.s), Kur'an ve Sünnetinden (sözleri, davranışları ve takrirleri) oluşan temel prensipleriyle İslâm'ı yaşamış, uygulamış ve gelecek nesillere bırakmıştır. Bu bakımdan, onun iman ile ilgili esaslarında en ufak bir değişikliğe gitmek, küfrü gerektiren bir ibda hareketidir, yani kişiyi kâfir yapacak bir bid'attır. İkinci olarak onun sünnetinin İslâm'ın temel prensiplerine, temel hükümlerine, ibadetlerine ruhuna ve hattâ şekline ait olan kısmı farz veya vacipler içinde olup, asla değişim, yani bid'at kabul etmez. Sünnetin bir kısmı nafile türündendir. Bunlar da; ibadete ait olanlarla, edeplere ait olanlar olmak üzere ikiye ayrılır. İbadetle ilgili olanlar yine kesinlikle değiştirilemez. Edepler kısmına ait olanlar ise, örf ve adette ve beşerî muamelelerde Resulullah'a uymak; sözgelimi onun gibi konuşmak, onun gibi yiyip içmek ve yatmak gibi âdet ve hareketlerdir ki, bunlara uymamak bid'at olmamakla birlikte, uymaya çalışmak kişinin âdetini ve her hareketini ibadete çevirir. İslâm'ın prensipleriyle ilgili bir takım sünnetler vardır ki, bunlar toplumun hukuku türünden cemiyete ait bir ubudiyet hükmündedir. Efendimiz (s.a.s), her bid'atın delâlet olduğunu her delâletin de ateşe girmeye vesile olacağını ve dinde bid'at çıkaranların, o bidati işleyenlerin de günahlarını yükleneceklerini ifade buyurmuşlardır (bk. Müslim, Cumu'a, 43; Ebu Davud, Sünne, 5). İBLİS Şeytanın özel ismi. Bir çok ismi bulunan şeytanının isimlerinden biri. Şeytan; cinnilerden ve insanlardan şerli yaratıkları nitelemek için kullanılan bir cins isimdir. Hz. Adem (a.s)'in cennetten çıkmasına sebep olan, Kur'an'da anlatılan şeytanın birçok isimleri vardır. Meselâ; el-Adüvv, Aduvullah, Azazil ve İblis bunlardandır. İblis kelimesinin türediği "Eblese" kökü şu anlamları ifade eder: Hayırsız oldu, hüsrana uğradı, şaşkınlığa düştü, Allah'ın rahmetinden ümidini kesti. İblis kelimesinin çoğulu "Ebalis" ve "Ebalise" ölçüsündedir. Kelimenin türediği fiil kökünün şeytanın özelliklerini nitelemesinden dolayı İblis şeytana özel isim olmuştur (Alusi, Ruhû'l-Meânî, Beyrut (t.y.), I , 229). İblis Ruhânî isabet ettiğini zehirleyen bir ateşten (nar-ı semûm) yaratılmış cinlerin ve şeytanların atasıdır. Yaratılış mayasının nefsi isteklerle yoğrulduğu bunun için meleklerin içinde iken bile büyüklenmiş ve nefsinde bulunan meziyetler kendisini aldatmıştır (bk. Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, IX, 55). İbn Abbas'a dayanan rivayetlere göre İblis'in adı Azâzil* olup kendisi meleklerin en şereflisi idi. Cennetin muhafızı olduklarından cin denen bir melek grubunun başkanı idi. bilgisinin çokluğundan dolayı kendisine kibir ve gurur geldi (İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, Mısır, (ty.) I, 73; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1948, I;, 320). İblis kelimesinin türediği kök Kur'an'da lugat manasıyla da kullanılmıştır. Lugat anlamındaki; "Allah'ın rahmetinden umut kesmek, umutsuz kalıvermek" anlamlarında Kur'an-ı Kerim'in çeşitli surelerinde kullanılmıştır: er-Rum; 30/12, el-En'âm, 6/44; el-Mü'minun, 23/77; el-Zuhruf, 43/75 (bk. Râgıb el-İsfahani, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, Beyrut (ty.) s. 60; İbn Manzur, Lisanü'l Arab, Beyrut (ty.), VI, 29). Kur'ân-ı Kerim'de bildirildiğine göre Allah meleklere: "Ben, balçıktan işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım; onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın" demişti. Bunun üzerine, İblis'in dışında bütün melekler hemen secde ettiler. O, secde edenlerle beraber olmaktan çekindi. Allah: "Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmaktan seni alıkoyan nedir?" dedi. O: "Balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattığın insana secde edemem" dedi. "Öyleyse defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lanet sanadır" dedi. İbl "Rabbim! Beni hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar ertele" dedi. Allah: "Sen bilinen gün gelene kadar bırakılanlardansın" dedi. İbl "Rabbim beni saptırdığın için and olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim; halis kıldığın kulların bir yana, onların hepsini saptıracağım " dedi Allah söyle dedi: "Benim gerekli kıldığım dosdoğru yol budur; kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır ve cehennem onların hepsinin toplanacağı yerdir" dedi (el-Hicr, 15/28-43; el-İsra, 17/61). Böylece İblis, "Adem (a.s)'e secde etmekten kaçındı, büyüklük tasladı ve inkar edenlerden oldu" (el-Bakara, 2/34; el-A'raf, 7/11). İblis'i böbürlendiren, Adem (a.s)'e secde etmekten alıkoyan hususlardan biri de, onun ateşten yaratılış olmasıdır. Ona göre ateşten yaratılmış olmak bir üstünlük vesilesidir. Bunu, onun şu sözlerinden anlıyoruz: "...Allah: "Ey İblis, kudretimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? yoksa gururlananlardan mısın?" dedi. İbl "Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın?" dedi. Allah:"Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin, ceza gününe kadar lanetim senin üzerinedir." dedi..." (Sad, 38/7 1 -85). Yine Kur'an-ı Kerim'de bildirildiğine göre İblis, yalnız Allah'a isyan etmekle kalmamış; Adem (a.s)'ın ve eşinin Cennet'ten çıkarılmalarına sebep olmuş ve böylece insanoğluna en büyük düşmanlığını da yapmıştır. Şöyle ki: Allah: "Ey Adem! Doğrusu bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi Cennet'ten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu Cennette ne acıkırsın ne de çıplak kalırsın, orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın." dedik ama şeytan ona vesvese verip: "Ey Adem (a.s) sana susuzluk ağacını ve çökmesi mümkün olmayan bir saltanatı göstereyim mi?" dedi. Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yedi, ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem, Rabbine başkaldırdı ve yolunu şaşırdı. Rabbi yine de onu seçip tövbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi. Onlara şöyle dedi: "Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (Cennet'ten) inin" (Taha, 20/117-123). İblis'in genel karakteri, büyüklük taslamak ve inkar, insanlara kötü şeyleri iyi göstermek ve onları doğru yoldan saptırmak ve insanlara vesvese vermektir. İşte bunun içindir ki Yüce Allah: "Ey insanoğulları! Siz beni bırakıp İblis'i ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir" (el-Kehf, 18/50). Bu son ayette İblis'in "Cinlerden olduğundan ve onun soyundan" bahsedilmektedir. Diğer bir ayette de: "onlar azgınlar ve İblis'in adamları hepsi tepetakla oraya (cehenneme) atılırlar" (eş-Şuarâ, 26/94-95) buyurulmak suretiyle, İblis'in ordularının olduğuna da dikkat çekilmektedir. İnsanların beraberlerinde onlara vesvese veren bir şeytanın bulunduğunu bir başka hadis-i şerifte de görüyoruz. Hz. Âîşe (r.a) şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (s.a.s) bir gece yanımdan çıkıp gitti. Ben bundan dolayı kıskançlık duydum. Biraz sonra geldi ve benim kıskandığımı hissetti. Bana: "Neyin var ey Âîşe, kıskandın mı?..." diye sordu. Ben: "-Bana ne olacak, benim gibisi, senin gibi bir zatı kıskanmaz mı? dedim. Resulullah: "-Sana, şeytanın mı geldi?" dedi. Ben: "-Ey Allah elçisi, benimle beraber bir şeytan mı var? dedim. O da: "-Evet..." dedi "-Her insanın yanında bir şeytan var mıdır? dedim." O da: "-Vardır", buyurdular, Ben yine: "Seninle de mi ey Allah'ın Resulu?" diye sordum. şöyle buyurdu: "-Evet. Fakat, Rabbim ona karşı bana yardım etti de o da müslüman oldu" (Müslim, Münafıkun, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115). Bu hadisten, İblis olarak bildiğimiz şeytandan başka, her insanın yanında, onu doğru yoldan saptırmak için bir şeytanın da bulunduğunu öğreniyoruz. Ancak bununla insan kalbinde lümme-i şeytaniyye denilen şeytanın ahizesi gibi vazife gören parçanın kastedilmesi de mümkündür. Şeytana karşı alınacak tedbirleri şöyle sıralayabiliriz: Her insanın yanında bir şeytan olduğuna göre, ondan nasıl emin olacağız ve onun bizi doğru yoldan saptırmak için başvuracağı hilelerden kendimizi nasıl koruyacağız? Kur'an-ı Kerim'de bazı ayetlerde şöyle buyurulur: "Kur'an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın. "(Eûzü billahi mineşşeytanirracim) Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu (etkisi) sadece onu dost edinenlere ve Allah'a ortak koşanlar üzerinedir" (en-Nahl, 16/98-100). Şeytanın telkinlerine uyanlarla, şeytan hakkında ise bir ayette şöyle buyuruluyor: "Onlar azgınlar ve İblis'in adamları, hepsi tepe taklak oraya (cehenneme) atılırlar" (es-Şuarâ, 26/94-95). Yukarıda anlamını verdiğimiz ayetlerden de anlaşılıyor ki, Allah'a içtenlikle inanarak ibadet eden insanlar üzerinde, -kurşuna karşı çelik yelek giyilmiş gibi şeytanın hiçbir etkisi olamamaktadır. Allah'a inanıp emirlerine uyan ve Peygamber efendimiz (s.a.s)'in gösterdiği yoldan giden kişiler, şeytana galip gelmişler demektir. O halde, şeytana boyun eğmemenin tek yolu, Allah'a samimi olarak inanmak ve ibadetleri tam yapmak Hz. Peygamber (s.a.s)'in gösterdiği yoldan ayrılmamaktadır. Her işimize başlarken de: "Euzü besmele" ile başlamaktır. İBNU'S-SEBİL İbn, oğul, sebîl, yol. İsim tamlaması olarak "yol oğlu"; yolcu, yolda kalmış, bir beldeden başka beldeye geçen kimse. Bir fıkıh terimi olarak İbnu's-sebîl; kendi memleketinde zengin bile olsa, yolculuk sırasında fakir ve muhtaç duruma düşen kimse demektir. Bu durumdaki yolcunun zekât ve ganîmetten pay alma hakkı olduğu gibi, müslümanların ve devletin diğer yardım kaynaklarından da yararlanır. İbnu's-sebîl terimi Kur'an-ı Kerîm'de sekiz yerde geçer. Mekke'de nâzil olan şu iki ayette yolcuya yardım teşvik edilir: "Akrabaya, düşkünlere, yolda kalan yolcuya haklarını ver. Elindekileri saçıp savurma" (el-İsrâ, 17/26); "O halde akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver" (er-Rûm, 30/38). Medîne'de inen sûrelerde de Kur'an-ı Kerîm, farz veya nâfile olarak yolcuyu yardım yapılacak yerler arasında zikretmektedir. Bazı ayetlerde yolcunun desteklenmesine genel yardım niteliğinde yer verilirken (bk. el-Bakara, 2/177, 215; en-Nisâ, 4/36), bazılarında yardım kaynağı da belirtilmektedir. a. Ganimetlerin beytülmâle intikal eden beşte biri (humus) üzerinde yolcu hak sahibidir."Biliniz ki, savaştan ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri; Allah'ın, peygamberin ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır" (el-Enfâl, 8/41). b. Savaş yapılmadan alınan ganimetten (fey') de ona pay ayrılmaktadır. "Allah'ın fethedilen ülkeler halkından ganimet olarak peygamberine verdiği mallar; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir" (el-Haşr, 58/7). c. Yolda kalanın zekât alma hakkı da vardır. Zekâtın verileceği sekiz sınıftan sonuncusu İbnu's-sebîl'dir. Ayette bu sınıflar şöyle belirlenir: "Sadakalar (zekât) Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekâtı toplayan memurlara, kalbleri İslâm'a ısındırmak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allâh yolunda cihad edenlere ve yolda kalanlara verilir" (et-Tevbe, 9/60). Hz. Peygamber bir hadisinde zengine zekât vermenin helâl olmadığını belirttikten sonra üç kimseyi istisna etmiştir. Bunlar: Allah yolunda cihad edenler, yolda kalmışlar ve yoksul komşu, ancak böyle komşu zekât verene, zekât olarak aldığı şeyi hediye verebilir. Başka bir hadiste bu istisnalar beş olarak zikredilir: a) Zekât memurları b) zekât malı parasıyla satın alan kimse, c) borçlu, d) Allah yolunda cihad yapan kimse, e) kendisine zekât verilen yoksulun, bunu kendisine hibe ettiği zengin. Bu sayılanlar zengin durumda olsalar da, zekât almaları mümkün ve câiz olur (bk. Tirmizî, Zekât, 22, 23 Nesaî, Zekât, 80, 90; İbn Mâce, Zekât, 26; Mâlik, Muvatta', Zekât, 29; Ahmed b. Hanbel, II, 164, 192, 377, 386, III, 31, 40, 56, 97, V, 375; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'âni'l Azîm, İstanbul 1985, IV, 109, 110). Bu duruma göre, yolda parasız kalan kimse, kendi ülkesinde zengin bile olsa, servetinden yararlanma imkânı bulunmadığı için ihtiyaç kadar zekât alabilir. Ancak bu gibi kimselerin zekât yerine borç alması daha uygundur. Bununla birlikte borçlanma yolunu tercih etmesi şart değildir. Çünkü yabancı beldede borç bulması güç olduğu gibi, daha sonra borcunu ödemekten âciz de kalabilir. Eline mal geçtiği veya beldesine döndüğü zaman, yolculuk sırasında aldığı zekâtı tasadduk etmesi gerekmez. Ancak böyle bir yolcunun ihtiyacından fazla zekât alması câiz değildir. Cihad için yola çıkmış İslâm ordusundan veya hac kafilesinden ayrılıp yolda kalan kimse, vatanında malı yoksa fakir; varsa yolcu hükmünde bulunur. Her iki-durumda da zekât alabilir (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., II, 18; Yusuf el-Kardâvî, Fıkhu'z-Zekât, Beyrut 1400/1980,II, 670 vd.). Beldesinde zengin olup, yolculuk sırasında parasız kalan kimsenin zekât kaynağından yararlanabilmesi için aşağıdaki şartların bulunması gerekir: 1. Bulunduğu yerden memleketine dönecek kadar parasının bulunmaması. Çünkü darda kalan yolcuya zekât vermenin amacı, cihad edenin ;aksine, onun yurduna ulaşmasını sağlamaktır. 2. Yolculuğun meşru amaçlarla yapılması. Yolcunun zekât alabilmesi için yolculuğunun ma'siyet için olmaması, taat, ihtiyaç veya meşrû gezi amacıyla yapılması gerekir. Bu yüzden adam öldürmek, haram ticaret yapmak vb. meşrû olmayan amaçlar için yolda sıkıntıya düşene zekât verilmez. Bazı fakihler turizm ve eğlenti ve amacıyla yapılan yolculukta zekâtın verilemeyeceğini söylemişlerdir (İbn Kudâme, el-Muğni, eş-Şerhu'l Kebir, II, 701-702). 3. Bulunduğu yabancı yerde kendisine borç verecek kimsenin bulunmaması. Bu şartı Mâlikî ve Şâfiî mezhebinden bazı fakihler koşmuştur. Hanefiler, borç almasının zorunlu olmadığı görüşündedirler (İbnü'l-Hümâm, a.g.e, II, 18; el-Kardâvî, a.g.e, II, 678 vd.). İslâm'ın vazettiği yolculara ve beldesinden uzakta bulunduğu sırada maddî sıkıntıya düşenlere olan bu yardım eşsiz bir sosyal dayanışma örneğidir. İslâm nizamı, toplumun sürekli ihtiyaçlarına çare bulma yanında, seyahat ve rızık aramak için yolculuk yapanların; günümüzdeki gibi yollarda otel, lokanta ve konaklama tesislerinin bulunmadığı devirlerde, geçici ihtiyaçlarını karşılamak için tedbirler almıştır. İbn Sa'd (ö. 230/844) Hz. Ömer'in bu konuyla ilgili uygulaması hakkında şunları yazar: "Ömer b. El-Hattâb kendi zamanında Dâru'd Dakîk (un ambarı) denilen bir depo yaptırmış, bunu, hurma, kuru üzüm ve kavunla doldurmuş, bununla yolda kalanlara ve misafirlere hizmet sunmuştur. Yine O, Mekke ile Medîne arasında belirli yerlerde sebil türünden yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşılayan merkezler kurmuştur" (İbn Sa'd, Tabakât, Beyrut, t.y., III, 283; el-Kardâvî, a.g.e, II, 162). Ömer b. Abdilazîz, İmam Zührî'den zekâtın verileceği yerlerle ilgili Resulullah'ın ve Râşid halîfelerin sünnetini sormuş; İmam Zührî'den zekâtın verileceği yerlerle ilgili Resulullah'ın ve Râşid halifelerin sünnetini sormuş; İmam Zührî mektubunun "yolcular (İbnu's-sebîl) kısmında şunları yazmıştır: "İbnu's-sebîl payı her yola oradan geçecek yolcu ve insan sayısına göre taksim edilir. Konaklayacağı ve diğer ihtiyaçlarını göreceği yeri olmayan herkes için ibnu's-sebîl payından belli miktar ayrılır. İkâmet edecek ve yeme-içme ihtiyacını karşılayacak yer buluncaya kadar bu paydan kendisine harcanır. Hayvanı varsa ona da yem verilir" (Ebû Ubeyd, emval, Kahire, t.y., 580). Bu uygulama örneklerinden de anlaşılacağı gibi İslâm kara, deniz veya hava yolculuğu sırasında, hastalık, hırsızlık, trafik kazası gibi sıkıntılarla karşılaşan ve bunu kendi imkânlarıyla çözemeyen yolcular için genel bir sosyal güvenlik müessesesi öngörmektedir. Bir İslâm nizamında yolculuğa çıkan herkes böyle bir müessesenin koruması altındadır. İBRA Temize çıkarma, kurtarma, bir şeyden uzaklaşma, terim olarak, bir kimsenin başkasının zimmetinde veya onun cihetinde olan kendisine ait bir hakkı düşürmesidir. Alacaklının, borçlunun zimmetinde bulunan alacağını düşürmesi ve onu borçtan kurtarması gibi. Hak, bir kimsenin zimmetinde olmadığı zaman şuf'a veya lehine vasiyet edilenin meskende oturması gibi, bunu düşürmek ve bırakmak bir ibrâ sayılmaz. Belki bu yalnız borcu düşürmedir. Her ibrâ bir borcu düşürmedir, fakat her düşürme bir ibrâ değildir. İbrâ'nın hükmü mendub olup, müslümanlar buna teşvik edilmiştir. Çünkü ibrâ; ihsan, iyilik ve Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazandıran bir ameldir. Ayette; "Borçlu, darlık içinde ise, ona bolluk zamanına kadar süre vermek vardır. Eğer bilirseniz borcu almaktan vazgeçmeniz sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/280) buyurulur. İbrâ'nın rüknü, ibrâ hakkı sahibinin, hakkını terkettiğini ve düşürdüğünü açık bir şekilde ifade eden teklifinden ibarettir. Bu akdin meydana gelmesi için kabul şart değildir. Çünkü ibrâ, hakkı düşürmektir. Boşama, köle azadı gibi hakkı düşürücü tasarruflar karşı tarafın kabulüne bağlı değildir. İbrâ; "Seni alacağımdan ibrâ ettim veya alacağımı düşürdüm yahut da sana onu temlik ettim veya onu sana bıraktım" gibi sözlerle gerçekleşir. İbrâ, borçlunun akit meclisinde veya daha sonra reddi ile reddedilmiş olur. Bir hakkını ibrâ edende şu şartların bulunması gerekir: l) İbrâ edenin teberru yapma ehliyetine sahip olması gerekir. Bu da onun âkıl, bâliğ ve reşîd olmasını, sefih veya borç sebebiyle hacr altında bulunmamasını gerektirir. 2) İbrâ edeceği hak üzerinde, mâlik, vekil veya vasî gibi bir tasarruf velâyetine sahip olması. 3) Rızasının bulunması. Zorlananın ibrâsı geçerli olmaz. Ölüm hastası bir vârisini borçtan ibrâ etse, borç üçte birden az olsa bile, ibrâ mirasçıların icâzetine bağlıdır. Mirasçı olmayan birisini ibrâ etse ve borç da terikenin üçte birini geçiyorsa, üçte birden fazlada ibrânın geçerli olması mirasçıların icâzetine bağlıdır. İbrâ edilenin belirli bir kimse olması, müphem ve meçhul bulunmaması gerekir. İbrâ konusunun miktar ve niteliği meçhul olabilir. Çünkü ibrâ, boşama gibi bir hakkı düşürmekten ibarettir. Bu, bilinse de bilinmese de tatbik edilir. Mal (ayn) cinsinden olsa bile borçlardan ibrâ geçerlidir. Deve cinsinden diyet borcu gibi. Kefili kefâretten, bir kimseyi dava hakkından ibrâ gibi, haklardan ibrâ da câizdir. ibrâ konusunun, ibrâ sırasında mevcut olması gerekir. Bu yüzden geleceğe ait haklarda ibrâ geçerli olmaz. Meselâ, karısının kocasını gelecek nafakadan ve boşamadan önce iddet nafakasından ibrâ etmesi muteber değildir. Çünkü henüz ibrâ konusu hak meydana gelmemiştir. Bu yüzden nikâh akdinden önce boşama geçerli olmaz. Hadiste; "boşama hakkı ancak bu hakka sahip olmakla var olur" (Ebû Dâvud, Talâk, 7). İbn Mâce'nin rivayetinde ise, "nikâhtan önce boşama yoktur" buyurulur. (İbn Mâce, Talâk, 17). İbrânın bir şarta veya gelecek zamana bağlanması gerekir. Ancak şart uygun olursa geçerlidir. "Benim, sende bir alacağım varsa veya ben ölürsem, sen borcundan berîsin" demek gibi. Ölüme bağlanan ibrâ, vasiyet niteliğindedir. İbrânın İslâmî prensiplerle çelişmemesi gerekir. Meselâ, sarf (nakitlerin alım-satımı) akdinde karşılıklı kabzdan veya küçüğün velayetinden ibrâ gibi, İslâmî hükmü değiştirmeye yol açan tasarruflar bâtıldır. İbrâ edilen hakta, ibrâ edenin eski bir mülkiyet hakkı bulunmalıdır. Çünkü bir kimsenin, yetkili kılınmadıkça, başkasının mülkünde tasarrufu geçerli değildir (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, Beyrut, ty., VII, 41, 44 vd.; el-Kâsânı, Bedâyiu's-Sanayii, Beyrut, 1, 394/ 1974, VI, 45, 50, 118; es-Suyûtî, eşbâh ve'n-Nezâir, s. 152; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmi ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1985 V. 335 vd.). İbrânın konusu mal, eşya, borçlar ve haklardır. İbrâ, mal dâvası veya malın kendisi ile ilgili olabilir. Zimmette bulunan borçlardan ibrâ geçerlidir. Çünkü ibrânın esası, zimmetteki şeyi düşürmektir. Haklardan ibrâya gelince; l) Kefâret, havâle gibi sırf kul haklarından ibrâ ittifakla geçerlidir. 2) Zina, kazif ve hırsızlık cezası (haddi) gibi sırf Allah haklarından ibrâ, Hanefî ve Malikilere göre, dâvâ açıldıktan sonra geçerli değildir. 3) Ta'zîr, kısas, diyet, intifâ', ayıp muhayyerliği ile fesih gibi, kul hakkı üstün olan haklardan ibrâ geçerlidir. Kocanın, karısının nafakasından, nafaka kocanın zimmetinde mevcut bir borç olmadıkça, ibrâ etmesi ittifakla geçerli değildir. İbrâ, kapsam bakımından ikiye ayrılır. Genel ve özel ibrâ. Genel ibrâ, başkasındaki mal, borç ve şahsa ait her haktan ibrâdır. Özel ibrâ ise, belirli bir hakkı içine alır. Özel bir borçtan ibrâ hâlinde yalnız o borç düşer. İbrâda tarih ve şahıs belirtilmişse, ibrâ yalnız bununla sınırlı olur (İbnü'l Hümâm, a.g.e, V, 271; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, IV, 176, 495). İbrânın hükmü, özel veya genel ibrâ olmasına göre, ibrâ edilen hakkı düşürmesidir. Özel ise, artık ibrânın kapsadığı konularda hakkı istemek câiz olmaz ve bu konuda açılacak dava dinlenmez. Genel ibrâ ise, o ana kadar meydana gelmiş olan bütün hakları kapsamına alır. Hanefilere göre, bir bedel karşılığında ibrâ; mal karşılığı sulh olma anlamındadır (es-Suyûti, el-Eşbâh ve'n-Nezâir, s. 152; İbn Abidin, a.g.e, IV, 495; ez-Zühaylî; a.g.e, V, 344, 346). ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #8 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İBRÂNÎ Samî ırkından olan Yahudiler. Yahudilerin kullandığı dilin ismi de "İbranice"dir. Kelimenin kökü Arapça "Ibr"dır. Ibr; dere ve nehrin bir kenarından öbür kenarına geçmek anlamındadır. Yahudiler Fırat nehrini geçerek "Arz-ı mev'ud"a yani bugünkü Filistin'e geldiler. Bundan dolayı orada yaşayan Kenanîler, Yahudileri "nehri aşan" anlamında ibrânı diye nitelediler. Ayrıca bu kelime bedevî kelimesi gibi, kırda, çölde göçebe hayatı yaşayan demektir. Mısırlılar, Filistinliler, isrâiloğulları çölde yaşadıkları ve yerleşik hayatları olmadığı için Ibriler diye isimlendirilmişlerdi. isrâiloğulları Kenan ülkesini yurt edinerek şehri ve yerleşik hayatı öğrendikleri zaman, ibrî kelimesinden nefret etmeye başladılar. Çünkü bu kelime, kendilerine göçebelik devri hayatlarını, bedevîliklerini, kabalıklarını hatırlatıyordu. Bu sebeple, sadece "İsrailoğulları" adıyla tercih ettiler (Ahmed Çelebi, Mukayeseli Dinler Açısından Yahudilik, terc. Ahmet, M. Büyükçınar, Ömer F. Harman, s. 26-28). İbrânî ismi israiloğullarının eski adıdır. İsrail ise Hz. Yakub'tur. İbrânîler, Hz. Yakub'un sülalesinden oldukları için kendilerine "Benu İsrail" denilmiştir, İbranilerin kullandığı dile de"ibranice" denilmiştir. İbranilerin Keldâni ülkesinden ayrılıp Ken'an diyarına vardıkları zaman konuştukları dil Arapçaya çok yakın olan Aramı lehçesinden ibaretti. Fakat İbraniler, bu lehçeyi kendi gramerleri ve kelime bilgilerinin tesiri altında konuşuyorlardı. Konuşulan bu lehçeye "ibrî dili" adı verildi. Bu dil M.Ö. 200 yıllarında tamamen ortadan silindi. Yok olduğu sırada İbrânî dili, israiloğullarının konuşma dili gibi idi (Ahmet Çelebi, a.g.e, 32-33). İbrânice ve Arapça aynı Sâmı aslından gelen iki dildir. İbrânice kuzeybatı Sâmi dillerinin "Kenan" dalını oluşturur. Eski ahit yazarları İbraniceyi "Kenan dili" veya "Yahudi dili" terimleriyle belirtmişlerdi. Tevrat'ta İbranilerle ilgili olarak geçen bazı isimler Arapça'dır. Güneyli bir Arap, ibranice Tekvin'in ilk cümlesini çok az güçlük çekerek anlar. İbranilere has dinin ana ilkeleri, günümüz araştırmacılarının gösterdiğine göre, çölde olmuştur (Philip K.Hitti, Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, Terc. S. Tuğ, 1, 67). İbrânîler, Asurluların ve Arapların mensup oldukları Samî ırkından gelmektedirler. Mezopotamya ile Suriye arasında çobanlıkla geçinen ilkel bir toplum oldukları görülmektedir. Ancak sonradan Filistin'e yerleşmişlerdir. Filistin'de yine Samî aslından olan Kenanîlerle karşılaştılar. Tevrat'ın anlattığına göre Filistin'in güney bölgesine yerleşen Hz. İbrahim ve kalanları bir müddet sonra burada büyük bir kıtlıkla karşılaşmışlardır. Her taraftan kovulan ve ölümle burun buruna gelen İbraniler, çadırlarını sökerek başka bir yurt aramaya karar vermiş, Gosen memleketinin insanlar ve sürüler için bol yiyecek ve içeceği olan yakın otlaklarına göçmüşler; burada Mısır hükümeti tarafından iyi muamele görmüşlerdir (M. Şemseddin Günaltay, Yakın şark, III, Suriye ve Filistin, s. 293). MÖ. 1225 yılında ibrânı kabileleri bir müddet Mısır'da kaldıktan sonra tekrar Filistin'e doğru yol alırken yaklaşık kırk sene Sina ve Nüfud'da oturdular. Sina'nın güney kısımlarında ve doğu yörelerinde yani Medyen'de ilahî emirler oluştu. Hz. Musa, Medyen'de aslen Arap olan Şuayb (a.s)'ın kızı ile evlendi. Kayınpeder ise -Tevrat'a göre- Hz. Musa'yı yetiştiren Yehova'ya tapıyordu (Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, Terc. S. Tuğ, 1, 67). İbrânîlerin Mısır maceraları Yusuf'la başlar. Hz. Yusuf çöldeki bu kavmi Mısır'da toplar; orada zenginleşirler. Yerli halk buna tepki gösterir. Firavun çoğalmamaları için doğan çocukların öldürülmesini emreder. İşte durum bu vaziyette iken Hz. Musa ortaya çıkar. Firavunla aralarında uzun boylu hadiseler cereyan eder. Kavmini Firavundan kurtarmak için yola koyulan Musa, Sîna'da kendisine vahyedilen on emri açıklar. Bu on emri özet olarak şöyle sıralayabiliriz: 1- Karşımda ibadet etmek için başka ilah olmayacak. 2- Kesinlikle put yapmayacak ve puta tapmayacaksın. 3- Rabbının ismini boş yere ağzına almayacaksın. 4- Dinlenme gününü (cumartesi) kutsal sayacaksın. 5- Babana ve annene hürmet edeceksin. 6- İnsan öldürmeyeceksin. 7- Zina yapmayacaksın. 8- Hırsızlık yapmayacaksın 9- Yalan yere şahitlik yapmayacaksın. 10- Kimsenin namusuna, malına göz dikmeyeceksin (Tevrat, Çıkış, 20/3-17, Tesniye, 5/6-21). MÖ. VIII yy.da İbrânîlerin zenginlik kaynaklarına göz diken Asurluların İbrânîlere saldırdığını görüyoruz. Hz. Süleyman'dan sonra ikiye ayrılarak çekişmelere devam eden İbrânîlerden bir grup, kuzeyde merkezi Sâmiriye olan İsrail Devletini oluştururken, diğeri de merkezi Kudüs olan Yahudi Devletini kurdu. MÖ. 721'de Asurlular İsrail Devletini ortadan kaldırdılar. Filistin'e girerek Kudüs'ü yakıp yıktılar, İbrânîleri kılıçtan geçirdiler. Geride kalan yahudileri Babil kralı Nabukadonosor (Buhtunnasr) MÖ. 587 yılında zincirleyerek Babil'e götürdü. Orada yetmiş yıl esir kalan Yahudileri Pers Kral aaahüsrev esaretten kurtardı. MÖ. 539'da yeniden ülkelerine döndüler. Daha sonra İbrâniler Hristiyanlığın ortaya çıkışı ve bunu ardından Roma döneminin başlamasıyla onlara karıştılar (İ. Parmaksızoğlu, Y. Çağlayan, Genel Tarih, I, 114- 115). Hz. Musa'nın ölümünden sonra kendilerini ona nisbet ederek Musevi diye de anılmış olan İbrânîler, Allah'u Teâla'nın kendilerine göndermiş olduğu peygamberleri öldürdükleri apaçık mucizelerini yalanladıkları için Allahu Teâlâ'nın gazabına uğramışlar ve rahmetinden kovulmuşlardır. Yahudi milleti Allah'ın gazabına uğramış olmalarının bir neticesi olarak, Tîh sahrasında uzun bir süre şaşkın ve perişan bir şekilde dolaşmıştır. Daha sonra da Romalılar ve Yunanlılar tarafından kılıçtan geçirildiler yurtlarından sürüldüler ve dünyanın dört bir yanma dağıtıldılar. XIII. yy. da İngiltere, XIV. yy.-da Fransa, XV. yy. da da ispanya, Yahudileri memleketlerinden sürdüler. Dünya milletlerinin bütünün kin ve nefretini kazanan yahudiler, Hitler'in milyonlarca yahudiyi öldürmesi üzerine ikinci dünya savaşı sonrası oluşan Hitler aleyhtarlığını iyi kullanarak, basın ve yayın organlarından da istifade etmek suretiyle yahudi düşmanlığının yayılmasını engellediler. Fakat son yıllarda Filistin'de yaşayan mazlum insanlar üzerinde vahşice uyguladıkları terör bütün dünya insanlarının nefretinin bir defa daha Yahudilere çevrilmeye başlamasına sebep oldu. Bu durum Hz. Peygamberin şu hadis-i şerifini hatırlatmaktadır "Yahudilerle mutlaka savaşacaksınız ve onları mutlaka tepeleyeceksiniz. Hattâ taş; "ey Müslüman! Şu arkamdaki yahudidir, gel de onu öldür" diyecektir" (Müslim, Fiten, 79) İBTİLÂ' Denemek, tecrübe etmek, imtihana tabi tutmak. İslâmî bir terim olarak; Cenab-ı Hakk'ın insanları dünya yaşamında hayır ve şerle imtihan ederek, sabır ve teslimiyet gösterenleri ahirette mükâfatlandırması, kadere karşı isyan edenleri ise cezalandırması demektir. Allâhü Teâlâ, insanoğlunu yeryüzünde bir imtihan devresi geçirmek üzere yaratmıştır. Temelde insan ve cinlerin yaratılması Allah'ı bilmeleri ve O'na kulluk etmeleri içindir (ez-Zâriyât, 51/56). Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Biz onlara: "Hepiniz oradan yeryüzüne inin. Tarafımdan size hidayet geldiğinde, kim hidayetime uyarsa, onlara bir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de" dedik. İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennemliktirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır" (el-Bakara, 2/38, 39). "Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur" (el-Mülk, 67/2). İnsanların aslını ve özünü teşkil eden ruh dünya yaratılmazdan çok önce topluca yaratılmış ve yüce yaratıcı kendi varlığından onları haberdar etmiştir (el-A'râf, 7/ 172). Kader planı uyarınca dünyaya geleceği zaman ruhun üzerine bir fizik beden kılıfı geçirilmiş ve insanoğlu dünya âleminde bu görüntüsüyle sıkı bir imtihana tabi tutulmuştur. Kendisine sürekli vesvese vermeye çalışan şeytanla, onu kötülüğe çekme işini üstlenen nefis, insanı ömür boyu izleyen iki görünmeyen olumsuz güç kaynaklarıdır. Nitekim ilk insan Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın ayağını kaydıran ve onların Cennetten çıkarılıp, dünyaya indirilmelerine neden olan da yine şeytandır (el-Bakara, 2/36; Yusuf, 12/53). Başka bir adı iblis olan şeytan, Âdem'e (a.s) secde etmeyince, ilâhî rahmetten kovulmuş ve kıyamet gününe kadar Allâh'ın lânetinin onun üzerinde olduğu bildirilmiştir. Bundan sonrası Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle ifade buyurulur: "İbl "Ey Rabbim! İnsanların yeniden dirilecekleri güne kadar bana süre ver" dedi. Allah da:"Sen vakti belli olan bir güne kadar süre verilenlerdensin" dedi. İbl "İzzet ve şerefine yemin olsun ki, onlardan ihlâslı kulların hariç, bütün insanları yoldan çıkaracağım" dedi" (Sâd, 38/79-83). Müminlerin günlük normal ibadet, taat ve amelleri yanında, zaman zaman ağır sıkıntı ve musîbetlerle karşılaştıkları olur. Bu yeni durumlar ve olaylar karşısında onun etkisi ve tepkisi ölçülür, sabır ve tahammül gücü, kin, intikam, haset ve gurur duyguları eğitilir. Mal, mülk, para, kadın, çocuk, kazalar, hastalıklar, yangın, sel, zelzele ve tabii âfetler, insanoğlunun denenip, sabrettiği ve sonucu Allah'a havale ederek ağırbaşlılıkla kabullendiği taktirde mânevî dereceler kazandığı başlıca "ibtilâ" konularıdır. Ancak kimi zaman bu sıkıntı ve felâketler dünyada yapılan haksızlık, zulüm ve azgınlıklar yüzünden ilâhi bir ceza olarak da ortaya çıkabilir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Her can ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Sonunda ancak bize döndürüleceksiniz" (el-Enbiya, 2 1 /35). "İnsan, Rabbi onu imtihan edip de, lütfû keremiyle muâmele ettiği ve ona nimetler verdiği zaman; "Rabbim beni şerefli kıldı" der. Fakat onu denemek için, rızkını daralttığı zaman ise; "Rabbim bana ihanet etti" der" (el-Fecr, 89/15-16). "Biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele. Onlar kendilerine bir bela geldiği zaman; "Biz Allah'ın teslim olmuş kullarıyız ve ahirette ancak ona dönücüleriz" derler" (el-Bakara, 2/155, 156). Bu ayetlere göre, Cenab-ı Hak insanları çeşitli sıkıntılarla denemekte, sabırlı olanların bu sınavda başarılı olduklarını belirtmektedir. Konu bu ayetlerde daha açık ifade edilir:"Biz sizi imtihan edeceğiz. Böylece içinizden cihad yapanları bilelim ve itaat veya isyan haberlerinizi açıklayalım" (Muhammed, 47/31). Ceza niteliğindeki bir ibtilâ örneğini şu ayette görmek mümkündür. "Allah bir kasabayı size örnek verir ki, o, korkudan emin ve sakindi. Rızkı da, kendisine her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat bu kasaba halkı, Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti de, Allah onlara, işledikleri kötülükler yüzünden açlık ve korku elbisesini giydirip, acıları tattırdı" (en-Nahl, 16/112). Sıkıntı, musîbet ve ibtilâlara sabredenler yüce Allah tarafından şöyle övülmüştür: "Sabretmeleri sebebiyle, biz onları emrimize uyan önderler yaptık" (el-Enbiyâ, 21/83). "Sabretmeleri sebebiyle onlara iki kat ecir verilir" (en-Nahl, 16/96). "Allah sabredenlerle beraberdir" (el-Bakara, 2/153). Sabır, Kur'an-ı Kerîm'in yetmişten fazla ayetinde yer alır ve genel olarak üçe ayrılır. Haram ve günahlara karşı sabırla direnmek, Allah'ın emirlerini sabırla yerine getirmek, musîbet ve felâketleri sabırla karşılamak (İbn Kesîr, Muhtasaru Tefsîr-i İbn Kesîr, Beyrut 1402/1981, 1, 142, 143). Sehl b. Abdullah şöyle demiştir: "Afiyet ve iyiliklere karşı sabretmek, belâ ve musîbetlere karşı sabretmekten daha güçtür". Ashâb-ı kiramdan bazılarından; "Sıkıntı ve güçlüklerle imtihan edildik sabrettik ama, bolluk ve genişliğe müptelâ olduğumuzda sabredemedik" dedikleri rivayet edilmiştir (es-Sühreverdî, Avârifu'l Maârif, Terc. Kâmil Yılmaz-İrfan Gündüz, İstanbul 1989, s. 598). Felâket sırasında Allah'a isyan, kadere karşı gelme belirtilerinin gösterilmesi mânevî olgunluğu engeller. Ebû Musa el-Eş'arî (r.a) bir gün hastalanmış ve bayılmıştı. Hanımı feryat ederek ağlamaya başladı. Daha sonra baygınlığı geçince Ebû Musa şöyle dedi: "Hz. Peygamber (s.a.s)'in hoşlanmayıp uzak bulunduğu herkesten ben de uzağım, Resulullah (s.a.s) musîbet zamanında feryat ederek saçını başını yolan, elbisesini yırtan kadınlardan uzak bulunurdu" (Buhârî, Cenâiz, 38). Cenab-ı Hak bazı peygamberlerini de ağır musîbetler vererek imtihan etmiş, sabır gücünü eğiterek onu insanlara "sabrın temsilcisi" olarak tanıtmıştır. Rivayet edildiğine göre, yüce Allah, Eyyûb aleyhisselâmın elinden bütün mallarını, çocuklarını almış, kendisini de yıllarca süren, ve iyileşmeyen bir hastalığa mübtelâ kılmıştı. Bütün bu sıkıntıları büyük bir ağırbaşlılıkla karşılayan Eyyûb (a.s), kendisiyle Cenab-ı Hakk'ın övündüğü bir kul ve peygamber olmuştur. Kur'an-ı Kerîm'de bu olaydan şöyle söz edilir: "Eyyûb'u da hatırla. Hani o, Rabbine; "Şüphesiz, bana bu dert gelip çattı. Sen esirgeyicilerin esirgeyicisin" diye niyaz etmişti. Biz de O'nun bu duasını kabul etmiş kendisinden o zararı gidermiş, tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir anı olmak üzere, hem âilesini, hem onlarla birlikte daha bir mislini ona vermiştik" (el-Enbiyâ, 21/83,84; Ayrıca bk. en-Nisâ, 4/163; el-En'âm, 6/84). Cenab-ı Hakk'ın vahiy yoluyla haber verdiği bir kaynak suyunda yıkanan Eyyûb (a.s) iyileşir ve tüm ibtilâları büyük bir sabır gücüyle aşar (bk. Sâd, 38/41-44). Sabrı bir meleke haline getiren ve ölünceye kadar bu halini koruyanların, taatı işlemede, ma'siyete karşı direnmede sabırlı olanların hesap sorulmadan cennete girecekleri nakledilir. Ayette "Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir" (ez-Zümer, 39/10) buyurulur (bk. İbn Kesîr, a.g.e, I, 143; Geniş bilgi için bk. Sabır mad.). İÇ EZAN Cuma namazı için minareden okunan ezan. Cuma Ezanı da denir Diğer namazlarda yalnız bir ezan okunmasına karşılık Cuma namazlarında iki ezan okunur İkinci ezan, Cuma'nın sünnetinin kılınmasından ve imamın minbere çıkmasından sonra, hutbeden önce okunur. İlk ezanın minareden okunmasına karşılık, ikinci ezan cami içinde okunur. Bu nedenle bu ezana "iç ezan" da denir. Hz. Peygamber ile Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde Cuma namazlarında da diğer namazlarda olduğu gibi tek ezan okunurdu. Hz. Osman, halifeliği sırasında cemaatin çoğalması ve bazı kimselerin hutbeye yetişememesi nedeniyle evinin üzerinden bir ezan daha okunmasını emretti. Böylece ilk ezanı duyanların camide toplanmaları ve hutbeye yetişmeleri sağlandı Hz. Osman'ın bu uygulaması daha sonraki dönemlerde gelenekleşti. İsnaaşeriyye mezhebinin bid'at olarak niteleyip haram saydığı iç ezanın meşrutiyeti hakkında Sünnî Mezhepler arasında bir tartışma görülmez. Fakat bu ezanın Cuma'nın haram vaktini belirleyip belirlemediği konusunda farklı görüşler öne sürülür Kur'an'ın "Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman Allah'ı anmaya koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır" (el-Cum'a, 62/9) buyruğunca Cuma ezanı ile namazın bitimi arasındaki süre içinde herhangi bir ticari ya da başka bir sözleşme yapılması haramdır. Tüm mezhepler bu konuda görüş birliği içindedirler. Ancak Cuma için iki ezanın okunması, ayette sözü edilen "çağrı"nın hangi ezan olduğu konusunda iki görüşün ortaya çıkmasına neden oldu Hanefî bilgilerin bazılarına göre alışverişin tahrimen mekruh vaktini belirleyen "çağrı" ilk ezandır. (ibn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, V, 101). Bazı Hanefi bilginleri imamın Hutbeye çıktığı ve önünde iç ezân okunduğu vakit, alışverişin yasak olduğu vakittir demişlerdir (Kâsânî, Be'dâyîu's-Sanâyi, I, 269)a Âyetteki "çağrı"dan (nida) maksat duyurudur (i'lâm) Cuma duyurusu ilk ezanla yapılmış olduğu için "Allah'ı anmaya koşun, alışverişi bırakın" buyruğuna uymak gerekli olur Bu nedenle ilk ezanla birlikte tüm sözleşmelerin yapılması tahrimen mekruh olur. Cuma vaktinde alışveriş ve diğer muamelelerin yapılmasının yasaklanma nedeni, bunların insanları Cuma namazından alıkoymasıdır. İç ezanın yasak vaktin belirleyicisi kabul edilmesi durumunda birçok insanın hutbeye yetişmesi tehliaaae düşecektir. Nitekim ilk ezanın konuluş gerekçesi de bu tehlikedir. Mâlikî, Şafiî, Hanbelî ve İsnaaşeriyye mezheplerine göre ilk ezan yasak vaktin belirleyicisi değildir. Bu görüşün başlıca dayanağı, ilk ezanın Hz. Peygamber zamanında olmamasıdır. İlgili ayetin tefsirinde İbn Ömer ve Hasan Basri'den gelen, "İmam minbere çıktığı ve karşısında ezan okunduğu zaman halk Cuma için çağrılmış olur" rivayeti ve benzeri haberler de bu görüşün diğer delilleri arasında yer alır. Ancak bu yasaklama yalnız Cuma namazı ile yükümlü olanları kapsamına almaktadır Cuma namazı kılmakla yükümlü olmayan kadın, çocuk yolcu ve gayr-i müslimler kendi aralarında cuma vaktinde alışveriş yapabilirler (ibn Âbidîn, Reddü'l Muhtâr, V, 101) ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #9 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İCÂBET Cevap vermek, isteğini kabul etmek, ihtiyacını karşılamak. İcâbet etmek; kabul etmek ve muvafakat göstermek demektir. Cenab-ı Hakk'ın duaya icabeti, duayı kabul etmesi demektir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ey Muhammed, eğer kullarım Ben'i senden sorarlarsa, şüphesiz ki Ben, çok yakınım. Dua edenin duasını, dua ettiğinde kabul ederim. Benim emrime uysunlar ve Bana iman etsinler ki, doğru yolu bulalar " (el-Bakara, 2/186). Yapılan meşrû bir davete icabet İslâm'ın teşvik ettiği bir ameldir. Hadisi şerîfte; "Çağırdığı zaman davetine icabet etmek, müslümanın müslüman üzerindeki haklarındandır" (Nesaî, Cenâiz, 52; İbn Mâce, Cenâiz, l; Dârimî, İsti'zân, 5) buyurulur. Başka bir hadiste, davete icabet etmeyenin Allah ve Rasûlüne karşı gelmiş sayılacağı bildirilir (bk. Müslim, Nikâh, 110; Ebû Dâvud, Et'ime, l; İbn Mâce, Nikâh, 25). Düğün, nişan, doğum ve benzeri sevinçli zamanlarda yapılan davete katılma iki şekilde olur. l. Yardım istenmesi halinde, isteğin yerine getirilmesi, 2. Düğün yemeği (velîme) gibi hayırlı bir toplantıya bizzat katılınması. Davetin meşrû olması yanında aşağıdaki hususların da gözetilmesi İslâmî âdâptandır. 1. Zengin-yoksul ayırımı yapılmamalıdır. Bir kimse yalnız zengin ve şöhretli kişilerin davetlerine katılır, yoksul ve güçsüz kişilerinkine katılmazsa, İslâm'ın yasakladığı gurur ve kibir hastalığına maruz kalabilir (bk. en-Nahl, 16/49; el-Enbiyâ, 21/19; el-Mümin, 40/27, 56, 60, 76; en-Nahl, 16/29; ez-Zümer, 39/60, 72). Hz. Peygamber zengin, yoksul ve köle ayırımı yapmaksızın ashâb-ı kiramının davetlerine katılırdı (bk. ibn Mâce, Nikâh, 25; Ticârât, 66; Zühd, 16; Tirmizî, Cenâiz; 32; Savm, 63; Ebû Dâvud, Savm, 74; Et'ime, 1). 2. Gidilecek yerin uzaklığı davete katılmaya engel teşkil etmemelidir. Hasta ziyareti, cenazeye katılma, davete icâbet ve bir arkadaşı ziyaret ne kadar uzak yerden yapılırsa, muhatabın gönlü o kadar sevinçle dolar. Nitekim, Allah Resulu, uzakça bir yeri örnek vererek şöyle buyurmuştur: "Eğer Gamîm denilen yerde bulunan Kürâ'a davet edilsem, şüphesiz icâbet ederdim" (Buhârî, Hibe, 2; Tirmizi, Ahkâm, 10; Ahmed b. Hanbel, III, 209). Hadiste adı geçen Kürâ', Medine'ye bir kaç mil uzaklıkta bulunan bir yerin adıdır. Hz. Peygamber, Ramazanda Medine'den çıkıp oraya vardığında, orucunu bozar ve yolculuk sırasında namazlarını Kürâ'dan itibaren seferî olarak kılmaya başlardı. 3. Nâfile oruç tutanın orucunu bozması. Farz oruç dışında nâfile oruç sebebiyle davetten geri kalmamak gerekir. Orucunu bozmak, davet sahibi sevindirecekse, kardeşinin ikramını yemekten elde edeceği sevap nâfile orucun sevabından daha üstündür. Bu orucu başka bir günde kaza eder. Hadîs-i şeriflerde nâfile oruç için böyle bir kolaylık yer almıştır (bk. Müslim, K. 13, H. 169, 170, K. 16, H. 106; Ebû Dâvud, K. 14, B. 72, 73, 75, 76; Tirmizi, K. 6, B. 34, 35, 36, 70; Nesaî, K. 22, B. 67; İbn Mâce, K. 7, B. 26, 47, 54). 4. Davet edilen yerde meşrû olmayan şeyler varsa, böyle bir davete icabet edilmez. İçki, kumar, fuhuş bulunan, kadın ve erkeklerin ortak eğlendikleri yerler buna örnek verilebilir. Böyle bir davete icabet haram veya mekruh olur. 5. Davete icabetin sırf karın doyurmak için değil, Allah ve Resulunun rızasını kazanmak için olmalıdır. Davete giderken Hz. Peygamberin sünnetine uymak için hareket etmeye niyetlenmelidir. Niyet amellerin özü ve ecir kaynağı olmasının sebebidir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Ameller niyetlere göredir. Her kişi için ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah ve Resulu'ne ise, onun hicreti Allah ve Resulu'ne olmuş bulunur. Kimin hicreti de ulaşmak istediği bir dünyalık veya evlenmek istediği bir kadın için olursa, onun hicreti de bunlar için yapılmış sayılır" (Buhârî, Bedü'l- Vahy, l; ltk, 6: Menâkıbu'l-Ensâr, 45; Talâk, 11; Eymân, 23; Müslim, İmâre, 155; Ebû Dâvud, Talâk, 11, Nesaî, Tahâre, 59; Talâk, 24; Eymân, 19). Davete icabetle ilgili bu hadisleri emir kuvvetinde gören bazı İslâm bilginleri icâbetin vacip, bazıları ise mendub olduğunu söylemişlerdir. İslâm hukukçularının çoğunluğu, düğün velîmesine katılmanın vacip olduğunu söylerken, Hanefiler bunu müstehap kabul etmişlerdir (ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarih, Terc. Kâmil Miras, Ankara 1985, IV, 279, 280; bk. "Davete İcabet" mad.). İCAP VE KABUL İcap; bir şeyi kendisine vacip ve gerekli kılmak, teklifte bulunmak demektir. Bir İslâm hukuku terimi olarak; alım-satım ve nikâh gibi herhangi bir ahdi yapmak isteyen iki taraftan birisinin bu akde razı olduğunu göstermek üzere ilk söylediği sözdür. Kabul de karşı tarafın icaba uygun olarak, muvafakâtini göstermek üzere ikinci olarak söylediği söz olup, bununla akit tamamlanır. İcap ve kabul, bir akdin rükünlerindendir. Bir ibadet veya akdin aslını oluşturan ve onun en kuvvetli yanını teşkil eden parçalardan her birine "rükün" denir. Satım ve nikâh gibi akitlerin oluşmasında iki unsur önemli rol oynar. Bunlar da icap ve kabul ile bunların yerini tutan fiil ve sözlerdir. Bir satım akdinde tarafların irade beyanı, söz veya fiil ile olur. İlk olarak söylenen "sattım veya aldım" sözleri icab; diğer tarafın bunu izleyen "aldım veya sattım" sözleri kabul yerindedir. Burada, irade beyanını önce yapma prensibi esas alınmıştır. Bunun satıcı veya alıcının yapmış olması sonucu etkilemez. İlk teklif icab, ikincisi kabul niteliğindedir (İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Beyrut 1374/1955, XIII, 185; el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Beyrut 1394/1974, V, 133; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır, 1316/1898, V, 74; İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtâr, Beyrut ty. IV, 5; Mecelle, Madde, 101, 102). Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise icap; satılanın mülkiyetini nakledecek olan satıcının sözü olup, önce veya sonra olması sonucu değiştirmez. Kabul de, satılanın mülkiyetini üzerine alacak olan kimsenin irade beyanıdır (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî fî Uslûbihi'l-Cedid, Dımaşk, ty., I, 157). Akitlerde, insanlar arasında cereyan örf ve âdetlere göre, iradeyi açıklayış tarzları şu şekillerde olur. a) Sözle icap ve kabul: İnsanların konuşarak anlaşması asıldır. Yazı sadece unutma veya inkâr halinde ispat kolaylığı sağlar ve geleceğe ait hak ve görevleri tespite yarar (el-Bakara, 2/282). Satım akdinde maksadı anlatacak sözlerin, mülkiyetin nakli sonucunu doğuracak ifadeler olması gerekir. Başka bir deyimle, bu sözlerin temlik ve temellük anlamı taşımaları gereklidir (el-Kâsânî, a.g.e, V, 133). İcap ve kabulde söze değil anlama itibar edilir. Kelimenin sözlük anlamından çok sözleşmeyi yapanlar tarafından hangi anlamda kullanıldığı araştırılır ve ona göre hüküm verilir. Meselâ; bir kimse diğerine; "bu malı sana yüzbin lira karşılığında hibe ettim" dese, alıcı da kabul iradesini açıklayınca, hibe akdi değil, satım akdi meydana gelmiş olur (el-Kâsânî, a.g.e, V, 133; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, II, 364, V, 46; el-Mevsilî, el-İhtiyâr, Kahire t.y., II, 4, 111, 83). Akitlerde sözcükler manayı yansıttığı için, önce sözcük ve anlamı birlikte değerlendirilir ve her ikisine birlikte itibar edilir. Sözcükle anlamı uzlaşmazsa, anlam esas alınır (Mecelle, Madde, 3; Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm, İstanbul 1330/1912,I, 35). Hadiste; "Ameller niyetlere göredir" (Buhârî, Bed'ül- Vahy, 1: Müslim, İmâre, 155) buyurulmuştur. Sıygaların icap ve kabulde etkisi: Geçmiş zaman (di'li geçmiş) sıygası: Türkçemizdeki "di'li geçmiş zaman kipi", Arapça "mazı sıygası"nın karşılığıdır. "Sattım, aldım, kabul ettim" gibi sözler böyledir. Akitler genel olarak bu sıyga kullanılarak yapılır. Çünkü mâzî sıygası kesinlik ifade eder. Bu yüzden, klâsik İslâm hukuku kaynakları, akitlerin yapılmasında önce mazı sıygasını zikrederler (el-Kâsânî, a.g.e, V, 133). Şimdiki zaman sıygası: Şimdiki ve geniş zaman kipi, arapça "muzârî" karşılığıdır. "Satıyorum, alıyorum, satarım, alırım" gibi sözler böyledir. Bu sıyga gelecek zaman anlamını da kapsadığı için, satım akdini geniş veya gelecek zaman ihtimali olmaksızın, yapıldığı anda doluşturmak üzere kullanılmışsa, muzarî sıygası ile de akit meydana gelir. Bu takdirde, akit yapma va'di ile karışmaması için, akdi o anda yapmakta olduğunu bilmek ve buna niyet etmek de gereklidir (el-Kâsânî, a.g.e, VI, 133; Ali Haydar, a.g.e, I, 260, 261; Mecelle, Madde, 170; el-Mevsilî, a.g.e, II, 4). Özellikle nikâh akdinde, söz kesme veya nişanın, evlilik akdi ile karışmaması için, nikâh teklifinin (icap) gelecek zaman dışında, maksadı anlatmaya yarayacak her sıyga da yapılabileceği, kabulün ise daima mazi sıygası kullanılarak veya başka sıyga kullanılmışsa, akdin o anda yapıldığını gösteren ifadelerin eklenmesi yoluyla yapılması üzerinde durulmuştur (e-Kâsânî, a.g.e, II, 231; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, II, 344-345, el-Cezîrî, el-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, Kahire 1392, IV, 13-18; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 189; İslâm Hukukuna Göre Alım Satımda Kâr Hadleri, s. 26, 27). Emir sıygası: "Sat" ve "satın al" gibi emir sıygası için değişik görüşler öne sürülmüştür. Bu sıyga, akdi o anda meydana getirmek amacıyla kullanılmışsa akit oluşur. "Şu malı yüz bin liraya satın al" teklifine, karşı tarafın; "dediğin fiyata kabul ettim" diye cevap vermesi gibi (el-Kâsânî, a.g.e, V, 133; Mecelle, Madde, 172). Ancak emir sıygasında gelecek zaman anlamı varsa birbirini izleyen üç irade beyanına ihtiyaç vardır. Alıcı, satıcıya "bu malı bana yüzbin liraya sat" dese, "dediğin fiyata sattım" diye cevap verse, alıcının tekrar, "o fiyata kabul ettim" demesi gerekir. Aksi halde akit meydana gelmez. İlk teklifin satıcıdan gelmesi halinde de hüküm böyledir (el-Kâsânî, a.g.e, V, 133; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, V, 75). Bu şekilde yapılan bir sözleşmede ilk teklif icaptan çok "icaba çağırma (davet)" niteliğindedir. Alış-verişlerde çoğu zaman, gerçek ve ciddi tekliften önce ön konuşmalar ve pazarlıklar cereyan eder. Yalnız fiyat öğrenmek veya indirim miktarını anlamak amacıyla da pazarlık yapılmış olabilir. İcaba çağırma yüz yüze yapılacağı gibi çoğu zaman gazetelere verilen ilânla, tarife ve cârî fiyat listeleri gönderme yolu ile de yapılır. Bu ilân veya listeyi gören alıcının, satıcıya yapacağı "satın alma teklifi" asıl icap niteliğindedir. Bundan sonra alıcının tekrar kabul iradesini açıklaması "kabul" yerindedir. İcapla, icaba daveti birbirinden ayırmak her zaman kolay olmaz. Çünkü bu iki beyan birbirine benzemektedir. Eğer beyanda bulunan, bu beyanı ile son sözünü söylemiş ve sözleşmenin yapılması için gerekli unsurları da bildirmişse bunu icap saymak, son sözü söylememiş, yalnız akit yapmak niyetinden herkesi haberdar etmek istemişse, bunu da icaba davet olarak kabul etmek gerekir. Soru sıygası kullanılarak yapılacak icabı, icaba davet olarak değerlendirmek gerekir. Soruya verilen olumlu cevap, gerçek icap, bunu izleyen karşı tarafın irade beyanı da kabul yerindedir. Burada üçlü konuşma cereyan eder. "Bu malı yüzbin liraya satar mısın" sorusuna, satıcının "satarım" diye cevap vermesi, alıcının tekrar, "fiyata malı satın aldım" demesi gibi (el-Kâsânî, a.g.e, V, 133; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Bulak 1310/1892, III, 14; Ali Haydar, a.g.e, I, 262). Gelecek zaman sıygası kesinlik ifade etmediği için, satım akdi meydana getirmeye elverişli değildir. Bununla akdin o anda yapıldığına niyet etmek imkânı da bulunmaz. Bu sıyga ile ancak "satış va'di" yapılabilir (Mecelle, Mad., 171; Ali Haydar, a.g.e, I, 261, 262). b) Mektup, elçi, telefon vb. ile icap ve kabul: Satım akdi, hazır olmayanlar arasında yapılacaksa, icap ve kabul haberini taraflara ulaştıracak bir aracıya ihtiyaç olacaktır. Haber ulaştırmada mektup, elçi, telefon, telgraf vb. araçlardan yararlanılır. Mektup, telgraf ve faks gibi yazı yoluyla icap, karşı tarafa ulaşınca, alıcı bu teklifi kabul ederse akit meydana gelir ve kabul haberini satıcıya ulaştırır. Elçi de aynı görevi ifa eder (Ali Haydar, a.g.e, I, 151, 152, 264, 265; Mecelle, Madde, 69, 173; İbnü'l Hümâm, a.g.e, V, 79; İbn Nüceym el-Mısrî, el-Bahru'r-Râik, Kahire 1311/1893, V, 290). Telefonla satım akdi yapmak, bu aracın haberleşmede kullanılmasından sonra ortaya çıkan yeni bir meselesidir. Bu nedenle klâsik İslâm hukuku kaynaklarında telefonla akit konusu yer almamıştır. Artık, yüzyılımızın ekonomik faaliyetleri arasında telefon, yüz yüze görüşmeler kadar önem kazanmış ve ticaret hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu yüzden bazı muasır İslâm hukukçuları telefonla akit yapmanın mümkün ve câiz olduğunu belirtmişlerdir. M. Sellâm Medkûr bunlar arasındadır (Medkûr, el-Medhal Li'l-Fıkhı'l-İslâmî, Kahire 1960, s. 527). Bu görüş, birbirinin sesini duyabilecek kadar uzaklıktaki kişilerin akit yapabilecekleri esasına dayanır (İbnü'l-Hümâm, a.g.e, V, 78, 79). Ancak telefonda icap ve kabulün bağlayıcı olması ve akit meydana getirebilmesi için görüşmenin belirli kimseler arasında ve satın akdi yapmak üzere cereyan etmesi gerekir (Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 29, 30). Ezher Üniversitesi İlmî Araştırmalar ve İftâ Komisyonu'na telefonla nikâh akdinin yapılıp yapılamayacağı sorulmuş, adı geçen komisyon bu soruya; evleneceklerin sesini başkalarının taklit etmesi muhtemel olduğu gerekçesine dayanarak olumsuz cevap vermiştir (Mecmau'l-Buhûsi'l-İslâmî, Kahire 1397, I, Sayı: 3, s. 370). Evlilik akdinin önemi ve akit sırasında şahitlerin hazır bulunmasının gerekliliği gibi nedenlerle bu fetvâ yerindedir. Temelde İslâm hukuku hazır olmayanların vekil veya mektup aracılığı ile nikâh akdi yapmalarına cevaz vermiştir (el-Kâsânî, a.g.e, II, 231). Ancak telefondaki durum farklı olduğu gibi, satın akdi de nikâh akdinden farklıdır. Kişi genellikle ömründe bir kere evlenir, fakat her gün alış-veriş yapmak zorunda bulunur. c) Teâtî yolu ile icap ve kabul: Teâtî; satış bedelini verip hiç konuşmadan malı almak demektir. Burada icap ve kabul, parayı verme ve karşılığında malı alma fiili ile açıklanmış olur. Bu şekil alış-veriş fiyatı herkesçe bilinen veya üzerinde fiyat etiketi bulunan veyahut da fiyatı o anda satıcı tarafından açıklanan mallarda söz konusu olur. Malın değerinin az veya çok olması durumu edilemez. Alıcının kolaylıkla alabileceği yere konulan gazete, dergi, kitap vb. şeyler bu tarzda alış-verişe elverişlidir. İmam Şâfiî, sözlü konuşma olmadıkça satım akdinin meydana gelmeyeceğini söylemiştir. Delil; "Satım akdi ancak karşılıklı rıza ile olur" (İbn Mâce, Ticârât, 18; İbn Hanbel, Müsned, 111, 526) hadisidir. Burada rıza; söz veya yazı ile açıklanırsa kesinlik kazanır. Ancak teâtî, ticaret hayatında örf halini almaya başlayınca Şâfiîlerin görüşünde değişiklik oldu. Bu konuda önce İmam Gazzâlî (ö. 505/111) teâtîyi basit eşyanın; Nevevî (ö. 676/1277) ve Bağavî'nin (ö. 436/1044) içinde bulunduğu bir grup bilgin ise, ticaret örfünün cereyan ettiği her çeşit malın alım-satımında câiz gördüler (el-Kâsânî, a.g.e, V, 134; ez-Zühaylî, a.g.e, I, 161). Yüzyılımızda, artık çeşitli malların fiyatları standard olup, etiketli veya narha tabidir. Bu fiyatı önceden bilen veya o sırada öğrenen alıcı, satış bedelini verip malı almakta, sözlü icap ve kabul formalitelerine gerek duyulmamaktadır. Bu çeşit alış-verişler de ticaret hayatının kopmaz bir parçası olmuştur. İslâm hukuku icab ve kabulü ifade etmek üzere belirli sözcükler şart koşmadığına göre, bu konuda örf ve âdetler geçerlidir. Kitap ve sünnette bağlayıcı bir hüküm bulunmadığı zaman, toplumun benimsediği, iyi ve güzel görüp uyguladığı örfler esas alınır. Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurmuştur: "Müslümanların güzel gördüğü şeyler, Allah katında da güzeldir" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 379). Satım akdinde, akdin yapıldığı yer ve zamana "akit meclisi" denir. Bu meclis; tarafların birbirinden bedenen ayrılması, konuşmalarda alış-verişin söz konusu olmaktan çıkması, teklifin reddedildiğini gösteren bir davranışın yapılması veya akdin meydana gelmesi gibi nedenlerle sona erer. Satım akdi hazırlar arasında yapılıyorsa, taraflar bir araya gelip de akitle meşgul olmaya başlayınca akit meclisi teşekkül etmiş olur. Mecelle 181. maddede; "Alış-veriş meclisi, tarafların pazarlık için bir araya gelmesidir" denilmektedir. Söz, fiil veya davranışlarla kabul veya red iradesi belli oluncaya kadar akit meclisi devam eder. Akit meclisinde tarafların muhayyerlik hakkı: Hanefilere göre, satım akdi icap ve kabul ile teşekkül eder. İvazlı (bedelli) akitler meclis muhayyerliğine muhtaç değildir. Hz. Ömer'in; "satım akdi ya tek sözleşmede (safka) tamam olur, ya da muhayyerlik vardır" (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî Fî Uslûbihi'l-cedîd, 1, 162) dediği nakledilir. Bir akdin, teşekkül ettikten sonra parçalanmaması ve askıda kalmaması hususu çeşitli hadislerde önemle belirtilmiştir. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Alışveriş yapanlar birbirlerinden ayrılıncaya kadar muhayyerdirler" (Buhârî, Büyû', 19, 22, 42-47; Müslim, Büyû', 43, 46, 47; Ebû Dâvud, Büyû', 51; Tirmizi, Büyû, 26; Nesaî, Büyû', 4, 8, 10, 82; Ahmed b. Hanbel, Müsned, l, 3, 9, 52, 54, 73, 135, 311, III, 402, 403, 425, 434, V, 12, 71, 21, 22, 23). Bu hadiste; "birbirlerinden ayrılıncaya kadar" sözü, "icap ve kabul iradelerini açıklayıncaya kadar" şeklinde anlaşılmıştır. Buna göre, icapta bulunan kimse, karşı taraf kabul iradesini açıklayıncaya kadar bu teklifinden cayabilecektir. Başka bir deyimle, meclis muhayyerliği, icabı yapan bakımından karşı tarafın kabulüne kadar devam edecektir ki, buna "rucû (cayma, dönme) muhayyerliği" denir (el-Kâsânî, a.g.e, V, 134). Mâlikîler bu konuda çoğunluk İslâm hukukçularına karşı çıkarak, icapta bulunanın rucû hakkı olmadığını söylemişlerdir. Onlar, yukarıdaki hadisi, Medinelilerin uygulamasına aykırı bularak reddederler. Çünkü Mâlikî mezhebine göre, tek râvinin naklettiği hadisle Medineli müslümanların ameli çatışırsa, hadis reddedilir (el-Cezîrî, Kitabu'l-Fıkh ale'l-Mezâbihi'l-Erbaa, Mısır, t.y., II, 157). Şâfiî ve Hanbelîlere göre, icap ve kabul sonunda satım akdi meydana gelmekle birlikte, taraflar henüz akdin yapıldığı meclisten ayrılmamışlarsa tek yanlı veya karşılıklı istek sonucu akdi bozabilirler. İşte buna "meclis muhayyerliği" adı verilir. Akit meclisinin sona erip ermediği konusunda anlaşmazlık çıkarsa örfe bakılır (İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 563). Şâfiîler de bu konuda yukarıdaki aynı hadise dayanırlar. Onlara göre, hadisteki "birbirlerinden ayrılmak"tan maksat, bedenen ayrılmadır. Bu yüzden taraflar isterlerse meclis sonuna kadar akdi bozabilirler (İbnü'l Hümâm, a.g.e, V, 81). Mecelle 182. madde Hanefilerin görüşüne uygun olarak şöyle ifade edilmiştir: "Alış-veriş meclisinde, icaptan sonra meclis sonuna kadar taraflar muhayyerdir" Buna göre, icapta bulunan, bu teklifinden meclis sonuna kadar cayabileceği gibi, karşı taraf da kabul veya red şeklindeki irade beyanını meclis sonuna kadar geciktirebilir. Yeter ki, arada meclisi bozan bir durum meydana gelmiş olmasın (Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 32-34). Rucû hakkının kullanılması Mecelle'nin devamı maddelerinde şöyle belirlenmiştir: "İcaptan sonra, kabulden önce taraflardan biri, akit yapmak istemediğini gösteren bir söz veya fiilde bulunursa icap bâtıl olup, kabule mahal kalmaz" (Mecelle, madde, 183). "Taraflardan biri icapta bulunup da karşı tarafın kabulünden önce rucû etse icap bâtıl olur ve ondan sonraki kabul ile satım akdi meydana gelemez" (Madde, 184; Ali Haydar, Dürerü'l-Hukkâm, İstanbul 1330/1912, I, 283-289). Akit meclisi ile ilgili bu hükümler genel olarak, nikâh, hibe ve kira akdi gibi muâmelelerde de söz konusu olur ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #10 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İCÂRE Kiraya vermek, menfaatin satımı yararlanılması şer'an mübah olan bir şeyden, bir bedel karşılığında belli bir süre yararlanmak üzere yapılan akit. Aynı kökten gelen isti'câr ise kira ile tutmak anlamındadır. İcârede akdin konusu yararlanma olup, konu bakımından ikiye ayrılır. 1- Herhangi bir menkul veya gayr-i menkulden yararlanmak üzere yapılan kira sözleşmesi. Bina, elbise ve hayvan kiralama gibi. 2- İnsanın, başkası için çalışması üzerine yapılan kira sözleşmesi ki, buna "iş akdi" veya "hizmet sözleşmesi" denir. Ücret veya maaş karşılığı işçi yahut memur çalıştırmak, sanatkâra ücretle iş yaptırmak gibi. Bir şeyin aynını (kendisini) istihlâke yönelik icâre akdi geçerli değildir. Ağaç ve üzüm bağlarını meyvesi; hayvanı sütü, yağı veya yapağısı için kiralamak gibi. Yine altın, gümüş, nakit para, yiyecek ve içecek maddeleri gibi kendilerinden yararlanmak ancak tüketmek suretiyle mümkün olabilen şeyler de kira akdine elverişli değildir. Çünkü icârede akdin konusu, şeyin kendisi değil, o şeyden yararlanmadır. Bu "kendisinden aynı devam etmekle birlikte yararlanmak mümkün ve caiz olan her şeyin, kira akdine konu olması da mümkündür" şeklinde ifade edilebilir (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', l V, 174; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, VII, 145; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, V, l; İbn Kudâme, el-Muğni, V, 398; Mecelle, mad., 421). Kira akdinin caiz oluşu Kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır. Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurulur: "Onlar sizin için çocuklarınızı emzirirlerse, onlara ücretlerini veriniz" (et-Talâk, 65/6). Allahü Teâlâ, Şuayb (a.s)'ın iki kızından hikaye ederek, şöyle buyurdu: "İki kadından biri; babacığım, onu ücretli olarak tut. Çalıştırdığın işçilerin en iyisi bu güçlü ve güvenilir kimsedir, dedi. (Şuayb a.s) dedi; Su iki kızımdan birisini, bana sekiz yıl ücretli çalışman şartıyla-ki süreyi on yıla tamamlarsan bu senin bileceğin iştir. Sana nikahlamak istiyorum" (el-Kasas, 28/25-27). Bizden önceki şeriatlar neshedilmedikleri sürece bizim için de geçerlidir. Bundan dolayı Musâ (a.s)'ın Şuayb (a.s)'a kira ile çalışması bizim içinde geçerli bir şeriattır. Hadislerde şöyle buyurulur: "İşçiye ücretini teri kurumadan önce veriniz" (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 129 vd.; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 97; eş-Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, l V, 292). Burada ücreti verme emri, kira akdinin sahih olduğunu gösterir. "Bir isçiyi kiralayan kimse ona vereceği ücreti bildirsin" (Nesâî, İmân, 44; Zeyd b. Ali, Müsned, H. No: 654; Zeylaî, a.g.e, IV, 131; eş-Şevkanî, a.g.e, V, 292). Saîd b. el-Müseyyeb'in Sa'd (r.a)'dan naklettiğine göre, Sa'd şöyle demiştir: "Biz araziyi iyi ürün veren kısmı karşılığında kiralıyorduk. Rasûlüllah (s.a.s) bizi bundan alıkoydu ve bize bunları altın veya gümüş para karşılığında kiralamamızı emretti" (Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Nesâî'den naklen es-Sevkânî, a.g.e, V, 279). Yukarıdaki ayet ve hadisler daha çok insanın emeğini belli ücret karşılığında kiralaması ile ilgilidir. İslâm hukukunda menkul veya gayr-i menkullerin bir bedel karşılığında kiralanması ile işçi, memur, asker gibi kişilerin işverenle yaptıkları "memuriyeti kabul etme" veya "iş akdi" aynı nitelikte sayılmıştır. Ashab-ı Kiram, icâre akdinin caiz olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü insanların bu akde ihtiyacı vardır. Eşyanın satımı caiz olunsa, yararlanmak için kiralanmasının da câîz olması gerekir (es-Serahsî, a.g.e, XV, 74; İbnü'l Hümâm, a.g.e, VII, 147; el-Kâsâni, a.g.e, IV, 173; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 218; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, 1, 394; İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 397). Kira akdinin rüknü, icap ve kabuldür. İslâm hukukçularının çoğunluğu buna, tarafları, ücret ve yararlanmayı da ilâve eder. Satım akdinde olduğu gibi, kira akdinde de dört şart aranır: Meydana gelme (in'ikad), yürürlük (nefâz), sıhhat ve lüzum şartları, meydana gelme şartları; akdi yapanlarla, akdin kendisi ile ve akdin yeri ile ilgili şartlar olmak üzere üçtür. Kira akdi taraflarının, temyiz kudretine sahip olması gerekir. Akıl hastaları, gayri mümeyyiz küçükler kira akdi yapamaz. Ancak Hanefilere göre mümeyyiz küçük çocuk kira veya iş akdi yapsa, eğer tasarrufa izinli ise ve bu akitler onun lehine ise, geçerli olur. Şâfiî ve Hanbelîlelere göre ise bu gibi akitlerde akıl ve buluğ şarttır (İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 398). Kira akdinin yürürlük kazanması için mülkün veya velâyetin tam olması gerekir. Bu yüzden fuzûlînin kira akdi mülk sahibinin icâzet vermesi şartiyle geçerli olur. Kira ve iş akdinde tarafların rızası şarttır. Çünkü bu akit, temelde satın akdine benzer. Akdin konusunun anlaşmazlığa yol açmayacak ölçüde belirli olması gerekir. Kira ve iş akdinde, akdin konusu yararlanmadır. Yarar yönü belirsiz olursa akit sahıh olmaz. Çünkü bu, teslime ve teslim almaya engel olur. Akdin konusunu bilmek, yararlanmanın yerini, konusunu, süresini; sanatkâr veya işçi kiralamada yapılacak işi açıklamak suretiyle meydana gelir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 176; İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 398; es-Serahsî, a.g.e, XVI, 43; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I, 396, 401). İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre kira akdi, uzun olsun kısa olsun, herhangi bir süre için geçerlidir. Çünkü süre belli olunca, bu süre içinde yararlanmanın miktarı da bilinmiş olur. Ancak vakıf mallar bundan müstesnadır. Tercih edilen görüşe göre, bunlarda uzun süreli kiralama caiz olmaz. Çünkü kiracı, süre çok uzayınca mülk iddiasında bulunabilir. Bu süre gayri menkullerde üç, menkullerde bir yıldır. Yetimin malını kiralamada da aynı hüküm uygulanır (İbnü'l-Hümâm, a.g.e, VII, 150). Kira akdi, bilirkişinin kanaatine göre, kiralanan şeyin var olabileceği süre için geçerli olur. Bundan daha uzun süreyi kapsamaz. Çünkü buna İslâm'da delil yoktur (eş-şîrâzî, el-Mühezzeb, l, 396; İbn Kudâme, a.g.e, V, 401). Aylık kiralamalarda kira akdi ilk ay için geçerli olur. Diğer aylara girildikçe, akit yenilenmiş bulunur. Yıl üzerinden yapılan akitlerde de uzama bu prensibe göre olur. Alış-verişte parayı verip hiç konuşmadan malı teslim alma, fiyatı belli olan mallarda karşılıklı rıza anlamına geldiği gibi, kira akdi de süre bitince önceki şartlara göre kendiliğinden uzamış olur. Tarafların süre sonunda akdi feshetmemesi veya yeni şartlar öne sürmemesi akit sırasındaki şartlara göre kira akdinin devamına razı olduklarını gösterir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 182; İbn Kudâme, a.g.e, V, 409). İş akdinde ayrıca yapılacak işin de belirlenmesi gerekir. İşverenin işçiden yararlanma şekil ve miktarı şartlara ve örfe göre olur. Ayrıca yapılacak işin meşrû bir iş olması da gerekir. Şart ve örf yoksa işçiye zarar vermeyecek bir yol izlenir. İşçiden yararlanma, işin türünün ve çalışma süresinin birlikte beyanı ile belirli hâle gelir. Ebû Hanîfe (ö. 150/767), İmam Şâfiî (ö. 204/819) ve bir rivayetle Hanbelîlere göre çalışma süresinin belirlenmesi yeterli olup, ayrıca yapılacak iş miktarının belirlenmesi caiz olmaz. Aksi halde iş akdi fâsit olur. Ebû Yûsuf (ö. 182/798)'a, İmam Muhammed (ö. 189/805)'e, Mâlikîlere ve bir rivayette Hanbelîlere göre, süre ve iş miktarı bir arada belirlenebilir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 184, 185; eş-Şîrâzî, a.g.e, I, 396; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, IV, 410, 445, 456, 470; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l İslâmî f; Uslûbihi'l-Cedîd, Dımaşk (t.y), I, 555, 556). Kira akdinde yararlanmanın meşrû olması gerekir. Oturmak için ev, ticaret için dükkân, nakliye için araç kiralamak gibi. Haram bir iş yaptırmak için kira akdi caiz olmaz. Zulmen bir adamı dövdürmek veya öldürmek kumar oynatmak ve benzeri işler için adam kiralamak caiz değildir. Yine bir zimmî (Hristiyan, Yahudi) İslâm ülkesinde bir müslümanın evini veya dükkânını şarap satmak veya kumar oynatmak için kiralasa, bu akit geçerli olmaz. Çünkü bu ma'siyet için kiralama otur. Ancak Ebû Hanîfe'ye göre, evi ibâdet (kilise) amacıyla kiralarlarsa bu caiz olur (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 176; es-Serahsî, a.g.e, XVI, 38; İbn Kudâme, a.g.e, V, 503). Kira konusunun, kiralayanın üzerine farz veya vacip gibi bizzat yapması gereken bir amel (ibâdet) olmaması gerekir. Bu yüzden; namaz, oruç, hac, imamlık, müezzinlik ve Kur'an öğretimi ibadet ve tâatler için adam kiralamak başlangıçta caiz görülmemişken, Hanefîlerde din görevliliği, 13. Miladî yüzyıldan itibaren, emeğin veya boş zamanın ücret karşılığı kiralandığı bir statüye kavuşmuştur. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri ise İslâm'ın başlangıcından itibaren imamlık, müezzinlik, müftülük gibi hizmetlerin ücret karşılığı yapılabileceğine fetva vermişlerdir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 184; el-Fetâvâ'l Hindiyye, IV, 448; el-Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, Çev.: Ali Şafak, s. 210; İbn Kudâme, a.g.e, VI, 5, VII, 317) Kira bedelinin, kira konusu cinsinden bir menfaat olmaması gerekir. Bir evde oturma karşılığı, kendi evinde oturtma, hizmet karşılığı hizmet, binme karşılığı binme, ekip-biçme karşılığı ekip biçme gibi. Hanefîlere göre bu fâiz (riba)'e yol açar. Çünkü onlar nesîe (vadeye bağlı) ribada, akdin haram oluşuna elverişli olarak, yalnız cins birliğine itibar ederler. Kira akdinde yararlanma parça parça (zaman ilerledikçe) meydana geldiği için akit sırasında henüz mevcut değildir. Bu yüzden taraflardan birisinin kabzı (teslim alması) gecikir ve nesîe ribası gerçekleşir. Şâfiîlere göre ise, cins birliği, tek başına ribâ sebebiyle akdi haram kılmaz (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 194). Kira akdinin devam etmesi için gerekli şartlar: l) Kiralananda, yararlanmaya engel bir ayıbın bulunmaması. Aksi halde, kiracı kira bedelinin tamamını verip akdi devam ettirmekle feshettirmek arasında bir seçimlik hakka sahiptir. Kiralanan hayvanın hasta veya topal olması, aracın ârızalı bulunması, evin bir bölümünün yıkılması gibi (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 194, 195; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, VII, 220). Eğer evin tamamı yıkılır, değirmenin suyu kesilir, arazinin sulama suyu çekilirse, akit münfesih olur. Çünkü akdin konusu yok olmuştur. Ancak Hanefîlerden daha sağlam bir görüşe göre, akit kendiliğinden sona ermez, fakat fesih hakkı sâbit olur. Çünkü akdin konusunun dönmesi mümkündür (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 196 vd.). 2) Kira akdini feshe sebep olacak bir özrün ortaya çıkması. Taraflardan birisi veya kiralananla ilgili bir özür meydana geldiği zaman, akdin tarafı fesih hakkına sahip olur. İbn Âbidîn özrü şöyle tarif eder: Kendisine veya malına bir zarar gelmeden akdin konusunu ifa etmek mümkün olmayan her özür, fesih hakkı verir (İbn Âbidîn, a.g.e, V, 55). İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre ise, kira akdi, satım akdi gibi lâzım akitlerden olup, ayıbın bulunması veya yararlanmayı ortadan kaldıran bir durumun olması gibi gerektirici bir sebep bulunmaksızın herhangi bir âkid tarafından feshedilemez (eş-Şîrâzî, a.g.e, I, 405; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 227; İbn Kudâme, a.g.e, V, 418). Özür ya kiracıya ait olur: İflas etmesi, bir sanattan tarıma veya tarımdan ticarete yahut da bir sanattan başka sanata geçmesi gibi... Yahut kiraya verene ait bulunur. Başka türlü ödeyemediği bir borcu için, kiradaki mülkünü satmak zorunda kalması gibi. Yahut da kiradaki malla ilgili olur. Meselâ, bir köyde belli bir süre için umuma ait bir hamam kiralansa, daha sonra köy halkı başka yere göç etse, kiracının kira bedelini ödemesi gerekmez (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 197 vd.; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, VII, 222 vd.; es-Serahsî, a.g.e, XVI, 2 vd.; İbn Âbidin, a.g.e, V, 45 vd.; el-Fetâvâ'l Hindiyye, IV, 198 vd.). Kira ve iş akdinin bağlayıcılık yönü ve hükmü: Hanefîlere göre icâre akdi, bağlayıcı (lâzım) bir akit olmakla birlikte, onun bazı özürler sebebiyle feshi mümkündür. Ayette "Akitleri ifa ediniz" (el-Mâide, 5/1) buyurulur. Prensip olarak fesih, akdi ifa kapsamına girmez (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 201; es-Serahsî, a.g.e, XVI, 2). Çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, icâre lâzım (bağlayıcı) bir akit olup, ayıp bulunması veya yararlanmanın yok olması gibi, bağlayıcı akitleri sona erdiren haller dışında münfesih olmaz. Dayandıkları delil yine "akitleri ifa ediniz" ayetidir. İcâre, menfaatler üzerine yapılan bir akittir. Bu yönüyle nikâh akdine benzer (İbn Rüşd, a.g.e, II, 227; İbn Kudâme, a.g.e, V, 409, 411). Hanefîler yukarıdaki prensibe dayanarak şöyle derler: Kira akdi taraflardan birisinin ölümü ile sona erer. Çünkü, eğer akit devam ederse, kiracının akitle mâlik olduğu yararlanma, yahut kiraya verenin sahip olduğu kira bedeli, akitle, akdi yapandan başkasına bir hak olarak geçmiş olur ki, bu caiz değildir. Çünkü menfaatte veya mülk edinilmiş bedelde miras bırakandan mirasçıya intikal düşünülemez. Kira akdi, menfaat üzerinde parça parça oluşur. Eğer biz intikal prensibini kabul edersek, miras bırakanın mâlik olmadığı şeyi mirasçısına intikal ettirdiğini söylemiş oluruz. Çünkü mirasçıya sadece ayn (mal)'ın mülkiyeti geçer. Menfaatler ise, mirasçının mülkü üzerinde meydana gelir. Bu yüzden buna kiracı hak kazanamaz. Çünkü o, mirasçı ile yeni bir akit yapmadı. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise, kira akdi taraflardan birisinin ölümü ile sona ermez. Çünkü bu lâzım ve ivazlı bir akittir. Satım akdinde olduğu gibi bir âkdin ölümüyle sona ermez (el-Kâsânı, a.g.e, IV, 222; İbnü'l-Hümam, a.g.e, VII, 220; İbn Âbidîn, a.g.e, V, 57). Sahih icâre (kira ve iş akdi)nin hükmü, kiracı için menfaatte mülkün, kiraya verenin de aralarında belirledikleri kira bedeli üzerinde mülk hakkının sâbit olmasıdır. Çünkü bu, ivaz bir akit olup, menfaâtin satımı kabilindendir. Fasit kira akdinde ise, Hanefîlere göre kiracı kiralanandan yararlandığı zaman, emsal kira bedelini ödemesi gerekir. Ancak burada emsal kira bedeli, ecr-i misille, ecr-i müsemmâ (konuşulan bedel)dan hangisi az ise onu ifade eder. İmam Züfer ve Şâfiî'ye göre fasit kira akdinde tam olarak ecr-i misil gerekli olur. Burada satım akdine kıyas yapılmıştır. Çünkü satım akdi fâsit olunca, malın kıymeti tam olarak ödenir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 195; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, VII, 174 vd.; İbn Âbidîn, a.g.e, V, 31; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, IV, 758, 759). Kira akdi sona erdikten sonra kiracının yükümlülükleri: l) Kira süresi bitince, kiracının evin veya dükkânın anahtarlarını mülk sahibine veya temsilcisine teslim etmesi gerekir. 2) Bir hayvan veya araç kiralanması halinde iş bittikten sonra, teslim aldığı yere hayvanı veya aracı götürüp sahibine teslim etmesi gerekir. Bunu yapmaz ve bu sırada mala bir zarar gelirse tazmin etmesi gerekir. Hanefîlere göre, kiraya verilen malın yararlanılacak şekilde tutulması, tamir sıva vb. ıslah işlerinin yapılması mülk sahibinin görevidir. Ancak mülk sahibi tamir ve bakıma zorlanamaz. Bu takdirde kiracı için, akdi fesih hakkı doğar. Çünkü bu eksiklik akdin konusunda meydana gelen bir ayıp sayılır. Kiracı kendiliğinden tamir ve bakım yaptırırsa bunu teberruan yaptırmış sayılır. Kiraya mahsup edemez. Çünkü o, başkasının mülkünde izinsiz ve yetkisiz tamirde bulunmuştur. Mülk sahibinin izniyle tamir ve ıslah yapılmışsa bu, kira bedelinden mahsup edilebilir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 208). İCARETEYN Çifte kira, anlamında bir vakıf hukuku terimi. İslâm'da vakıflar bazı kısımlara ayrılır. Hayır müesseseleri ile bu müesseselerin desteklenmesi için vakfedilmiş vakıf akarlar diye ikiye ayrılır. Ayrıca akdin niteliğine göre de; icâre-i vahîdeli, mukataalı ve icâreteynli vakıflar olmak üzere üçe ayrılır. Vakfın konusu itibariyle de menkul ve gayr-i menkul vakıflar diye ikiye ayrılır. Belirli süre için, mütevellileri tarafından, rayiç bedelle kiraya verilen vakfa "İcâre-i vahîdeli vakıf"; kiracı, vakıf arsa üzerinde, mülk binalar, ağaçlar ve bağ kütükleri vb. vücuda getirmişse, böyle bir arsa için tayin edilmiş yıllık ücrete "mukataa", böyle bir vakfa da "mukataalı vakıf" denir. İcâreteynli vakıf, peşin ve vadeli kira ile kiraya verilen vakıflardır. Peşin alman kira bedeli, bir peşin kira olduğu gibi, birer süreyle, meselâ yıldan yıla alınan kira bedeli de bir vadeli kiradır. İcâreteynli vakıflarda ferağ, intikal ve başkasına kiraya verme (alt kira) gibi işlemler geçerlidir. Vakıflar yüzyıllar boyunca İslâmî hükümlere göre kurulmuş ve idare edilmişken; H. 1020 yılından itibaren icâreteynli vakıf çeşidi doğmuştur. Bu uygulama vakıf malın satışının ve uzun süreli kiraya verilmesinin caiz olmayışından çıkış yolu gibidir (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, VIII, 228; O. Nasuhi Bilmen, Hukuki İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1969, IV, 304, 305, V, 16-23). Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında, Kanunî Sultan Süleyman devrinden itibaren vakıf ve gayri menkullerin tasarrufları hakkında bazı yenilikler kabul edilmiştir. Bunu gerektiren şartları şöylece özetleyebiliriz: İstanbul'da, Anadolu ile Rumeli'nin bazı yerlerinde kirada bulunan vakıf akarlar, zamanın geçmesiyle yıkılmaya yüz tutmuş, kısmen yanmış, bunların yeniden imar ve inşası için vakıfların gelirleri (galleleri) yetersiz kaldığından hem vakıfları imar, hem toplum menfaatlerini temin ve hem de şehirleri güzelleştirmek amacıyla bir takım kiralık (icare-i vahideli) vakıf akarlarda icâreteyn usulü kabul edilmiştir. Buna göre, gelirleri olmayan, harap durumda bir çok vakıf arsalar, değerlerine yakın birer peşin kira bedeli karşılığında isteklilerine süresiz olarak kiraya verilmiş, bu kira bedeliyle vakıflar imar edilmiştir. Ayrıca vakıfı peşin kira ile kiralayan kiracıdan, vakıfın masraflarını karşılamak ve vakıfla kiracı arasındaki münasebeti devam ettirmek için de, bu arsalar için yıldan yıla birer cüz'î kira bedeli alınması yoluna gidilmiştir. Bu kiracılar, vakıf, arsalarda gereken tamiratı ve diğer ilâve edilecek binaları vakıf adına yapacak, bunun karşılığında, hayatta bulunduğu sürece kendileri, vefatlarından sonra da çocukları bu arsalarda tasarruf edeceklerdir. Bu vakıfların mutasarrıflarını daha fazla yararlandırmak, vakıflara ilgilerini arttırmak için, çocuksuz ölümleri hâlinde icareteynli vakıfın diğer mirasçılarına da intikal edeceği esası getirilmiştir. Osmanlı Devletinin 1331/1913 tarihli 12 maddelik Arazi İntikal Kararnamesi, mirî ve mevkûf arazilerin, bu arada icareteynli vakıfların mirasçılara intikalini düzenle İcareteynli vakıf usûlü, kıyasa aykırı olmakla birlikte, zarûret yüzünden kabul edilmiş ve faydası da görülmüştür. Hatta bazı vakıaların vakfiyelerine icareteynli olarak kiraya verilme şartı konulmuştur. Ancak bu usul giderek kötüye kullanılmış, birçok icâre-i vahideli (normal kirada) vakıf da hiç bir zaruret ve maslahat bulunmadığı halde, dış baskıların etkisiyle icareteynli şekle çevrilmiştir. Bu muamele için beş yıl süre tayin edilmiştir. Bundan sonra zorunlu olarak mülkiyet kaydı yapılacaktır. Daha sonra bu süre on yıl daha uzatılmıştır. Bununla birlikte her ferağ vukuunda, bu yirmi yıllık peşin kira, miktarından biraz indirilerek mutasarrıfdan vakıf adına birden alınmakta, lehine ferağ edilerek namına mülk olarak kayıt işlemi yapılmaktadır (Bilmen a.g.e, IV, ş 307, 308). Bu yolla elde edilecek paralar, vakıfların namına muhafaza edilerek bunlarla yeniden vakıf akarların meydana getirilmesi gerekir. Bu yapılmadığı takdirde, bu vakıflar ortadan kalkmış, bir takım hayır müesseseleri gelirsiz kalmış ve vakıfların şartlarını ifaya imkân kalmamış olur. ![]() ![]() ![]() |
| |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| islami sözlük |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
| Sitemizde Yenimisiniz ? | Yardım Konuları |