Anasayfa Kimler Online Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Forummekan - Fms Group > l Dini Konular l

Winamp windows Media Player Real Player QuickTime
Konu Kapatılmıştır
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 06-24-2008   #21 (permalink)
 

KaRiA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
мэкаи бυяυяυ
Üye Numaram: 26532
Kayıt Tarihim : Jul 2007
Mesajlarım: 2.469
REP Puanım : 10
REP Grafiğim : KaRiA is an unknown quantity at this point
Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
Standart Cevap: İslami Sözlük (I- )

İHTİLÂT

Birkaç şeyin birbirine karışması. Erkek ve kadınların birbirine karışması, beraber oturup haşır neşir olması.
İslâm dini yabancı kadın ve erkek ihtilâtını, onların ölçüsüz bir şekilde birbirleriyle haşir neşir olmalarını tasvip etmemiş, pratik hayatta aralarında daima bir mesafe bırakmış ve aralarındaki ilişkilerin belli bir ölçü ve disiplin içerisinde olmasını emretmiştir. Çünkü onların ihtilâtından çeşitli kötülükler, hatta aile ve toplum hayatını çökerten zina gibi büyük günahlar da doğabilir. İslâm dini ise prensip olarak kötülükleri yasak ettiği gibi, ön tedbir olarak kötülüğe vesile olan ve onu tahrik eden durum ve davranışları da yasaklamış ve böylece insanla kötülük arasına bir mesafe koyarak kötülük yollarını tıkamıştır.
Peygamber efendimiz "Kadınların fitnesinden korkun, çünkü İsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlardan olmuştur" (Müslim, Zikr, 99) şeklindeki sözleriyle ümmetini kadın fitnesine karşı uyarırken; yabancı kadına bakmanın (nazar) göz zinası ve haram olduğunu ifade etmiş (Buhâri, İsti'zan 12) kadınla erkeğin başbaşa kalmasını (halvet) ve kadının mahremsiz olarak yolculuk yapmasını yasaklamıştır (Buhârî, Nikah, 111).
Kadın ve erkeğin ihtilâtı durumunda haram nazarın kaçınılmaz olacağı muhakkaktır. Bunun hükmünü ve ölçüsünü tesbit bakımından şu hadis-i şerif son derece dikkat çekicidir: "Ümmü Seleme der ki: Biz Meymune ile beraber Resulullah (s.a.s)'in yanında iken Abdullah b. Ummi Mektum gelerek onun yanına girdi. Bu hadise bize örtünme emri geldikten sonra idi. Resulullah (s.a.s): "ondan örtünün (gizlenin)" dedi. Bunun üzerine "Ya Resulullah! O a'ma değil midir? Bizi görmez ve tanıyamaz?" dedim. Resul-i Ekrem (s.a.s) "Siz ikiniz de mi körsünüz siz onu görmüyor musunuz?" dedi (Tirmizi, Edeb, 63).
İslâm dininde cuma namazına ve camide cemaatla kılman namaza son derece önem verildiği halde erkek ve kadın ihtilâtını önlemek için Resulullah (s.a.s) kadınları bu namazlardan muaf tutmuş ve onlar için evde namaz kılmanın camide kılmaktan daha faziletli olduğunu bildirmiştir. "Kadınların en hayırlı mescidleri evlerinin köşesidir" (Ahmed b. Hanbel, VI, 297).
Hz. Âîşe, Emeviler döneminde kadın ve erkeklerin karıştığını görünce şöyle dedi. "Resulullah (s.a.s), kadınların böyle yaptığını görseydi, tıpkı israiloğulları kadınlarının camiden men edildiği gibi, onları camiden alıkoyardı" (Buhârî, ezân, 163).
Mescid-i Nebevî'de kadınlara has bir kapı vardı. Hz. Ömer kadın ve erkek ihtilâtını önlemek için kendi döneminde erkeklerin bu kapıdan girmelerini yasak etmişti.
Peygamber Efendimiz camiye gelmek isteyen kadınları engellememiş ve engellenmemesini emretmiştir (Buhârı, Ezân, 165). Ancak camide namaz kılmaya gelen kadınlar erkeklerle karışık değil onların arkasında saf tutarlar ve namazdan sonra erkeklerle ihtilât etmesinler diye Hz. Peygamber (s.a.s) selam verince ayağa kalkmadan önce bir miktar yerinde durur, kadınlar kalkıp gittikten sonra kalkar ve erkekler de ondan sonra kalkarlardı (Buhârî, Ezân, 162).
Kadınlar, bayram namazlarına gelirlerdi. Ancak musallada onların yerleri ayrı idi ve Peygamber Efendimiz erkeklerin hutbesini bitirdikten sonra yanlarına gelip onlara nasihat ederdi (Buhârî, İ'deyn, 7).
Hz. Peygamber (s.a.s) bir gün camiden çıkarken, erkek ve kadınların birbirine karıştığını görünce, kadınlara seslenerek: "çekilin! Yolun ortasında gitmeye hakkınız yoktur, yolun kenarlarında yürüyün" dedi. Bunun üzerine kadınlar duvara bitişik yürümeye başladılar öyle ki elbiseleri duvara takılıyordu (Ebû Davud, Edeb, 179).
Ukbe b. Âmir (r.a) der ki: Hz. Peygamber (s.a.s) "Sakın (yabancı) kadınların yanına girmeyin" buyurdular. Ensardan bir adam "ya Resulullah! Kocanın akrabaları hakkında ne dersiniz? Diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.s) "kocanın akrabaları ölümdür (yani onlar daha da tehlikelidir)" buyurdular (Ahmed b. Hanbel, IV, 149).
İşte bütün bunlar, birbirine yabancı erkek ve kadınlardan oluşan meclislerin, sohbetlerin, beraber oturup haşir neşir olmanın, İslam'ın ruhu ve karakteriyle bağdaşmadığını göstermektedir. Erkek ve kadınların ibadet yerlerinde dahi birbirine karışmasına müsaade etmeyen bir dinin, onları başka yerlerde, başka meclis ve sohbet mahallerinde gelişigüzel beraber olmalarına, birbiriyle içli dışlı olup ülfet peyda etmelerine müsaade etmesi düşünülemez (bk. Mevdudî, Tefsiru Sure-i'n-Nûr, s. 141-176).
Ancak şu var ki fitneden emin olunduğu yerde ve ihtiyaç durumunda İslâm; tesettüre ve kurallara riayet etmek kaydiyle kadının yabancı erkeklere yardım etmesinde ve eve gelen misafir erkeklere hizmet etmesinde bir sakınca görülmeyebilir. Nitekim ashâb-ı kirâmdan Ebû Useyd evlenirken düğünde Hz. Peygamber ve bazı dostlarını davet etmiş fakat onlar için bir şey hazırlayıp ikram etmemişti. Ancak gelin (eşi) Ümmü Useyd geceden bir taş kabın içinde hurma ıslatmış, Hz. Peygamber yemeğini bitirince bunları sulandırmış (şerbet yapmış) ve Hz. Peygamber (s.a.s) ile misafirlere ikram etmişti (Buhârî, Nikâh, 77).
Muavviz'in kızı Rubayyi'de der ki; Biz Hz. Peygamber (s.a.s) ile birlikte savaşa çıkardık ve askere hizmet edip onlara su içiriyor ve yaralıları tedavi edip ölüleri (şehitleri) Medine'ye getiriyorduk (Buhârî, Cihâd, 68).
Her ne olursa olsun erkek kadın münasebetlerinde ihtiyat ve tedbir yolunu takip etmek gerekir. İslâm'ın ruhuna uygun haremlik selamlık gibi güzel geleneklerimiz varken bir müslümanın sırf Batı toplumunu taklid edeyim diye Peygamberimizin yolunu ve bu gelenekleri terk etmesi büyük bir vebal ve sorumsuzluktur.


İHTİYARLIK

İhtiyar olma hali, ihtiyar olma çağı, kişinin yaşlanma devresi.
İnsanın dünyada geçirdiği hayat; merhaleler hakkında Kur'an şu izahı yapar: "Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe (sperma) den, sonra alaka (embriyon) dan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz.
Sonra gücünüze ermeniz için (sizi büyütüyoruz). İçinizden kimi (henüz çocukken öldürülüyor, kimi de ömrün en kötü çağına) (ihtiyarlığa) itiliyor ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (çocukluğundaki gibi vücutça ve akılca güçsüz bir duruma düşün) " (el-Hacc, 22/5), (el-Mü'minûn, 23/14); "Sonra güçlü çağınıza eresiniz, sonra da ihtiyarlar olasınız diye sizi yaşatıyor..." (el-Mü'min, 40/67); "Sizi Allah yarattı. Sizi yine O öldürecek, içinizden kimi -bildikten sonra (çocuk gibi) bir şey bilmesin diye- en aşağı ömre (erzeli'l-Ömr) kadar geri götürülür... (Yani ihtiyar olur, dermansızlık ve akıl noksanlığı hususunda bir çocuğa benzer, unutkanlık hali başlar)" (en-Nahl, 16/70);"Sonra onu aşağı/arın aşağısına çevirdik" (et-Tîn, 95/5). Ayette geçen "esfeli's-sâfilîn" tabiri cehennem, ateş ile açıklandığı gibi âyetin öncesiyle irtibat kurularak ruh ve madde itibariyle en güzel -ahseni takvîm- biçimde yaratıları insanın daha sonra temizlik yerine eğrilik, güzellik yerine çirkinlik, ilerleme yerine gerileme, sıhhat yerine hastalık, gençlik yerine ihtiyarlık, ilim yerine cehalet ve bunaklık, çalışma yerine tembellik, hürriyet yerine esaret, izzet yerine zillet, hayat yerine ölüm ve çürüyüp kokma noktasına getirileceği şeklinde de izah edilmiştir.
Söz konusu ayetler, insanlar için dünya hayatındaki en son noktanın "erzeli'l-ömür" yani, ihtiyarlığın bunama hali olduğunu ifade etmektedir. Bu noktada bulunan insan, akıl, anlayış ve güç itibariyle çocukluk dönemindeki durumuna teşbih edilmiştir.
Başlangıç itibariyle topraktan yaratıları insan, sonuçta da ölüm ile toprağa karışacak, kabir hayatından sonra kıyâmet ile tekrar diriltilerek mahşere sevk edilecektir.
Ömrün uzun veya kısa olması, Allah'ın takdiri iledir. İrademizin dışında insan için takdir edilen bu zaman dilimlerini yaşamanın leh ve aleyhimizde olması, ancak iman ve İslâm'a uyup uymama açısındandır. Bununla beraber ihtiyarlık akıl ve güce koyduğu engel nedeniyle devası ve şifası yaratılmayan bir hastalık olarak vasıflandırılmıştır (İbn Mâce, Tıb, 1). Bunun için Hz. Peygamber (s.a.s): "Allah'ım! Erzeli'l-ömür (ihtiyarlığın, bunaklığın) den de sana sığınırım" buyurmuştur (Buharî, Cihad, 25; Müslim, Zikr, 52).
Rasûlüllah (s.a.s) inanlara son derece sevgi ve merhamet göstermiş söz ve fiilleriyle ümmetinin de aynı şekilde davranmalarını ikaz etmiştir. O, güçsüzlükleri nedeniyle çocuk ve yaşlılara daha ziyade merhamette bulunmuş ve onların gönüllerini hoş etmeye çalışmıştır.
Müslümanlara karşı harbe iştirak etmeyen kâfir ihtiyarlara bile merhamet ederek onların öldürülmemelerini istemiştir. Semûre'nin rivâyetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s): "Müşriklerin yaşlılarını öldürün, çocuklarını bırakın" buyurmuştur (İbn Hacer, Bülûgü'l-Merâm, Trc. A. Davudoğlu, IV, 111). Bu hadiste zikredilen yaşlıdan maksat harbe bizzat iştirak edenlerdir. Bunlar için harp hukuku uygulanır.
İhtiyarlar için İslâm hukukunda genel manâda istisnâî bir durum söz konusu değildir:"İhtiyar erkekle, ihtiyar kadın zina ederlerse onları Allah tarafından bir tenkîl (başkalarına ders ve ibret olacak şekilde) olmak üzere mutlaka recm' edin (taşlayarak öldürün). Allah Aziz ve Hakîmdir (İbn Mâce, Hûdud, 9; Dârimî, Hûdud, 16; Mâlik, Muvatta, Hûdud, 10; Ahmed b. Hanbel, V, 132, 183). Yukarıdaki hadis kitaplarında tilaveti mensuh bir âyet olduğu zikredilen bu ifadeler suçu, işleyenin yaşının ilerlemiş olmasına bakılmaksızın cezalandırılması gerektiğini belirtir. Bununla beraber güçsüzlüğün son noktasında, oruç için fitre, hac için ise bedel gönderilmesine ruhsat verilmiştir. Namazların imâ ile kılınabileceği hükme bağlanmıştır.
İhtiyarlar, aklı yeteneklerin zayıfladığı bunama* dönemine gelmiş ve gerçekten bunama baş göstermiş ise, yerine getirilmesinde akıl varlığının şart kılındığı sorumluluklardan muaf tutulurlar.


İHTİYAT

Korumak günaha düşmekten sakınmak, herhangi bir konuda ileriyi düşünerek tedbirli olmak, ölçülü davranmak.
Allah haklarıyla ilgili konularda ihtiyatla hareket etmek caiz, kul haklarıyla ilgili konularda ise caiz değildir. Meselâ namaz insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Kılman bir namazın sahih olup olmadığı fıkıh açısından şüpheli ise ihtiyatla hareket edilip bu namazın iade edilmesi, yani yeniden kılınması gerekir. Çünkü üzerinde gerekmeyen bir şeyi eda etmek üzerine gerekeni terketmekten daha iyidir.
Halbuki kul haklarıyla ilgili bir konuda meselâ, tazminat ödenip ödenmeyeceği şüpheli olan bir durumda ihtiyatla hareket edilip tazminat ödenmesi gerekmez, çünkü şüpheli ile tazminat ödenmez, kesinlik olması gerekir (ed-Debûsî, Te'sîsü'n-Nazar, Kâhire, t.y. s. 82). Diğer yandan ayet veya hadisle konuları had cezalan şüphe hâlinde düşer. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Gücünüzün yettiği kadar, şüphelerle hadleri düşürünüz" (Ebû Dâvud, Salât, 114; Tirmizi, Hudûd, 2). Burada, şüphe bulunduğu halde cezanın uygulanması ihtiyat sayılmaz.
Haramla tedavide, müslüman doktorun gâlib zannı, haramı helâl kılar. Burada "zaruretler sakıncalı olan şeyleri mübah kılar" kuralı işletilir (bk. Zarûret mad.). İhtiyada uyuyorum diye tedaviden kaçınmak caiz değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de; "Kendi ellerinizle kendinizi tehliaaae atmayınız" (el-Bakara, 2/195) buyurulmuş, Hz. Peygamber (s.a.s) de "Tedâvî olunuz" (Tirmizî, Tıb, 2; Ebû Dâvud, Tıb, I, 11; ibn Mâce, Tıb, 1) buyurmuştur.
Bazı İslâm bilginlerine göre, su bulamayan kimsenin vakit namazını kaçıracağından korkması hâlinde, teyemmüm edip, namazı kılması, daha sonra kaza etmesi daha ihtiyatlıdır. Çünkü borçtan yüzde yüz kurtulmayı ifade eder (ibn Âbidîn, Reddü'l Muhtâr, İstanbul 1984, l, 246). Başka bir örnek öğle ve ikindi namazlarının vakti meselesidir. Ebû Hanîfe'den gelen sağlam görüşe göre, öğlenin vakti güneşin zevalinden, yani gökyüzünün ortasından batıya meylettiği zamandan, gölgenin iki misli olduğu ana kadardır. Ancak Ebû Hanîfe'den başka bir rivayete, Ebû Yûsuf, Züfer ve İmam Şafiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel'e göre, öğlenin vakti, gölge bir misli oluncaya kadardır. Diğer yandan, Ebû Hanîfe'den; "Eşyanın gölgesi bir misli olunca öğlenin vakti çıkar, fakat iki misli olmadıkça ikindinin vakti girmez" görüşü de nakledilmiştir. Bu duruma göre, bir misli ile iki misli arasında şüpheli ve boş bir vakit var, demektir: Bu ihtilafı çözmek ve sonuçtan emin olmak için ihtiyatlı davranmaktan tavsiye edilmiştir. Burada ihtiyat; öğleyi gölge bir misli oluncaya kadar geciktirmemek, ikindiyi de iki misli olmadan kılmamaktır. Böylece bu iki namaz ittifakla vakitlerinde eda edilmiş olur. (İbn Âbidin, a.g.e, I, 359 vd.).
Ancak şüpheden kaçınmak endişesiyle her ihtilaflı olan konuda ağır olanını almak ihtiyat sayılmaz ve İslâm'ın "kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız" prensibiyle bağdaşmaz (Buhârı, İlm, II, Meğâzî, 60; Edeb, 80; Müslim, Cihâd, 4; Ebû Dâvud, Edeb, 17). İhtilaflı olan konularda yapılacak olan şey, delillerin incelenmesidir. Daha sağlam delil ortaya çıkınca ona göre amel edilir. Bu araştırmayı kişi, kendisi yapamıyorsa, "Eğer siz bilmiyorsanız, bilenlerden sorun" (en-Nahl, 16/43) diye buyuruları ilahî emre göre o konuda uzman bir bilgine sorarak, sonuca ulaşılabilir.





KaRiA isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Alt 06-24-2008   #22 (permalink)
 

KaRiA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
мэкаи бυяυяυ
Üye Numaram: 26532
Kayıt Tarihim : Jul 2007
Mesajlarım: 2.469
REP Puanım : 10
REP Grafiğim : KaRiA is an unknown quantity at this point
Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
Standart Cevap: İslami Sözlük (I- )

İHTİLÂT

Birkaç şeyin birbirine karışması. Erkek ve kadınların birbirine karışması, beraber oturup haşır neşir olması.
İslâm dini yabancı kadın ve erkek ihtilâtını, onların ölçüsüz bir şekilde birbirleriyle haşir neşir olmalarını tasvip etmemiş, pratik hayatta aralarında daima bir mesafe bırakmış ve aralarındaki ilişkilerin belli bir ölçü ve disiplin içerisinde olmasını emretmiştir. Çünkü onların ihtilâtından çeşitli kötülükler, hatta aile ve toplum hayatını çökerten zina gibi büyük günahlar da doğabilir. İslâm dini ise prensip olarak kötülükleri yasak ettiği gibi, ön tedbir olarak kötülüğe vesile olan ve onu tahrik eden durum ve davranışları da yasaklamış ve böylece insanla kötülük arasına bir mesafe koyarak kötülük yollarını tıkamıştır.
Peygamber efendimiz "Kadınların fitnesinden korkun, çünkü İsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlardan olmuştur" (Müslim, Zikr, 99) şeklindeki sözleriyle ümmetini kadın fitnesine karşı uyarırken; yabancı kadına bakmanın (nazar) göz zinası ve haram olduğunu ifade etmiş (Buhâri, İsti'zan 12) kadınla erkeğin başbaşa kalmasını (halvet) ve kadının mahremsiz olarak yolculuk yapmasını yasaklamıştır (Buhârî, Nikah, 111).
Kadın ve erkeğin ihtilâtı durumunda haram nazarın kaçınılmaz olacağı muhakkaktır. Bunun hükmünü ve ölçüsünü tesbit bakımından şu hadis-i şerif son derece dikkat çekicidir: "Ümmü Seleme der ki: Biz Meymune ile beraber Resulullah (s.a.s)'in yanında iken Abdullah b. Ummi Mektum gelerek onun yanına girdi. Bu hadise bize örtünme emri geldikten sonra idi. Resulullah (s.a.s): "ondan örtünün (gizlenin)" dedi. Bunun üzerine "Ya Resulullah! O a'ma değil midir? Bizi görmez ve tanıyamaz?" dedim. Resul-i Ekrem (s.a.s) "Siz ikiniz de mi körsünüz siz onu görmüyor musunuz?" dedi (Tirmizi, Edeb, 63).
İslâm dininde cuma namazına ve camide cemaatla kılman namaza son derece önem verildiği halde erkek ve kadın ihtilâtını önlemek için Resulullah (s.a.s) kadınları bu namazlardan muaf tutmuş ve onlar için evde namaz kılmanın camide kılmaktan daha faziletli olduğunu bildirmiştir. "Kadınların en hayırlı mescidleri evlerinin köşesidir" (Ahmed b. Hanbel, VI, 297).
Hz. Âîşe, Emeviler döneminde kadın ve erkeklerin karıştığını görünce şöyle dedi. "Resulullah (s.a.s), kadınların böyle yaptığını görseydi, tıpkı israiloğulları kadınlarının camiden men edildiği gibi, onları camiden alıkoyardı" (Buhârî, ezân, 163).
Mescid-i Nebevî'de kadınlara has bir kapı vardı. Hz. Ömer kadın ve erkek ihtilâtını önlemek için kendi döneminde erkeklerin bu kapıdan girmelerini yasak etmişti.
Peygamber Efendimiz camiye gelmek isteyen kadınları engellememiş ve engellenmemesini emretmiştir (Buhârı, Ezân, 165). Ancak camide namaz kılmaya gelen kadınlar erkeklerle karışık değil onların arkasında saf tutarlar ve namazdan sonra erkeklerle ihtilât etmesinler diye Hz. Peygamber (s.a.s) selam verince ayağa kalkmadan önce bir miktar yerinde durur, kadınlar kalkıp gittikten sonra kalkar ve erkekler de ondan sonra kalkarlardı (Buhârî, Ezân, 162).
Kadınlar, bayram namazlarına gelirlerdi. Ancak musallada onların yerleri ayrı idi ve Peygamber Efendimiz erkeklerin hutbesini bitirdikten sonra yanlarına gelip onlara nasihat ederdi (Buhârî, İ'deyn, 7).
Hz. Peygamber (s.a.s) bir gün camiden çıkarken, erkek ve kadınların birbirine karıştığını görünce, kadınlara seslenerek: "çekilin! Yolun ortasında gitmeye hakkınız yoktur, yolun kenarlarında yürüyün" dedi. Bunun üzerine kadınlar duvara bitişik yürümeye başladılar öyle ki elbiseleri duvara takılıyordu (Ebû Davud, Edeb, 179).
Ukbe b. Âmir (r.a) der ki: Hz. Peygamber (s.a.s) "Sakın (yabancı) kadınların yanına girmeyin" buyurdular. Ensardan bir adam "ya Resulullah! Kocanın akrabaları hakkında ne dersiniz? Diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.s) "kocanın akrabaları ölümdür (yani onlar daha da tehlikelidir)" buyurdular (Ahmed b. Hanbel, IV, 149).
İşte bütün bunlar, birbirine yabancı erkek ve kadınlardan oluşan meclislerin, sohbetlerin, beraber oturup haşir neşir olmanın, İslam'ın ruhu ve karakteriyle bağdaşmadığını göstermektedir. Erkek ve kadınların ibadet yerlerinde dahi birbirine karışmasına müsaade etmeyen bir dinin, onları başka yerlerde, başka meclis ve sohbet mahallerinde gelişigüzel beraber olmalarına, birbiriyle içli dışlı olup ülfet peyda etmelerine müsaade etmesi düşünülemez (bk. Mevdudî, Tefsiru Sure-i'n-Nûr, s. 141-176).
Ancak şu var ki fitneden emin olunduğu yerde ve ihtiyaç durumunda İslâm; tesettüre ve kurallara riayet etmek kaydiyle kadının yabancı erkeklere yardım etmesinde ve eve gelen misafir erkeklere hizmet etmesinde bir sakınca görülmeyebilir. Nitekim ashâb-ı kirâmdan Ebû Useyd evlenirken düğünde Hz. Peygamber ve bazı dostlarını davet etmiş fakat onlar için bir şey hazırlayıp ikram etmemişti. Ancak gelin (eşi) Ümmü Useyd geceden bir taş kabın içinde hurma ıslatmış, Hz. Peygamber yemeğini bitirince bunları sulandırmış (şerbet yapmış) ve Hz. Peygamber (s.a.s) ile misafirlere ikram etmişti (Buhârî, Nikâh, 77).
Muavviz'in kızı Rubayyi'de der ki; Biz Hz. Peygamber (s.a.s) ile birlikte savaşa çıkardık ve askere hizmet edip onlara su içiriyor ve yaralıları tedavi edip ölüleri (şehitleri) Medine'ye getiriyorduk (Buhârî, Cihâd, 68).
Her ne olursa olsun erkek kadın münasebetlerinde ihtiyat ve tedbir yolunu takip etmek gerekir. İslâm'ın ruhuna uygun haremlik selamlık gibi güzel geleneklerimiz varken bir müslümanın sırf Batı toplumunu taklid edeyim diye Peygamberimizin yolunu ve bu gelenekleri terk etmesi büyük bir vebal ve sorumsuzluktur.


İHTİYARLIK

İhtiyar olma hali, ihtiyar olma çağı, kişinin yaşlanma devresi.
İnsanın dünyada geçirdiği hayat; merhaleler hakkında Kur'an şu izahı yapar: "Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe (sperma) den, sonra alaka (embriyon) dan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz.
Sonra gücünüze ermeniz için (sizi büyütüyoruz). İçinizden kimi (henüz çocukken öldürülüyor, kimi de ömrün en kötü çağına) (ihtiyarlığa) itiliyor ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (çocukluğundaki gibi vücutça ve akılca güçsüz bir duruma düşün) " (el-Hacc, 22/5), (el-Mü'minûn, 23/14); "Sonra güçlü çağınıza eresiniz, sonra da ihtiyarlar olasınız diye sizi yaşatıyor..." (el-Mü'min, 40/67); "Sizi Allah yarattı. Sizi yine O öldürecek, içinizden kimi -bildikten sonra (çocuk gibi) bir şey bilmesin diye- en aşağı ömre (erzeli'l-Ömr) kadar geri götürülür... (Yani ihtiyar olur, dermansızlık ve akıl noksanlığı hususunda bir çocuğa benzer, unutkanlık hali başlar)" (en-Nahl, 16/70);"Sonra onu aşağı/arın aşağısına çevirdik" (et-Tîn, 95/5). Ayette geçen "esfeli's-sâfilîn" tabiri cehennem, ateş ile açıklandığı gibi âyetin öncesiyle irtibat kurularak ruh ve madde itibariyle en güzel -ahseni takvîm- biçimde yaratıları insanın daha sonra temizlik yerine eğrilik, güzellik yerine çirkinlik, ilerleme yerine gerileme, sıhhat yerine hastalık, gençlik yerine ihtiyarlık, ilim yerine cehalet ve bunaklık, çalışma yerine tembellik, hürriyet yerine esaret, izzet yerine zillet, hayat yerine ölüm ve çürüyüp kokma noktasına getirileceği şeklinde de izah edilmiştir.
Söz konusu ayetler, insanlar için dünya hayatındaki en son noktanın "erzeli'l-ömür" yani, ihtiyarlığın bunama hali olduğunu ifade etmektedir. Bu noktada bulunan insan, akıl, anlayış ve güç itibariyle çocukluk dönemindeki durumuna teşbih edilmiştir.
Başlangıç itibariyle topraktan yaratıları insan, sonuçta da ölüm ile toprağa karışacak, kabir hayatından sonra kıyâmet ile tekrar diriltilerek mahşere sevk edilecektir.
Ömrün uzun veya kısa olması, Allah'ın takdiri iledir. İrademizin dışında insan için takdir edilen bu zaman dilimlerini yaşamanın leh ve aleyhimizde olması, ancak iman ve İslâm'a uyup uymama açısındandır. Bununla beraber ihtiyarlık akıl ve güce koyduğu engel nedeniyle devası ve şifası yaratılmayan bir hastalık olarak vasıflandırılmıştır (İbn Mâce, Tıb, 1). Bunun için Hz. Peygamber (s.a.s): "Allah'ım! Erzeli'l-ömür (ihtiyarlığın, bunaklığın) den de sana sığınırım" buyurmuştur (Buharî, Cihad, 25; Müslim, Zikr, 52).
Rasûlüllah (s.a.s) inanlara son derece sevgi ve merhamet göstermiş söz ve fiilleriyle ümmetinin de aynı şekilde davranmalarını ikaz etmiştir. O, güçsüzlükleri nedeniyle çocuk ve yaşlılara daha ziyade merhamette bulunmuş ve onların gönüllerini hoş etmeye çalışmıştır.
Müslümanlara karşı harbe iştirak etmeyen kâfir ihtiyarlara bile merhamet ederek onların öldürülmemelerini istemiştir. Semûre'nin rivâyetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s): "Müşriklerin yaşlılarını öldürün, çocuklarını bırakın" buyurmuştur (İbn Hacer, Bülûgü'l-Merâm, Trc. A. Davudoğlu, IV, 111). Bu hadiste zikredilen yaşlıdan maksat harbe bizzat iştirak edenlerdir. Bunlar için harp hukuku uygulanır.
İhtiyarlar için İslâm hukukunda genel manâda istisnâî bir durum söz konusu değildir:"İhtiyar erkekle, ihtiyar kadın zina ederlerse onları Allah tarafından bir tenkîl (başkalarına ders ve ibret olacak şekilde) olmak üzere mutlaka recm' edin (taşlayarak öldürün). Allah Aziz ve Hakîmdir (İbn Mâce, Hûdud, 9; Dârimî, Hûdud, 16; Mâlik, Muvatta, Hûdud, 10; Ahmed b. Hanbel, V, 132, 183). Yukarıdaki hadis kitaplarında tilaveti mensuh bir âyet olduğu zikredilen bu ifadeler suçu, işleyenin yaşının ilerlemiş olmasına bakılmaksızın cezalandırılması gerektiğini belirtir. Bununla beraber güçsüzlüğün son noktasında, oruç için fitre, hac için ise bedel gönderilmesine ruhsat verilmiştir. Namazların imâ ile kılınabileceği hükme bağlanmıştır.
İhtiyarlar, aklı yeteneklerin zayıfladığı bunama* dönemine gelmiş ve gerçekten bunama baş göstermiş ise, yerine getirilmesinde akıl varlığının şart kılındığı sorumluluklardan muaf tutulurlar.


İHTİYAT

Korumak günaha düşmekten sakınmak, herhangi bir konuda ileriyi düşünerek tedbirli olmak, ölçülü davranmak.
Allah haklarıyla ilgili konularda ihtiyatla hareket etmek caiz, kul haklarıyla ilgili konularda ise caiz değildir. Meselâ namaz insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Kılman bir namazın sahih olup olmadığı fıkıh açısından şüpheli ise ihtiyatla hareket edilip bu namazın iade edilmesi, yani yeniden kılınması gerekir. Çünkü üzerinde gerekmeyen bir şeyi eda etmek üzerine gerekeni terketmekten daha iyidir.
Halbuki kul haklarıyla ilgili bir konuda meselâ, tazminat ödenip ödenmeyeceği şüpheli olan bir durumda ihtiyatla hareket edilip tazminat ödenmesi gerekmez, çünkü şüpheli ile tazminat ödenmez, kesinlik olması gerekir (ed-Debûsî, Te'sîsü'n-Nazar, Kâhire, t.y. s. 82). Diğer yandan ayet veya hadisle konuları had cezalan şüphe hâlinde düşer. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Gücünüzün yettiği kadar, şüphelerle hadleri düşürünüz" (Ebû Dâvud, Salât, 114; Tirmizi, Hudûd, 2). Burada, şüphe bulunduğu halde cezanın uygulanması ihtiyat sayılmaz.
Haramla tedavide, müslüman doktorun gâlib zannı, haramı helâl kılar. Burada "zaruretler sakıncalı olan şeyleri mübah kılar" kuralı işletilir (bk. Zarûret mad.). İhtiyada uyuyorum diye tedaviden kaçınmak caiz değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de; "Kendi ellerinizle kendinizi tehliaaae atmayınız" (el-Bakara, 2/195) buyurulmuş, Hz. Peygamber (s.a.s) de "Tedâvî olunuz" (Tirmizî, Tıb, 2; Ebû Dâvud, Tıb, I, 11; ibn Mâce, Tıb, 1) buyurmuştur.
Bazı İslâm bilginlerine göre, su bulamayan kimsenin vakit namazını kaçıracağından korkması hâlinde, teyemmüm edip, namazı kılması, daha sonra kaza etmesi daha ihtiyatlıdır. Çünkü borçtan yüzde yüz kurtulmayı ifade eder (ibn Âbidîn, Reddü'l Muhtâr, İstanbul 1984, l, 246). Başka bir örnek öğle ve ikindi namazlarının vakti meselesidir. Ebû Hanîfe'den gelen sağlam görüşe göre, öğlenin vakti güneşin zevalinden, yani gökyüzünün ortasından batıya meylettiği zamandan, gölgenin iki misli olduğu ana kadardır. Ancak Ebû Hanîfe'den başka bir rivayete, Ebû Yûsuf, Züfer ve İmam Şafiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel'e göre, öğlenin vakti, gölge bir misli oluncaya kadardır. Diğer yandan, Ebû Hanîfe'den; "Eşyanın gölgesi bir misli olunca öğlenin vakti çıkar, fakat iki misli olmadıkça ikindinin vakti girmez" görüşü de nakledilmiştir. Bu duruma göre, bir misli ile iki misli arasında şüpheli ve boş bir vakit var, demektir: Bu ihtilafı çözmek ve sonuçtan emin olmak için ihtiyatlı davranmaktan tavsiye edilmiştir. Burada ihtiyat; öğleyi gölge bir misli oluncaya kadar geciktirmemek, ikindiyi de iki misli olmadan kılmamaktır. Böylece bu iki namaz ittifakla vakitlerinde eda edilmiş olur. (İbn Âbidin, a.g.e, I, 359 vd.).
Ancak şüpheden kaçınmak endişesiyle her ihtilaflı olan konuda ağır olanını almak ihtiyat sayılmaz ve İslâm'ın "kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız" prensibiyle bağdaşmaz (Buhârı, İlm, II, Meğâzî, 60; Edeb, 80; Müslim, Cihâd, 4; Ebû Dâvud, Edeb, 17). İhtilaflı olan konularda yapılacak olan şey, delillerin incelenmesidir. Daha sağlam delil ortaya çıkınca ona göre amel edilir. Bu araştırmayı kişi, kendisi yapamıyorsa, "Eğer siz bilmiyorsanız, bilenlerden sorun" (en-Nahl, 16/43) diye buyuruları ilahî emre göre o konuda uzman bir bilgine sorarak, sonuca ulaşılabilir.





KaRiA isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Alt 06-24-2008   #23 (permalink)
 

KaRiA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
мэкаи бυяυяυ
Üye Numaram: 26532
Kayıt Tarihim : Jul 2007
Mesajlarım: 2.469
REP Puanım : 10
REP Grafiğim : KaRiA is an unknown quantity at this point
Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
Standart Cevap: İslami Sözlük (I- )

İHVANU'S-SAFÂ

İslâm felsefesi tarihinde, insanları taassuptan kurtarmak, toplumu ıslah edecek bir aydınlar ahlâkı ortaya koymak ve tabiat ilimlerinden yola çıkarak bir felsefe kurmak iddiasıyla miladi X. yüzyılda oluşturulmuş bir dernek veya aydınlar topluluğu. İhvanu's-Safâ; saf ve temiz kardeşler anlamına gelir. Düşüncelerini yaymak için "Resailu-İhvanu's-Safâ" adıyla bilinen bir ansiklopedi hazırlamışlardır. Bu bakımdan onlara İslâm dünyasının ilk ansiklopedileri de denir.
İhvanu's-Safâ, felsefeyle ilgili bulunduğu kadar, siyâsî ve dinî bir özelliğe de sahiptir.
Merkezi Basra olan bu birliğin azalan kendi aralarında birbirlerine İhvânu's-Safâ derlerdi. Çünkü gayeleri, karşılıklı yardımlaşma ile bütün vasıtalar ve bilhassa musaffa amellerle, ölümsüz ruhlarının kurtuluşuna çalışmaktı. Siyâsi faaliyetleri hakkında fazla bir bilgi yok ise de, nazari olarak, ahlâk için sarfettikleri gayret sayesinde, ansiklopedik mahiyette ve kendi birliklerinin hedeflerine göre işlenmiş bir seri risâle te'lif ettiklerini biliyoruz. Risalelerin derlenip kaleme alındığı tarih olarak (bunların sayısı elli ikidir; baş taraftaki fihrist ile 1. Risalenin sonundaki hâtimeye uygun olarak neşredilen Bombay baskısında da elli iki risâle vardır. Fakat 4. kısmın son risâlelerinde, yalnız elli bir adet risâleden bahsedilmektedir), umumiyetle X. miladî asrın ortaları gösterilmektedir ve tahrir heyetinde el-Mukaddesî diye maruf olan Ebû Süleymân Muhammed b. Müşir el-Bustî, Ebu'l-Hasan Ali b. Harun el-Zencanî, Muhammed b. Ahmed el-Nahracurî el-Avfî, Zeyd b. Rufa' gibi müelliflerin adı geçmektedir. Bugün risâleler hakkında daha açık bir bilgi edinmemiz mümkün olamıyor. Çünkü anlaşılmaz bir ifâde kullanmışlardır. Risâlelerdeki hikâye ve fıkralar, hiç değilse tesbit edilen halleri ile, VIII. ve IX. miladî asır edebiyatından alınmıştır. Onların felsefi temayülleri, eski Yunan İran ve Hind felsefesinin eski mütercim ve iktitafçılarının felsefi telakkileri ile birdir. Hermes ile Pythagoras, Socrates ite Eflâtun'un sık sık adı geçmekte, Aristo ise daha muteber sayılmaktadır. Aristo "mantıkçı" ve ayrıca, Plotinus'un "Theologie" sî nin ve Kitabu'l-Tuffah'ın müellifi olarak gösteriliyor. Risâleler de el Kindî'nin kabul edip benimsediği Aristoculuğa nisbeten daha saf ve daha kâmil bir felsefenin izlerine rastlanmamaktadır. Onlara hakim olan zihniyeti göstermek bakımından şu nokta dikkate değer: Risalelerde, el-Kindî'nin adı geçmemekte, halbuki onun sisteminden ayrılmış olan talebesi, meşhûr felekiyatçı Ebu Ma'şar (272/885)'in adı zikrolunmaktadır. Bununla beraber şüphesiz el-Kindî ve onun mektebi ile edebî münasebet imkanları bertaraf edilmiş değildir. Orta çağda yapılan latince tercümesine bakılırsa, on üçüncü Risale'nin müellifi el-Kindîdir (krş. T.a'.de Boer, Zu Kindi und seiner Schule, Archiv f.Cesch d.Philos, 1899, XIIl, 177 vd.).
İhvanu's-Safâ'nın risalelerindeki bilgilerin başlıca kaynakları şunlardır:
a- Felsefecilerin tabiata ve riyazata dair eserleri
b- Tevrat, İncil ve Kur'an gibi ilahi kitaplar
c- Astronomi, jeoloji ve botaniğe dair eserler (İhvanı safa, Resail, IV, s. 42 Beyrut tarihsiz) Bu bilgileri çeşitli kaynaklardan alarak bir bütünlük içinde vermeye çalıştıkları için seçmeci ve uzlaştırmacı (eklektik) bir metod takip etmişlerdir (H. Ziya Ülken, İslâm Felsefesi Tarihi, İstanbul 1957 II, s. 84).
İhvanu's-Safâ, insan hayatını çeşitli yaş devrelerine ayırarak, her devre için ayrı bir öğretim-eğitim tatbik etmek ister. Meselâ; 15-30 yaş arasında bulunanların ruhi gelişmesine önem verilir. 30-40 yaş arasındakilere ilahi kanunlar tanıtılır. Daha yukarı yaştakilere ise eşyanın hakikatleri öğretilmeye çalışılır.
Sistemlerinde ahlâka önem veren İhvanu's-Safâ'ya göre, insanın ahlâkî yapısının oluşmasında dört şey etkilidir:
a- Yaratılıştan getirilen mizaç ve hareketler.
b- Kişinin içinde doğup geliştiği iklim ve çevre.
c- Aile ve okulda alman eğitim.
d- Çocuk ana karnında iken ve doğduğu sırada yıldızların durumu ve tesirleri (Resaili'l-İhvanu's-Safâ, I, s. 299)
Risalelerin muhtevası tamamen eklektik bir mahiyette olup, esas eksenini dünyanın ilâhi menşe'i ve ruhun Tanrı'ya rücû'u akidesi teşkil etmektedir. Nasıl kelimeler konuşanın ağzından çıkmakta, ışık güneşten sudur etmekte ise dünya da Tanrı'dan feyezan etmektedir: Birinci derecede Tanrı'nın vahdeti ve ondan ikinci derecede akıl; akıldan üçüncü derecede olarak nefs ve bundan dördüncü derece olarak ilk madde; ondan beşinci derece tabiat, ondan altıncı derece olarak cisimler; ondan da yedinci derece felekler âlemi; ondan sekizinci derecede unsurlar âlemi; ondan dokuzuncu derecede unsurlardan terekküp eden madenler, nebatlar ve hayvanlar sudur eder. Madde, bu feyezanda, teşahhusun ve her türlü şer ve noksanın esâsı olarak görülmektedir. Ferdî ruhlar, alem kuşatan ruhun birer parçadır. Nasıl âlemşumul ruh, kıyamet günü Tanrı'ya dönecekse; ferdî ruhlar da, bedenin fena bulması ile, öylece âlemşumul rûha döneceklerdir. Sâfilerin ölümüne küçük diriliş âlemşumul rûhun yaratıcıya dönüşüne de büyük diriliş (ba'su ba'de'l-mevt) adı verilmektedir.
Sâfilerin kanaatine göre, dünya kuruldu kurulalı, zuhur eden bütün dinler, bu hikmete uymak mecburiyetindedirler. Bütün felsefelerin ve bütün dinlerin gayesi, insanlarca mümkün olduğu nisbette, ruhun Tanrı'ya müşabih olmasıdır. Şeriatı spiritualist bir şekilde tefsir edebilmek için, Kur'an, mecaz yolu ile alâkası olmayan meselâ Kelile ve Dimne adlı eserdeki hikâyelere de tatbik edilmiştir. Hatta Goldziher'in gösterdiği gibi, bilhassa, hayvanların "sâdık sâfiler" (İhvanu's-Safâ) sıfatı ile, avcıların tuzaklarından ve diğer başka tehlikelerden, karşılıklı yardımlar sâyesinde nasıl kurtulduklarını anlatan "Boynu Halkalı Kumru" hikâyesi, birliğin adını tayine sebep olmuştur.
Çok ağır bir hitâbet üslubu ile yazılmış, bir çok tekrarlar ile dolu olan bu elli iki risâle'nin bütünü, hiç değilse hâricen, bir ilimler ansiklopedisine benzemektedir. Birinci kısımdaki ondört risale riyaziye ve mantık mebadisinden; ikinci kısmın onyedi risalesi tabiî ilimler ve ilm-i nefs; üçüncü kısmın on risalesi aaaafizik ve nihâyet son kısmın onbir risalesi de tasavvuftan, ilm-i nücumdan ve sihirden söz eder. Dördüncü kısmın bir risalesinde (bütün serinin kırkbeşinci risalesi), birliğin mahiyeti ve teşkilatından da bahsedilmektedir.



İHYÂ

Diriltme, yeniden hayat kazandırma, canlandırma; uyandırma; güçlendirme, tazeleme, onarma; sevindirme; bir geceyi ibadetle geçirme; ölü bir araziyi ziraata elverişli hale getirme. Hayat canlılıktır, zıddı ise ölümdür. Evrende yaratıları varlıkların bir kısmı cansız iken, başta insan olduğu halde bir kısım varlıklar da canlı varlıklar türündendir. İhyaetmek ise, canlı türünden olan varlıklara hayat vermektir. Bu terim Allah hakkında hakiki manada, insanlar hakkında Mecazî manada kullanılır. Çünkü her canlıya canlılık veren sadece Allah'tır. Zâtı ile hayy (canlı) olan Yüce Allah'ın, yarattığı varlıkları ihya etmesi konusunda Kur'an'da bir çok ayetler zikredilmiştir. Bu ayetlerden bir kaçı: "O öldüren ve diriltendir" (en-Necm, 53/44); "Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine çeşitli canlıyı yaymasında..." (el-Bakara, 2/164); "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz, O sizi diriltti; yine öldürecek, yine diriltecek sonra O'na döndürüleceksiniz " (el-Bakara, 2/28); "(İnkar edenler) dediler ki: Rabbımız! bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin" (el- Mü'min, 40/11) Ayette bildirilen birinci ölüm, insanın sperma hali veya ondan önceki durumdur. Doğumla birinci hayat başlar. Dünyaya geldikten sonra ölmek, ikinci ölümdür. Ahirette dirilmek de ikinci hayattır. "İbrahim; benim Rabbım O'dur ki yaşatır, öldürür " demişti. (Nemrut) ben de yaşatır ve öldürürüm, demişti..." (el-Bakara, 2/258). "Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur, daima diri ve yarattıklarını koruyup yöneticidir..." (el-Bakara, 2/255); "Taneyi ve çekirdeği yaran, şüphesiz Allah'tır. (O), ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır..." (el-En'âm, 6/95). Yukarda belirtilen ayetler ve daha bir çokları Allah'ın tek yaratıcı olduğu ve ihya etmenin ancak Allah'a ait olduğu gerçeğini vurgulamaktadır. Ayetlerde geçen"ihya etmek" Allah'a nisbet edildiği için, hakikî manada kullanılmıştır. Ölmüş bir toprağın yağmur ile canlanarak üzerinde ekinlerin bitmesi, meydana gelen doğum olayları, Allah'ın tabiatta meydana gelen ihyâsına=canlandırmasına bir misal olduğu gibi, bizzat ölmüş olan canlı bir varlığın diriltilmesi suretiyle de ihya olayını göz önüne sermiştir: Hz. İsa, Allah'ın izniyle ölüleri diriltmiş (Alu İmran, 3/49), Hz. İbrahim'in talebi üzerine Allah, O'nun gözü önünde, parçalanarak etleri birbirine karıştırılıp, her bir parçası bir dağın başına bırakıları kuşları diriltmiş (el-Bakara, 2/260), müfessirlerin açıklamalarına göre İsrailoğulları peygamberlerinden biri (Üzeyr, Hezekiel veya Hıdır (a.s) olduğu rivayetler arasındadır) yüz yıl boyunca öldürülüp tekrar diriltilmiş (el-Bakara, 2/259), Ashab-ı Kehf de bir mağarada üç yüzdokuz yıl uykuda bırakıldıktan sonra tekrar hayata kavuşturulmuştur. (el-Kehf, 18/9). Benzer bir olay da Hz. Musa'nın kavmi başına gelmiş, yıldırım çarpmasıyla ölmüşler, sonra da Hz. Musa'nın Allah'a yalvarması ile Allah onları tekrar diriltmiştir (el-Bakara, 2/55-56).
Öldürme ve ihya = diriltme ifadeleri insan hakkında da kullanılmışsa da, insanın öldürme veya diriltmesi, ölüme veya diriltmeye (öldürmemeye) sebep olması açısındandır: "Bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazdık: Kim, bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onun hayatını kurtarmak suretiyle yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur..." (el-Mâide, 5/32); "Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin. Kim zulmen öldürülürse, onun velisi (olan mirasçısı)na yetki vermişizdir (öldürülenin hakkın arar. Ancak o da) öldürmede aşırı gitmesin, (katil yerine, katilin akrabasını veya katille beraber bir başkasını öldürmesin)" (el-İsra, 17/33); "Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır..." (el-Bakara, 2/179); "Sizi Fir'avn ailesinden de kurtarmıştık ki (onlar), size azabın en kötüsünü reva görüyor, oğullarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı..." (el-Bakara, 2/49).
Hayat, vücudun biyolojik manada canlılığını dile getiren bir kelime olduğu gibi, insan kalbinin manevî açıdan diriliğini ve Allah ve Resulü'nün, insanlara canlılık kazandıracak tarzdaki ilahî emirlerini (şeriatı) da aynı kelime ile ifade etmek mümkündür: "Ölülerle diriler bir olmaz" (el-Fâtır, 35/22); "Ey inananlar, sizi yaşatacak şeylere çağırdıkları zaman Allah'ın ve Resulü'nün çağrısına koşun..." (el-infâl, 8/24).
İhya-i mevat; ölmüş araziyi imar etmek, canlandırmak: Hz. Âîşe'den (r.a) rivayete göre Rasûlüllah (s.a.s):"Her kim, kimseye ait olmayan (harab) bir araziyi imar ederse, o kimse (o yere) sahiptir" (Buhârî, Hars, 15; Ebû Dâvud, İmâre, 37; Tirmizi Ahkâm, 38; Mâlik b. Enes, Muvatta, Akdiyye, 26, 27). Mecelle, 1270. maddesinde arazi-i mevat (ölü arazi)i şöyle tarif eder: Ölü arazi, bir kimsenin mülkü ve bir kasaba veya köyün otlak veya baltalığı (odun getirme yeri) olmadığı halde, aksâ-yı umrandan uzak olan yerdir. (Aksayı umran: Kasaba veya köyün en kenarındaki evlerden yüksek sesle seslenildiğinde işitilmeyecek kadar uzak olan yer). Ölü araziyi diriltmek; tohum ekmek, fidan dikmek, sulamak, nadas etmek, bina inşa etmek suretiyle olur. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre böyle bir araziyi ihya etmek için devlet başkanından (İmamdan) izin almak şart değildir. Ebu Hanife ise, iznin şart olduğu görüşündedir (Ayrıca bk. Arazi, Mevat Arazi mad.).


İKÂB

Âkibet, sonuç, suçlunun işlediği fiilin sonunda verilen ceza.
Kur'an-ı Kerîm'de ikâb kelimesi, 20 yerde geçmiş ve ceza anlamında kullanılmıştır. "Allah'ın ikâbı (cezası), cidden çetin olandır" (el-Bakara, 2/196). Bu ifade Kur'an'da 14 yerde geçmektedir.
Hadis kitaplarında da ikâb ukubet kelimeleri, işlenen suçun karşılığında verilen ceza anlamında görülmektedir. Meselâ, hadis kitaplarında geçen bazı başlıklar şöyledir: "imamına isyan edenin ukubeti (cezası)" (Buhârî, Cihâd, 164), "Zekât'a engel olanların ukubeti" (Nesâî, Zekât, 4), "içki içmenin ukubeti" (Dârimî, Sünen, Eşribe, 10).
İkâb kelimesinin hadislerde de ceza anlamına geldiğine dair bir kaç kısa hadis şöyledir:
"Allah dilerse ikâb eder (cezanandırır), dilerse af eder" (Buhârı, Ahkâm, 49, Menâkibü'l-Ensâr, 43, İmân, 11, Tefsiru Sûre, 60; Nesâî, Bey'at, 9; Dârimî, Siyer, 16).
"... Kim dünyada günah işlerse, karşılığında ikâb olunur (cezalandırılır)" (Buhârî, İmân, 11, Ahkâm, 49, Hudûd, 8, Tefsiru Sure, 60; Müslim, Hudûd, 41; Tirmizî, Hudûd, 12; İbn Mâce, Hudûd, 33; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 99, 109, V, 314, 320).
"...Resulullah onu affetti, ikâb etmedi (cezalandırmadı)" (Ebû Dâvud, diyât, 6; Dârimî, Mukaddime, 11).
Fıkıh'ta bu kelime, yine ceza anlamında şu şekilde tarif edilmiştir:
İkâb, ukûbet; kânun koyucunun emrini çiğneyene karşı toplumun menfaâti için konulmuş bir cezadır (Abdulkadir Udeh, et-Teşriü'l-Cinâiyyü'l İslâmî, Kahire, I, 609).
Ukûbet, emrolunanı terketmeyi, yasaklarını irtikâb etmeyi önlemek için kanun vazunın koyduğu bir cezadır. Sorumlu insanı suç işlemekten alıkoyan, işlemişse bir daha işlemesini önleyen başkasına ibret olsun diye önceden tayin edilmiş maddî cezadır. (Ahmed Fethi el-Behnesî, es-Siyâsetü'l- Cinâiyye Fi'ş-Şeria fi'l İslâmiyye, Kahire 1965, 213).
İkâb'a (cezaya) ait bazı prensipler vardır:
1- Kanunîliği: İslâm ceza hukukunda hangi suça ne çeşit ve ne kadar ceza verileceği açıkça belirtilmiştir. Suçlulara, kanunda açıkça belirtilmemiş bir ceza verilemez.
2- Şahsîliği: Ceza ancak suç işleyene verilir. Bir kimsenin işlediği suç nedeniyle, diğeri sorumlu tutulamaz. İkâbın şahsîliği genel bir esastır.
3- Umumîliği: Suç işleyen kim olursa olsun fark gözetilmeksizin o suçun ikâbına çarptırılır. Kanun önünde herkes birdir. Hz. Peygamber zamanında, Mekke'nin fethi sırasında, soylu bir kadın hırsızlık yapmıştı. Bu kadının affı için, Peygamber (s.a.s)'in sevdiği bir kişi olan Usame b. Zeyd şefaatçi oldu. Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Muhakkak ki, İsrailoğulları arasında şerefli biri hırsızlık ettiği zaman, onu cezasız bırakırlar, zayıf biri hırsızlık ettiği zaman ise (onun elini) keserlerdi. Ben, çalan kadın kızım Fatma da olsaydı yine de elini keserdim" (Buhârî, Fedâilu'l-Ashâb, IV, 213). Resulullah bu sözü ile, herkesin kanun karşısında bir olduğunu ve kanunun umumî olduğunu belirtmiştir.
Cezaların taksimi
1- İslâm ceza hukukunda cezalar; hudûd, cinayet cezalan ve ta'zir olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Bu taksim suça göre taksimdir.
a) Hudûd: Allah hakkı olarak uygulanması gereken miktarı belli cezalardır. Bu cezalar, zina cezası, hırsızlık cezası, şarap içme ve sarhoşluk cezası, iftira cezası (kazif haddi), yol kesme (kat'ı tarik veya hıraba) cezalarıdır (Fahreddin Ebu'l-Mehasin Hasan b. Mansur el-Uzcandî, el-Ferganî, Kazîhîn, Fetâva-ı Kazihîn, III, 467; Şeyh Zâde, Mecmeü'l-Enhür fî Şerhi'l-Mültekâ'l Ebhur, I, 592).
b) Cinayet cezaları: Kısas, diyet, keffâret, mirastan mahrumiyet gibi kısımları vardır.
c) Ta'zir cezaları: Miktarları huduttan aşağı olup, kesinlikle tayin edilmeyen, te'dip anlamında cezalardır (ez-Zeylaî, Tebyinü'l-Hakaik, III, 207; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtar, III 179). Kur'an ve hadisin iyi karşılamadığı, haksız yere insanlara eziyet ve zar veren şeyleri irtikâb nedeniyle gerekir (İbn Nüceym, el-Bahrü'r-Râik, V, 46; Mergînânî, Hidâye, II, 99). Hâkimin takdirine göre; ıslah oluncaya kadar hapis, 39 sopayı aşmamak şartıyla dayak ile olabildiği gibi; kulak burkmak, sert söz, hâkimin asık çehre ile bakması, yalancılığın ilânı, sürgün ile ta'zirin infazı mümkündür. Suç ve suçlunun durumuna göre hâkimin takdirine bırakılmıştır (es-Serahsî, Mebsut, IX, 71-79; XXIV, 35, 36). Bununla beraber hâkimin suçlunun hareketine uygun olmayanla ta'zire hakkı yoktur (İbn Nüceym, a.g.e, V, 45).
Cezayı düşüren sebepler: ölüm, af, kısasa tevârüs, faal nedâmet, müruru zaman gibi cezayı düşüren sebepler vardır:
1- Ölüm: Ölüm halinde âmme davası ve cezalar düşer. Çünkü cezalan uygulama mahalli bulunmamaktadır. Sadece yaralamalarda, suçlunun uzvu başka bir cezanın infâzı neticesi yok olmuşsa, yaranın diyeti düşmez (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', VII, 246).
2- Af: İslâm ceza hukukunda devletin hudud ve cinayet cezalan hakkında ne umumî ne de hususî af yetkisi yoktur. Sadece ta'zir suç ve cezalarında af yetkisi vardı (İbn Nüceym, a.g.e, V, 49).
3- Kısasa tevârüs: Suçludan kısas talebine hakkı olan kişi, kısasa tevârüs edince de kısas düşer.
4- Faal nedâmet: Yol kesme suçunda, yakalanmadan önce fail pişmanlık duyarak tevbe eder, hâkime teslim olursa âmme dava ve cezası düşmektedir.
5- Müruru zaman: İslâm ceza hukukunda âmme davaları ile sırf âmme cezalan mürûru zamanla düşer. Mürûru zaman müddeti için Ebu Hanife, belirli bir müddet tayin etmemiş, bunu her asırda hâkimin takdirine bırakmıştır. Ama İmam Muhammed'in ön gördüğü bir aylık müddet, sahih görüş olarak kabul edilmiştir. Suçunu ikrar eden hakkında mürûru zaman nazara alınmaz. Ancak şarap içme ve sarhoşluk suçu bundan hariç tutulmuştur. Ağız kokusu kaybolduktan sonra şarap içtiğini ikrar eden dinlenmez (el-Merginânî, a.g.e, II, 89, 90; ez-Zeylaî, a.g.e, III, 187, 188; Molla Hüsrev, Dürer, II, 67).
Hülasa İkâb, ceza anlamına gelmektedir. Ancak ceza, iyi veya kötü "karşılık" anlamına gelir. Tariflerde ikâb veya ukûbet kelimeleri, delâletiyle kötü karşılığı ifade etmektedir.





KaRiA isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Alt 06-24-2008   #24 (permalink)
 

KaRiA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
мэкаи бυяυяυ
Üye Numaram: 26532
Kayıt Tarihim : Jul 2007
Mesajlarım: 2.469
REP Puanım : 10
REP Grafiğim : KaRiA is an unknown quantity at this point
Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
Standart Cevap: İslami Sözlük (I- )

İKÂLE

Mevcut bir şeyi ortadan kaldırmak, bir akdi, bir şeyi yok etmek, bir zorluğu, güçlüğü kaldırmak. Bir akdi satılan malın bir bölümü hakkında da olsa bozmak ve kaldırmak.
Bir kimse, bir ton buğdayı ikiyüzellibin liraya satın alıp, müşteriye teslim etse, taraflar birbirinden ayrıldıktan sonra, satıcı müşteriye "buğdayı geri ver, ben de verdiğin satış bedelini iâde edeyim" dese, alıcı da buğdayın tamamını veya bir bölümünü geri verse; akit bütün mal üzerinde feshedilir. Geri verilen miktar belli bir bölümse, fesih onun üzerinde gerçekleşir.
Kur'an-ı Kerim'de yapılan bir akdin bozulmasıyla ilgili doğrudan bir hüküm yoktur. Hatta, ayette yapılan sözleşmelerin yerine getirilmesi bildirildiği (el-Mâide, 5/1) gibi, hadis-i şerifte, "müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar" (Buhârî, İcâre, 14, 50) buyurulur. Ancak bununla birlikte, insanoğlu zaman zaman alış-verişlerinde veya yaptığı diğer bazı akitlerde yanılabilir. Aldığı malı, daha sonra beğenmeyebilir. Yahut mal istenen ölçülere uygun düşmeyebilir. Muhayyerlik hakkını da saklı tutmamışsa, gerçekte beğenmediği bir malı elinde tutmak zorunda kalabilir. İşte bu şekilde aldığı mal konusunda dara düşen kimse, malda ayıp veya akitte sakatlık bulunmayınca satıcıyı akdi bozmaya zorlayamaz. Ancak durum kendisine açıklandığında O da kendi rızası ile, malı geri kabul ve aldığı satış bedelini iâde ederse "ikâle" gerçekleşmiş olur. Burada taraflardan birisi akdi bozma konusunda darda kaldığı için, Kur'an-ı Kerîm'in müminleri birbirine yardımcı olması, iyiliğe teşvik ve kötülükten alıkoyma, zekâtın zorla zenginden alınıp fakire verilmesi gibi konularla ilgili ayetlerin genel hükümleri "ikâle"yi de kapsamına alır (bk. el-Bakara, 2/282; el- En'am, 6/152; et-Tevbe, 9/71; el-Hacc, 22/28, 36).
İkâlenin meşrûiyeti hadisle sâbittir. Hz. Peygamber "Kim pişman olan birisinin alış-verişini bozma isteğini kabul ederse, Allah da kıyamet günü onun sıkıntısını giderir" (İbn Mâce, Sünen, Terc. H. Hatipoğlu, VI, 181, 182). "Kim bir müslümanın alış-verişi bozma isteğini kabul ederse, Allah da onun sıkıntısını giderir" (Ebû Dâvud, Büyû', 52; İbn Mâce, Ticârât, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 252).
İkâlenin rüknü; taraflardan birisinin akdi bozma teklifi, diğerinin de bunu kabul etmesidir.
Hanefilere göre ikâle, taraflar hakkında fesih, tarafların dışında üçüncü kişiler hakkında yeni satım akdidir. Kabzdan önce olsun, sonra olsun sonuç değişmez. Ancak bunu fesih olarak kabul etmek mümkün olunca ikâle bâtıl olur. Satılan hayvanın kabzdan sonra doğurması ile munfasıl ziyade (yavru) yüzünden feshin güç olması gibi. Ebû Yusuf'a göre, ikâle gerek akdi yapanlar ve gerekse başkaları hakkında, ikâleyi bir satış yapmanın güç olması durumu dışında, yeni bir satıştır. Aksi halde bir fesih sayılır. İkâlenin kabzdan önce taşınır bir malda vuku bulması gibi. Çünkü taşınır (menkul) malın kabzdan önce satışı caiz değildir. Gayrimenkullerde ise, Ebû Yusuf'a ve Ebû Hanîfe'ye göre, kabzdan önce satış caizdir. Bunun ikâlesi bir satıştır. Satım akdini manası, malı malla mübâdele etmektir. Bu bir bedeli alıp, diğer bedeli vermektir. İmâm Muhammed'e göre, ikâle, bunun fesih yapılmasının güç olması durumu müstesnâ bir fesihtir (Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1984-1985, IV, 716716).
Ebû Hanîfe'ye göre, ikâle ilk satış bedeli ile meydana gelir. Tarafların bu satış bedelini arttırması, eksiltmesi, bir vade koymaları yahut başka bir cinsi tesbit etmeleri geçerli değildir. İkâle kabzdan önce veya sonra olsun hüküm değişmez. Çünkü ikâle taraflar hakkında bir fesihtir. Fesih ise akdi ortadan kaldırmaktır. Akit ilk satış bedeliyle meydana geldiği için, bunun feshi de ilk satış bedeliyle olur. Fâsit şart geçersizdir. Taraflar ilk semenden daha fazlası, azı veya başka bir cins üzerinde ikâle yapsalar bile ilk satış bedeli gerekli olur.
Ebû Yûsuf'a göre, ikâle yeni bir satım akdi sayıldığı için, ilk satış bedelinden fazlası, azı veya vade geçerli olur (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', V, 306, 307; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, V, 247, 249; İbn Âbidîn, Reddü'l Muhtâr, IV, 154, 155; es-Suyûtî, el-Eşbâh ve'n-Nezâir, s. 152; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 121 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 140).
İkâlenin geçerli olması için şu şartların bulunması gereklidir:
1) Tarafların rızası. Akdi meydana getirirken rıza gerektiği gibi, akdi sona erdirirken de rıza gerekli olur.
2) Sarf akdi (altın, gümüş, döviz mübâdelesi)nde iki bedelin ikâle meclisinde kabzedilmesi.
3) Akdin konusunun Ebû Hanîfe ve İmam Züfer'e göre, feshe müsait olması. Eğer malın artması gibi feshe engel bir durum olursa ikâle sahîh olmaz. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise malın kabzdan sonra artması ikâleye engel teşkil etmez.
4) Satılan malın ikâle sırasında mevcut olması. Çünkü ikâle, akdi kaldırmaktır, satılan mal akdin konusu olduğu için, tamamı helâk olursa ikâle geçerli olmaz. Bir bölümü helak olursa bu kısımda ikâle geçerli olmaz.
İkâle sırasında satış bedelinin mevcut olması ise, şart değildir (el-Kâsânı, a.g.e, V, 308 vd.; İbnu'l-Hümâm, a.g.e, V, 250 vd.; İbn Âbidin, a.g.e, IV, 157).
İkâle yapılan menkul malın devir teslim masrafları satıcıya aittir (Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1976, VI, 26). Bir şirket ortağı, diğer ortakların izni olmaksızın ikâle yapabilir. Fakat bir vekil, müvekkilinin izni olmaksızın ikâle yapamaz.
Satılan malda bir ayıp meydana gelmişse, daha sonra bu ayıp sebebiyle satış bedelinde indirim yapılarak ikâle yoluna gidilebilir. Satılan şeyin kıymeti arttıktan sonra ikâle yapılabilir (es-Serahsî, el-.Mebsût, XXV, 166-177)
Bir kimse yaptığı ikâleden dolayı da pişman olabilir. İşte ikinci bir ikâle ile tekrar ilk alış-veriş hâline dönülmüş olur ki, bu ikâlenin ikâlesidir. Bu da bir ihtiyaçtır (Bilmen, a.g.e, VI, 27; es-Serahsî, a.g.e, XXV, 168 vd.).
Fasit akitlerin sona erdirilmesi (ikâlesi) zorunludur. Burada taraflardan birisi ikâleye razı olmazsa, mahkemece kabule zorlanır (İbn Âbidîn Tercemesi, X, 494).
Nikâh akdinde, boşanmada ve köle azadında ikâle yapılamaz. Çünkü bu tasarruflar kullanıldıklarında hukukî sonuçlarını doğururlar ve bunlardan geri dönmek de mümkün olmaz.


İKRÂH

Zorlamak, bir kimseyi istemediği ve çirkin gördüğü bir işi yapmaya mecbur tutmak. Bir İslâm hukuku terimi olarak; bir kimsenin başkasına yaptığı, ondaki rızayı kaldıran veya ehliyetini yok etmediği halde, onun ihtiyarını (seçme hürriyeti) bozan, yahut da şer'î yükümlülüğü kaldıran korkutma hâlini ifade eder. Mecelle'nin tarifi şöyledir: "İkrah; bir kimseyi korkutmak suretiyle rızası olmaksızın bir iş işlemek üzere haksız yere zorlamaktır" (Mecelle, madde 948).
İslâm'da, insana din, inanç ve vicdan özgürlüğü tanınmış; iradeyi baskı altına almak ve insanı rızası olmayan işlere zorlamak yasaklanmıştır. İkna etme, güzel öğüt, toleranslı davranış ve en güzel irşad ve eğitim metodunu bulup uygulamak İslâm'ın amacıdır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ey Peygamber! insanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla en uygun şekilde mücadele et. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanı da, doğru yolda yürüyenleri de çok iyi bilir" (en-Nahl, 16/125). "Dinde zorlama yoktur. Hak yol, bâtıl yoldan ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allâh'a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir" (el-Bakara, 2/256).
Ayetin inme sebebi şu olaydır. Huseyn el-Ensarî'nin, müslüman olmayan iki oğlu Ensar'da bazılarıyla birlikte yiyecek almak üzere Medîne'ye gelmişlerdi. Babaları; "müslüman olmadan sizi bırakmam" dedi. Oğulları İslâm'a girmek istemeyince, Hz. Peygamber'e başvurdu ve; "Ben bakıp dururken, bende bir parça olan çocuklarım ateşe mi girsin?" dedi. Bunun üzerine yukarıdaki ayet nâzil oldu (et-Taberî, Câmiu'l-Beyân, Mısır 1388/1968, III, 14).
Başka bir ayette iradesi zorlanan kimse için bazı kolaylıklara işaret edilir: "Müminler müminleri bırakıp da, kâfirleri dost ve idareci edinmesinler. Kim bunu yaparsa, ona Allah'tan hiçbir şey (yardım) yoktur. Eğer ki, onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olasınız. Allah size, asıl kendinden korkmanızı emrediyor. Nihayet gidiş de ancak onadır" (Alu İmrân, 3/28). Bu ayetteki; "meğer ki onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olasınız" hükmünün tefsîrini İbn Abbas şöyle yapar. "Bu, kalbi iman ile dopdolu olduğu halde, diliyle küfür kelimesini söyleyip, işkence ve ölümden kurtulmuş olmasıdır. Böyle yapan kimse hem hayatını kurtarır, hem de o anda günahı kaldırıldığı için, sorumlu olmaz" (el-Kurtubî, el-Câmi' Li Ahkâmi'l Kur'an, Kâhire 1967, IV, 57). İbn Kesîr, bu konudaki ruhsatı şöyle açıklar: "Bazı yer ve zamanlarda inkârcıların şerrinden korkanlar, niyyet ve kalblerinden değil de, dış görünüş bakımından kendilerini koruyacak şekilde davranabilirler" (İbn Kesîr, Tefsîr, Beyrut 1969, I, 357).
Hanefîlere göre, ölüm tehlikesi ve bir uzvun koparılması söz konusu olunca, bir kimsenin, diliyle küfür kelimesini açığa vurmasında bir sakınca yoktur. Hz. Peygamber'in Ammar b. Yâsir'e bu konuda verdiği müsaade, bir konuda en büyük delildir. Ammar'ın ana ve babası inançlarından vazgeçmedikleri için Kureyş müşriklerince şehit edilmiş, kendisi de dayanılmaz işkence karşısında, müşriklerin söylenmesini istediği küfür sözlerini söylemiştir. Ammâr'ın durumu Hz. Peygamber'e ulaşınca, kendisine, küfür kelimelerini söylerken kalbinin durumunu sormuştur. Ammâr b. Yâsir; "iman ile mutmain olarak buldum" cevabını verince, Resulullah (s.a.s) "Eğer yine aynı işkenceyi yaparlarsa, onların istedikleri sözleri söyleyip kurtulabilirsin" buyurmuştur. Bunun üzerine şu ayet-i kerîme inmiştir: "Kalbi iman üzere sabit ve bununla mutmain olduğu halde, ikrâha uğratılanlar müstesna olmak üzere, kim imanından sonra, Allah'ı tanımış, küfre göğsünü açarsa, işte Allah'ın gazabı o gibilerin başınadır. Onların hakkı en büyük azaptır" (en-Nahl, 16/ 106).
Hz. Peygamber; "Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve üzerine zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır" (Buhârı, Talâk, 11, İlim, 44, Şurût, 12, Enbiya, 27) buyurmuştur.
Bu duruma göre, zor altında iken, dil ile küfür kelimesini söylemek, imanın zail olmasına sebep teşkil etmez. Zira kalbî tasdik mevcuttur. O şartlarda dahi; küfrü gerektiren bir söz söylemekten ve kâfirlerin dediklerini yapmaktan kaçınmak, ölümü göze almakla mümkündür. Bu sebeple, ikrah altında iken küfrü gerektiren söz söylemek caiz olur. Fakat mümin sabreder, küfür kelimesini söylemez ve bu sebeple katledilirse, büyük sevap kazanır. Zira Ashab-ı Kirâm'dan Hubeyb b. Adiyy küfür kelimesini, bütün işkencelere rağmen söylemedi ve onu idam ettiler. Resul-i Ekrem (s.a.s) Hubeyb'e "Seyyidü'ş-Şüheda" (şehitlerin efendisi) ismini verdi ve buyurdu ki: "- O cennette benim arkadaşımdır". Çünkü o halde dahi; küfür kelimesini söylemenin haramlığı bakidir. İslâm'ı aziz kılmak için kâfirlerin isteklerini yerine getirmekten kaçınmak azimettir. Küfür kelimesini söyleyip kurtulmak bir ruhsattır (İbnü'l Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Beyrut 1317, VII, 299-300; Molla Hüsrev,
Düraru'l-Hukkâm, İstanbul 1307,II, 270-271; es-Serahsî, Şerhu's-Siyeri'l Kebîr, Kahire 1971, I, 227)
Zorlamanın şartları
1) Korkutanın, söylediğini yapacak durumda olması: Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre başkasından yardım istemek mümkün olup da, o şekilde tehditten kurtulmak imkân dahilinde bulunsa bile yine ikrâh hali gerçekleşir.
2) Korkutulanın, korkutulduğu şeyin derhal gerçekleşmesinden korkması: Korkutulan, söylenen şeyi yapmadığı takdirde, tehliaaae maruz bulunduğu kanaatine sahip olmalıdır. Bu konuda onun galip zanni ölçü alınır.
3) Korkutmanın, zorlananın veya yakınlarının mal, can veya uzuvlarına karşı yapılmış olması:
Büyük İslâm hukukçusu es-Serahsî (ö. 490/1097) yakınlara karşı vuku buları korkutma altında yapılan bir satım akdini kıyasa göre geçerli kabul ederken, bunun istihsan prensibine göre bir korkutma sayılacağını belirtir. Çünkü kişiye, babasına veya eşine yapılacak işkence, kendisine yapılacak işkenceden daha ağır gelebilir (es-Serahsî, el-Mebsût, XXIV, 93).
İslâm hukukçuları ikrahı üç kısına ayırır:
1) Tam ikrah: Zorlananın mal, can veya uzvunun telefine yol açabilecek ağırlıktaki ikrah.
2) Eksik ikrah: Malın bir kısmını telefle tehdit, uzuvların telefine yol açmayacak şekildeki dövme, tehdit, hapis ve bağlamakla tehdit bu kısına girer.
3) Yakınlara verilecek zararla ikrah: Ana, baba, dede, nine, çocuklar, torunlar ve eş gibi yakınlardan birisine eziyetle tehdit bu kısına girer.
İkrah hükmü
İkrah, söz ve fiillerin sonuçlarına etki yapar, fakat ehliyetin aslını ortadan kaldırmaz.
Geçerli olan ikrah, tam olsun, eksik bulunsun, sözleri hükümden düşürür. Bu nedenle, ikrah altında yapılan ikrarlar geçerli olmaz. Ancak, ikrah hâli kalktıktan sonra rıza gösterilmesi hali müstesnadır. Tam ikrah da, eksik ikrah da rızayı yok eder. Bağlayıcı akid ve sözlerde ise karşılıklı rıza esastır. Nitekim Kur'an'da: "...Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla değil, ancak karşılıklı rızaya dayanan ticaretle yeyin" (en-Nisâ, 4/29) buyurulmuştur. Hz. Peygamber de; "Bir kimsenin malı, ancak onun gönül hoşluğu ile helâl olur" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 72) buyurur.
Zorlananın fiilleri, zorlamanın tam veya eksik olmasına göre değişik hükme tâbi olur. Eksik ikrah, zorlananı fiilinin sonucu bakımından mutlak olarak serbest bırakmaz. Meselâ, bir kimse hapisle tehdit edilerek içki içmeye veya bir şahsı öldürmeye zorlansa, teklifi yerine getirirse tamamen sorumlu olur. Çünkü karşılaştığı eziyeti kabul ederek istenilen şeyi yapmayabilir. Söyleneni yapmadığı takdirde uğrayacağı eziyet tahammül edilir cinstendir.
Tam ikrahta ise zorlanan, işlediği fiilden sorumlu olmamakla birlikte, korkutan sorumlu olur. Sorumluluk ikisi arasında yer değiştirmiş bulunur.





KaRiA isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Alt 06-24-2008   #25 (permalink)
 

KaRiA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
мэкаи бυяυяυ
Üye Numaram: 26532
Kayıt Tarihim : Jul 2007
Mesajlarım: 2.469
REP Puanım : 10
REP Grafiğim : KaRiA is an unknown quantity at this point
Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
Standart Cevap: İslami Sözlük (I- )

İKTA'

Devlete ait bir arazinin menfaat ve tasarrufunun, yönetici tarafından, hazinede istihkâkı bulunan kimseye verilmesi.
Biraz daha geniş bir ıstılâhî tarif ile ikta'; halifeler tarafından, hukûkî durumuna göre değişen vergilerini ödemek şartıyla, bir şahsın mülkiyetinde olmayıp devlete ait olan toprakların veya maktu' bir hazine gelirini temin ettikten sonra; bir yere ait sadece vergilerin, yahut da muayyen yerlere ait devlet gelirlerinin, hizmet ve maaşlarına karşılık olarak kumandan, asker ve sivil erkâna birtakım vesikalar ile tahsis edilmesine denir.
Devlet arazileri (diğer isimleriyle hazine veya mîrî araziler) devlet başkanının her türlü tasarrufta bulunma hakkının olduğu arazilerdir. Bu tür araziler iki kısımdır:
a) Mülk edinebilen araziler. Bu tür arazilerin ikta'ına, temlîken ikta' (ikta'ı temlîk) denilmektedir.
b) Yalnızca faydalanılabilen araziler. Bu tür arazinin iktâ'ına da istiğlâlen ikta' (ikta'ı istiğlâlî) adı verilmektedir.
1- Temlik Suretiyle İkta'
Mülk edinilebilen arazilerden bir arazinin rakabe ve mülkiyeti ile tasarruf haklarının bir kimseye verilmesi suretiyle gerçekleşen ikta' çeşididir.
Arazi-ı mukâtaa ismi de verilen bu tür araziler iki kısına ayrılır:
A- Ölü Hazine Arazileri (Arâzi-i Mevât): Hazineye ait olup kullanılmayan ve istifâde edilmeyen arazilere denir. Bunlar da iki kısımdır:
1) Bütün yıllar boyu ölü ve eskiden beri işlenmemiş olan arazilerdir. Halife bu tip araziyi işleyene ve orasını ihya edene verebilir ve mülkiyet hakkını tanıyabilir. Hanefi mezhebine göre, bu tür araziyi işlemek için halifenin izni gerekirken; Şâfiî hukukçulara göre halifenin iznine gerek yoktur. Ancak her iki görüşe göre de, mîrî arazilerin bir parçasını işe yarar hale getiren, başkalarından daha üstün bir hakka sahiptir.
Mecelle'nin 1270 inci maddesinde ölü arazi şöyle tarif edilir: "Arazi-i mevât ol yerlerdir ki, kimsenin mülkü ve bir kasaba ve karyenin merası ve ya muhtatabı yani baltalığı olmadığı halde aksayı umrândan baîd ola".
Bu tür arazilerin ikta'ındaki meşrûiyyet, bizzat Hz. Peygamber'in uygulaması ve "her kim kimseye ait olmayan ölü bir araziyi ihya ederse ona mâlik olur" hadisiyle sabittir (bk. Buhârî, Hars, 15; Tirmizî, Ahkâm, 38; Ebû Dâvud, İmâre, 37, 38, 39; Dârimî, Buyû', 65; Muvatta', Akdiyye, 37). Uygulaması ise, Hz. Peygamberin, Zübeyr b. Avvâm'a Nakî mıntıkasından ölü bir araziden bir parçayı at talimi yapmak için vermesidir.
Bu tür arazilerin ikta'ında esas şart, o arazinin imar ve ihyâsını sağlamak ve bunu devam ettirmektir. Bu sebeple üç sene şartı konmuştur. Şayet üç sene süresince, verilen şahıs o araziyi imar ve ihya etmezse, devlet hazinesi namına o arazi geri alınıp başkasına verilir. Bu husus aynı zamanda Hz. Ömer'in ictihadıyla sabittir. Hz. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından Cuheyne ve Müzeyne kabilelerine ikta' olunan yerlerin imar edilmediğini görünce, Resulullah'ın yaptığı bir uygulamayı bozmaktan çekinerek o araziyi onlardan almamış; fakat, daha sonraki uygulamalara üç yıl şartını koyarak bunu uygulamıştır. Mecelle'nin 1276. maddesinde de "bir kimse arâzi-i mevâttan bir mahalli tahcir etse, üç sene müddetle o yer ona başkasından ehak olur. Üç seneye kadar ihya etmezse haklı kalmaz. Ve ihya etmek üzere başkasına verilir" denilmektedir.
2) Önce imar olunmuş iken sonradan harap olan topraklardır. Bunlar da iki şekilde olur:
Birincisi; Câhiliyye devrinden kalan arazilerdir. bu arazilerin işe yarar hale getirilmesinde üç farklı görüş vardır. İmam Şâfiî'ye göre, sahipleri bilinsin veya bilinmesin işe yarar hale getirmekle mâlik olunamaz. İmam Mâlik'e göre, bunlara sahip olunur. İmam-ı Âzam'a göre ise, sahipleri biliniyorsa ihya etmekle mâlik olunamaz, sahipleri bilinmiyorsa ihya ile mâlik olunur.
B- İmar Görmüş Araziler (Arâzi-i Âmir): Herhangi bir külfet gerekmeden ziraatı mümkün olan arazilerdir. Bunlar da iki kısımdır:
l) Maliki belli olan fakat halîfenin hazine malı olarak kabul ettiği araziler. Bu tür bir arazinin ikta'ı caiz olmayıp, onlar üzerinde Beytülmâl'in hakkı yalnız öşür ve haraç gibi vergilerin istihsâlinden ibarettir. Bu arazi eğer İslâm ülkesinde ise sahibi ister müslüman olsun ister zımmî olsun durum değişmez. Eğer harp ülkesinde ise, müslümanların da o yer üzerinde mâlik olduğu bilinmiyorsa, halife zaferden sonra mülkiyeti, işlemesi mümkün olsun diye parçalamak istiyorsa bu caizdir. Resulullah'ın ashabından olan Temîmu'd-Dârî, fetholunmadan önce, Şam tarafındaki bir arazinin kendisine tahsis edilmesini istemiş, Resulullah da o yeri Temîm'e vermiştir.
2) Mâliki ve hak sahipleri bilinmeyen araziler. Bunlar da üç kısıma ayrılırlar:
a- Fetholunan ülkelerde halifenin hazineye ayırdığı mülkler, Yani ganimetin beşte biri olan humus. Hz. Ömer Irak arazisini alınca, İran hükümdarının ve devlet adamlarının mallarını, kaçanların mülklerini veya harap olmuş malları hazineye ayırmıştır ki, bunların para olarak değeri dokuzmilyon dirhemi bulmuştur. Bütün bunları müslümanların işine harcamış, herhangi bir şahsa arazi parçası vermemiştir. Hz. Osman ise, bu mülkleri şahıslara dağıtmıştır. Zira, bunları parçalara ayırıp, şahıslara vermenin, buna karşılık fey hakkı olarak ücret almanın daha faydalı olacağını görmüştür. Rivayete göre bunlardan elde edilen icâr bedeli ellimilyon dirheme ulaşmıştır. Hz. Osman da bu paradan yardım ve bağışlarda bulunmuştur. Bu uygulama h. 82 yılına kadar devam etmiştir.
Bu tür mamur arazilerde mülkiyet şahıslara verilmiyor, hazineye bırakılıyor, dolayısıyla bütün müslümanların mülkü oluyor ve mülkiyet daima vakıf hükmünde devam ediyor. Halife bu tür arazilerde muhayyerdir. Dilerse Hz. Ömer'in yaptığı gibi arazinin gelirini hazineye aktarır, dilerse Hz. Osman'ın yaptığı gibi araziyi işletip, imar edeceklere, gelire göre haraç karşılığı kiraya verir.
b-Haraç arazileri. bu arazilerin mülkiyeti kimseye verilemez. Bunların bir kısmının mülkiyeti vakıftır Vakıfların temliki ise mümkün değildir, satılıp bağışlanamaz. Bir kısmının ise mülkiyeti, rakabesi şahsa aittir. Dolayısıyla ikta'ı sahih olmaz.
c- Sahipleri ölüp, mirasçıları ve hak sahipleri bulunmayan mâmur yerler. Bunlar bütün müslümanlar için miras olarak hazineye kalır.
Şimdiye kadar saydığımız ölü hazine arazileri ile imar görmüş arazilerin dışında, bir de yer altında mevcut olan malın yani madenlerin ve bunların bulunduğu arazinin ikta'ı vardır ki, buna "rikâz" denir. Bu konudaki hükümlerin meşrûiyeti de şu hadis ile sabittir: Hz. Peygamber "rikâzda beşte bir nisbetinde harç vâcibdir" buyurmuş rikâzın ne olduğu sorulurunca da "rikâz Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzü ile birlikte yarattığı altın madenidir" diye, cevap vermiştir. Bir başka rivayette de "rikâz, yeryüzünde yaratılan mâdendir" diye tarif etmişlerdir (Ahmed Naim, Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, III, 317; Ayrıca yukarıdaki hadisi için bk Buhârî, Zekât, 16; Ebû Dâvud, İmâre, 40; Müslim, Hudûd, 45-46; Tirmizî, Ahkâm, 37).
Bu konudaki hükümlere gelince; rikâz yani madenler ikiye ayrılır:
a) Açıkta olan madenler: İnsanın herhangi bir müdahalesi olmadan, toprağın yüzünde olan kömür ve tuz gibi madenlerdir. Bu nevî madenler bir şahsa mülkiyeti verilmeyen ve ihsan edilemeyen sular gibi olup, aynı hükme tabidirler. Oraya gelen herkes eşit hakka sahip olup o madenden alabilir.
b) Gizli madenler: Bir takım işlemler ile kendisine ulaşılabilen, bir kısım masrafların yapılmasını gerektiren altın, gümüş, demir ve bakır gibi madenlerdir.
Bunların mülkiyetinin şahıslara verilmesi hususunda da iki farklı görüş vardır. Bir kısmına göre, bunlar açık madenler gibidir, mülkiyeti şahıslara verilemez. Diğer bir kısmına göre ise verilebilir. Buna da delil, Hz. Peygamber'in, Bilâl b. el-Hâris'e maden bulunan bir yerin mülkiyetini vermesi gösterilmektedir. Bu tür ikta' şeklinde de o madenin işletilmesi ve buna devam edilmesi esası geçerlidir.
II- İstiğlâlen ikta'
Bu ikta' çeşidinde arazinin rakabe ve mülkiyet söz konusu edilmeyerek, yalnız öşür ve haraç gibi menfaatlarını ikta' etmek sözkonusudur.
Bunlardan öşür, belirli şartlar taşıyan insanlara verilmesi gereken bir zekattır. Zekât ise sahibine teslim edilmedikçe mülk edinme sahih olamayacağından öşrün ikta'ı caiz olmamıştır.
Harac'a gelince: bunun ikta'ında ihtilâf söz konusu olmuşsa da fakîhlerin bir çoğu, bir beldenin muhafazasına memur olan askere haracın ıkta' olunabileceğini kabul etmişlerdir.
Bu tür ıkta' çeşidinde, herhangi bir temellük söz konusu olmadığından bey', hîbe, vakıf ve vasiyyet gibi tasarruf caiz olamaz.





KaRiA isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Alt 06-24-2008   #26 (permalink)
 

KaRiA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
мэкаи бυяυяυ
Üye Numaram: 26532
Kayıt Tarihim : Jul 2007
Mesajlarım: 2.469
REP Puanım : 10
REP Grafiğim : KaRiA is an unknown quantity at this point
Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
Standart Cevap: İslami Sözlük (I- )

İKTİDÂ

Uymak, tabi olmak, peşinden gitmek, "Müslümanlar Peygamberin sünnetine iktidâ eder" ve "cemaat imama iktidâ ederek beş vakit namazı eda eder" cümlelerinde bu anlam görülür.
Terim olarak: İktidâ cemaatın, namazını imamın namazına bağlamasıdır. Cemaatle namaz kılarken; namaz kıldırana imam, imama uyan kimseye muktedî, imama uymaya da iktidâ denir.
İmama iktidânın sahih olması için şu şartların bulunması lazımdır.
1- Cemaatla namaz kılarken hem namaza ve hem de imama iktidâya (uymaya) da niyet edilmesi lâzımdır. Meselâ: "Niyet ettim bugünkü akşam namazının farzını kılmaya; uydum imama" denilir. Böyle niyet edilmezse iktidâ sahih olmaz.
2- İmam cemaatin önünde bulunmalıdır. Bunun ivin imamın ökçesinin cemaatin ökçesinden ileride bulunması yeterlidir. Cemaat bir kişi olursa, ökçesi imamın ökçesinden geri olacak şekilde sağına durur. iki ve daha fazla olursa arkasına dururlar.
3- İmam ile cemaatin kıldıkları farz aynı olmalıdır. Meselâ; İmam öğle namazına; cemaat ikindi namazına niyet etse, cemaatın namazı sahih olmaz.
4- İmam cemaatten halen yüksek olmalıdır. Nafile namaz kıları bir imama farz kıları cemaatin uyması sahih değildir.
5- İmam ile cemaatin arasına kadınların saffı ayırmamalıdır.
6- İmam ile cemaat arasında kayık geçebilecek bir nehir, araba geçebilecek kadar bir yol, ya da iki saf sığacak kadar aralık bulunmamalıdır.
7- İmamın rükû ve secdeye gitmesini bilmeye engel olacak kadar arada duvar gibi bir engel olmamalıdır. Eğer işitmek veya görmek sebebiyle imamın hareketleri takip edilebiliniyorsa o zaman namaz sahihtir.
8- İmam binitli cemaat yaya, ya da tersi olmamalıdır.
9- İmam bir binitte cemaatte başka bir binitte olmamalıdır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1402/1982, I, 157 vd; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır 1389/1970,I, 344 vd.; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980, I, 82 vd.; Mehmed Zihni Efendi, Ni'met-i İslâm, İstanbul 1322, s. 196 vd.)


İKTİSAD

Orta yolu tutmak, itidal ile hareket etmek, tutumlu olmak, gereğinden az veya çok harcamaktan kaçınmak.
İslâmiyet, yeme, içme, giyim, kuşam, eşya kullanımı gibi her hususla aşırılıktan kaçınmayı, orta yolu tutmayı emretmiştir. Savurganlık ve cimriliği yasaklamıştır. İşlerin hayırlısı orta olanıdır.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Yürüyüşünde ölçülü ol; sesini kıs (bağıra bağıra konuşma)" (Lokmân, 31/19); "Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme; büsbütün açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur, açıkta kalırsın" (el-isrâ, 17/29).
İktisadın karşıtı israftır. İsraf aşırı gitmek, gereğinden fazla yemek, içmek ve harcamaktır. Bu ise dinimizce yasaklanmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de; "Saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir" (el-İsrâ, 17/27) buyurulmuştur. Tutumlu olanlar kimseye muhtaç olmazlar, rahat ve huzur içinde yaşarlar. Bir hadis-i Şerifte: "Tutumlu olan fakir olmaz" (Keşfü'l Hafâ, II, 189)
İslâmiyet insanlar arasında eşitliğe, güçsüzü korumaya özel bir önem vermiştir. Zekât ve sadaka övülen davranışlardır. toplum teşvik edilmiştir. Fakat servet ve refahın tabana yayılması esas alınmıştır. Servetin, çoğunluğun aleyhine bir azınlığın elinde toplanması yasaklanmıştır. "Servet içinizde zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın" (el-Haşr, 59/7) ayeti bunu ifade eder. İslâmiyet özel mülkiyeti korur ve teşvik eder. Emeğe üretim faktörleri içerisinde büyük değer verir."Gerçekten de insan ancak kendi çalıştığını elde eder" (en-Necm, 53/39) ayeti bunu ifade eder.
Peygamber efendimiz en kutsal kazancın el emeği ürünü olduğunu belirtmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 466, IV, 141). Tembellik ve başkalarının sırtından geçinmek yasaklanmıştır. Bu nedenle faiz yasak kılınmıştır (bk. el-Bakara, 2/275-279). Teşebbüse de büyük değer verilmiştir, sermaye emekle beraber değerlidir.
İsraf (savurganlık) yasağı, temel ilkelerden biridir. Ticarete önem verilmiş ve kâr haddi geniş tutulmuştur. Karaborsacılık ve haksız kazançlar yasaklanmıştır. Tüketicileri aldatacak faaliyetlerden kaçınılması istenmiş; malların üreticilerden tüketicilere en kısa yoldan ulaştırılması amaçlanmıştır (bk. Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 125-202; Günümüz Ekonomik Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 10 vd.; Orhan Oğuz-İlhan Uludağ, Genel Ekonomi, İstanbul 1981, s. 39-41). Ayrıca geniş bilgi Ansiklopedinin fıkıh ile ilgili birçok maddesinde verilmiştir).

İLÂ'

Evlilik akdinin sona ermesine yol açabilen bir yemin türü.
Kocanın eşiyle cinsel teması yemin, adak veya bir şarta bağlayarak, belirli veya belirsiz bir süre kendisini bundan menetmesi anlamında bir İslâm hukuku terimi. Yemin ederken süre belirlenirse, bunun en az dört ay olması gereklidir.
İslâm'dan önce, Hicaz yöresi arapları ilâ işlemini, zıhar gibi bir boşama yöntemi olarak uyguluyorlardı. Ancak tasarrufun sonucu geniş bir zamana yayıldığı için bu daha çok kadını baskı altına almak, ona zarar ve sıkıntı vermek için kullanılmaktaydı. Çünkü koca bir, iki yıl veya daha uzun süreyle eşine karşı kocalık görevini yapmıyor, yeni yeminle süreyi uzatıyordu. İlâ sonuna kadar evlilik akdi devam ettiği için, eşi yeni bir evlilik yapma imkânı bulamaz ve gönlü incinmiş olarak günlerini geçirirdi (bk. el-Meydânî, el-Lubâb fi Şerhi'l-Kitâb, Kahire, t.y., III, 59-63; Abdurrahman es-Sâbûnî, Medâ Hürriyeti'z-Zevseyn fi't- Tatâk E'ş-Şerîati'l-İslâmiyye, Dâru'l-Fikr, II, 945-964; Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1404/1984, VII, 535-555; Mecelletu'l-Ezher, XX, 638-641; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1968, II, 290-310).
Ancak, İslâm, eşiyle bu anlamda ilişki kesmeyi dört aylık süre ile sınırladı. Koca bu süre içinde her an yemininden dönüp, eşiyle barışabilecek ve yemin keffareti vererek uhrevî sorumluluktan kurtulabilecektir. Ancak eşine dönmeksizin dört aylık müddet sona ererse evlilik de sona erer.
İlâ' Kitap ve Sünnetle sabittir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay beklerler. Eğer bu süre içinde, yeminlerinden dönerlerse, şüphesiz ki Allah, her şeyi çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Eğer boşamayı kastederlerse, şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir" (el-Bakara" 2/226-227).
Hz. Âîşe'den (ö. 58/677) şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah'ın elçisi hanımlarına ilâ yaptı ve kendisine helâlı haram kıldı. Arkasından da haramı helâl yaptı ve yeminden dolayı kefaret verdi" (Buhârî, Savm, 11, Salât, 18, Nikâh, 91, 92, Talâk, 21, Eymân, 20, Mezâlim, 25; Tirmizî, Talâk, 21; Nesaî, Talâk, 32).
İlâ'da belirli bir süre veya süresiz olarak eşine yaklaşmamak üzere, Allah'a veya O'nun örfen yemin için kullanılabilen ilâhî sıfatlarına kocanın yemin etmesiyle süre başlar. Koca, cinsel temastan uzak kalmayı, kendisine ağır gelebilecek bir adağa veya boşama gibi bir şarta bağlamak suretiyle de ilâ tasarrufunda bulunabilir. "Allah'a yeni yemin olsun ki, dört ay sana yaklaşmayacağım!". Vallahi, bundan sonra seninle temasta bulunan", "Seninle temasta bulunursam üzerime hac farz olsun veya yüz rek'at namaz kılmak üzerime borç olsun", "Seninle temasta bulunursam, evliliğimiz sona ermiş olsun" gibi sözlerle ilâ meydana gelir. Bunlar boşamada olduğu gibi, niyete bağlı olmaksızın sonuç doğuran açık sözcüklerdir. Kimi zaman, niyet edilerek kinayeli sözcüklerle de ilâ işlemi başlatılabilir. Eşiyle ilişiğini kesmeyi kastederek; "Bundan sonra seninle bir yastığa baş koymam, seninle bir yatağa yatmam" gibi sözler bu niteliktedir (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', III, 162 vd.; İbnu'l-Humâm, Fethu'l-Kadır, III, 182 vd.; Ö. Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, II, 290 vd.).
Hanefilere göre, ilâ'nın rüknü; kocanın, eşiyle bir süre temasta bulunmayacağına yemin etmesi veya ilâ için kullanılan açık ya da kinayeli sözcüklerdir. Çoğunluk İslâm hukukçularına göre, bu rükünler dört tane olup şunlardır: Yemin eden, yemin sözcüğü, cinsel temas ifade eden sözcük ve süre.
İlâ'nın şartları:
1. İlâ yapan kocanın, ergin ve temyiz gücüne sahip olması gerekir. Küçük çocuk ve akıl hastasının yapacağı ilâ geçerli değildir.
2. Nikâh akdinin devam etmesi veya kadının cayılabilir boşamadan dolayı iddet beklemekte olması gerekir. Kadın, üç boşama veya bir kesin (bâin) boşama ile boşanmışsa, artık ilâ'ya gerek kalmaz.
3. İlâ'nın bir yerle sınırlandırılmaması gerekir. Çünkü kocanın bu yer dışında cinsel temasta bulunması mümkündür.
4. Eşinden ayrı kalma süresi, ya mutlak olmalı veya en az dört ay olarak belirlenmiş bulunmalıdır (ez-Zühaylî, a.g.e, VII, 535 vd.; Bilmen, a.g.e, II, 290 vd.).
Dört aydan kısa süreli ilâ, evlilikle ilgili bir sonuç doğurmaz. Bu durumda koca, süre dolmadan önce eşine dönerse, yeminini bozmuş sayılacağı için sadece yemin kefareti gerekir. Eğer yeminini bozmadan üç aylık süre için yapılması ve üç ay geçmeden eşine dönmesi veya eşine dönmeden üç ayın geçmesi gibi.
Dört ay ve daha fazla bir süreyi kapsayan ilâ hukuki sonuçlarını doğurur. Bu durumda koca, dört ay dolmadan önce her an eşine dönebilir. Bu takdirde yeminini bozmuş sayılacağı için, kendisine yemin kefareti gerekir. Böyle bir durumda eşlerin birbirine dönmesi ve evlilik hayatının devam etmesi teşvik edilmiştir: "Eğer eşlerine dönerlerse, şüphesiz Allah çok yarlığayıcı ve çok bağışlayıcıdır" (el-Bakara, 2/226). Kocanın eşine dönmesi cinsel temasta bulunmakla veya bunun mümkün olmaması halinde sözlü olarak gerçekleşir. Yemin Allah'ın ismi veya örfen yemin etmede kullanılan ilâhî bir sıfatıyla yapılmışsa, bunun bozulması halinde, diğer yeminlerde olduğu gibi kefaret gerekir. Bu da varlıklı koca için; on yoksulu bir gün doyurmak veya giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Koca yoksulsa, arka arkaya üç gün oruç tutar (el-Mâide, 5/89). Yemin; "Seninle cinsel temasta bulunursam, üzerime hac farz olsun veya bu taktirde sen benden boş ol" gibi bir adağa yahut bir şarta bağlanmışsa, dört ay dolmadan yemin bozulunca, üzerime hac farz olur. Boşama şartına bağlamada ise, evlilik sona erer.
Dört aylık süre dolmuş bulunursa, ilâ genel amacına ulaşmış olur. Hanefîlere göre, bu durumda hâkime başvurmaya gerek olmaksızın, mücerred olarak sürenin geçmesiyle "bâin boşama" meydana gelir. Çünkü dört aydır kocalık görevini yapmayan bir erkeğin bu kadın üzerindeki zulmünü kaldırmak ve onun yeniden evlenmesini sağlamak, ancak bâin boşama halinde ve mümkün olur. Hanefilerin bu görüşü, ashâb-ı kirâmdan Hz. Osman, Alî, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer ve Zeyd b. Sabit'e dayanır.
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî hukukçulara göre ise, İlâ'da dört ay tamamlanınca, evlilik kendiliğinden sona ermez. Bu durumda koca eşine döner veya onu boşar. Her ikisini de yapmazsa, kadın hâkime başvurarak boşanma isteğinde bulunur ve hâkim eşleri boşar. Her iki durumda da bir "ric'î (cayılabilir) boşama" meydana gelir. Dayandıkları delil; ilâ ayetlerinde kocanın eşine dönmesiyle boşama arasında muhayyer bırakılmış olmasıdır.
Sonuç olarak, evlilik devam ederken kocanın dört ay süreyle kocalık görevlerini yapmaması veya evi terketmesi halinde evlilik sona ermektedir. Boşama ister bâin, isterse ric'î sayılsın, sonuçta erkeğin bir boşama hakkı eksilmektedir. Bu eşlerin, Hanefilere göre yeni bir nikâh akdiyle, çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, iddet içinde, eşine dönme yoluyla yeniden evliliklerini sürdürmeleri mümkündür (bk. Alûsî, Rûhu'l-Meâni, II, 129; el-Ayn', Umdetu'l-Kârı, XVII, 58-61; el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Beyrut 1328/1910, III, 162-175; İbnu'l-Humâm, Şerhu'l-Kâdir, Mısır 1315-1317, III, 182-199; İbn Rüşd el-Hard, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 99 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, 1970, VII, 315 vd.; İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtâr alâd-Duri'l-Muhtâr, 1307, II, 749 vd.; İbn Kesîr, Muhtasaru Tefsîri İbn Kesîr, İhtisar ve Tahkîk, M.Alî es-Sâbûnî, Beyrut 1402/1981, I, 200, 201; Fahruddîn er-Râzî, Tefsîr, VI, 80 vd.):





KaRiA isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Alt 06-24-2008   #27 (permalink)
 

KaRiA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
мэкаи бυяυяυ
Üye Numaram: 26532
Kayıt Tarihim : Jul 2007
Mesajlarım: 2.469
REP Puanım : 10
REP Grafiğim : KaRiA is an unknown quantity at this point
Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
Standart Cevap: İslami Sözlük (I- )

İLÂH

Kendisine ibadet edilen, her şeyden çok sevilen, tazim ve tesbih edilen mutlak varlık.
Lügatta, örtünmek, gizlenmek, alışmak ve kulluk anlamında kullanılmakla beraber genelde ibadet edilen, tapınılan nesnelerin ortak adı olmuştur. Ancak İslâmiyet'in saf tevhid akîdesi, tapılacak, ibadet edilecek; kainatın ve eşyanın yaratıcısı ve yoktan var edicisi olarak sadece Allah'ı kabul etmektir. Bu yüzden, Allah'ı lâfzî sadece İslâm'ın kabul ettiği tanrı inancının alemi (özel ismi)'dir.
Müfessirlerin ve nahivcilerin ekseri görüşüne göre Allah ismi celâli mürtecel ve gayri müştak bir isimdir. Yani ne (Lahe-yelihü-leh) dan ne de (lailahe) den müstak değildir. Bazılarının iddia ettiği gibi Süryanice olduğu ileri sürülen "Lâhe" isminden arapçalaşmış bir isim de değildir. İmam Fahruddin er-Râzî lafza-i Celâl Allah-u Teâlâ'nın alem ismidir ve aslen müştak değildir. Nahiv imamlarından Halil ve Sibeveyh usulcülerin çoğu ve fakihler hep bu görüştedirler demiştir. Nitekim nidada hemzenin düşmemesi ya ile fasılasız bir araya gelmesi hemzenin kelimenin aslından olduğunun delilidir. Lafzai Celalin başındaki eliflam harfi tarif değildir. Ancak kullanılış kolaylığı için çoğunlukla onun gibi kullanılmıştır. Sonuç olarak Allah ismi müştak ve menkul değildir. İlk kullanılışından itibaren alem ismidir. Nitekim arapçada Allah isminin çoğulunun veya bir başka şey için kullanıldığının hiç bir örneği yoktur. Allah'ın zatı bütün esmâ ve sıfata mukaddem olduğu gibi Allah ismi de öyledir. O ulûhiyyet vasfından değil, uluhiyyet ve ma'bûdiyet vasfı ondan alınmıştır. Allah mabut olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabut'dur. Onun ulûhiyyeti ibadet ve ubudiyyete müstehak olması zatındandır. İnsanlık, puta tapar, güneşe tapar, ateşe tapar. kahramanlara, tâğutlara veya bazı sevdiği şeylere tapar. Taptığı zaman onlar ilâh ve mabut olurlar. Sonra bunlardan vazgeçer, o zaman onlar İlâhiyet ve mabûtiyet vasıflarını yitirirler. Halbuki insanlar Allah'ı mabut ilâh tanısın tanımasın, O zatında mabuttur. O'na her varlık ibadet, ubudiyet ve tazim borçludur (M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 29-30).
İslâmiyet'in Allah âkidesiyle diğer dinlerdeki "ilâh" fikri arasında tartışmaya yer bırakmayacak nitelikte büyük farklar vardır. Diğer dinlerdeki ilah fikrine, İslâmiyet'in reddettiği yollardan ulaşılır. Sonra bu dinlerin mensubu olan insanlar, ilâhlarım kendi ihtiyaçları doğrultusunda edinirler. Diğer dinlerdeki ilâh fikri, insanların korkularının isteklerinin ihtiyaçlarının ürünüdür. Bu ilâhlar insanların isteklerinin ihtiyaçlarının ürünüdür. Bu ilâhlar insanların ihtiyaçlarına göre şekillenirler. Sonra bu ilâhların hüküm va'z etmek gibi özellikleri de yoktur. insanların ihtiyaçları karşılandığından, bu ilâhların fonksiyonları da tükenecektir. Oysa İslâm, kişi ilâhım kendi ihtiyaçları doğrultusunda edinemez. Zîra İslâm, mutlak bir yaratıcının ve hüküm koyucunun ve ibadet edilecek bir tek ilâhın var olduğu, onun da hiç bir ortağı bulunmadığı esası üzerine oturtulmuştur. İslâm insanları bu ilâha (yani Allah'a) iman ve ibadet etmeye çağırır. Diğer dinlerde ilâhlar, insanlarla birlikte vardır. İnsan yok olduğunda bu ilâhlar da yok olurlar. Oysa Allah (c.c) insanı yaratandır. İnsan yaratılmadan önce de vardı ve zatı ile kâimdir. İnsan kendisinin ihtiyaçlarını gidermeye gücü yeten, sıkıntılara karşı ona yardım elini uzatan, onu koruyup gözeten, sıkıntı ve korkulu anlarında onu emniyete ulaştıran bir varlığa ibadet için yönelmektedir.
Tabii olarak kişinin inancına göre ihtiyaçlarını gideren, doğalara icabet eden bir varlık, kendinden daha yüce ve üstün olmalıdır. Yani ilâh edinilen şey müteal olmalı, insanın ulaşamayacağı özellikler taşımalıdır. Hiç şüphesiz ibadet düşüncesi, mabudun şahsı ve kudreti gayp perdeleri arkasında olmadıkça kişinin hatırasında canlanamaz. Mabudun ihtiyaçları yerine getirmeye yeten güç ve kuvveti gizlilik perdelerinin altında olmalıdır. Bundan dolayı mabud için isim olarak öyle bir kelime seçilmelidir ki, hicaplarına ve derin hayret manası ile birlikte yücelik üstünlük ve şereflilik manalarını da ihtiva edebilsin.
İlâh kelimesinin mabuda bağlanmasının sebepleri şöyle sıralanabilir: İhtiyaçları gideren, işlenen âmelin karşılığını veren, sükunet bahşeden, yücelik hükmü altına alıp koruyan, ihtiyaçları gideren, musibet anında koruyandır. Aynı zamanda gözlerden öylesine gizli olmalı ki, insanların idrak edemediği sırlardan daha da esrarlı olsun ve insan ondan korktuğu kadar, iştiyak ve sevgide duyabilsin.
Kur'an-ı Kerimde ilâh kelimesi iki manada kullanılmıştır. Birincisi- hak olsun batıl olsun, ayırım yapılmaksızın, insanların kendisine tapındığı şey anlamında mabud. İkincisi; gerçekten ibadete lâyık olan varlık anlamında hak mabud.
İlah Edinmek
Yeryüzünde ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem'le başlayan tevhîd inancı gönderilen her peygamberle birlikte devam edegelmiş ve İslam peygamber'i (s.a.s) ile kemâle ermiştir.
Bütün peygamberler, kendinden önceki peygamberleri tasdik edici özellikte tevhid yolunda mücadelelerini sürdürmüşler, gönderildikleri kavimleri Allah (c.c)'dan başka ilâhlar edinmemeleri hususunda uyararak, onları Allah'a kulluk etmeye çağırmışlardır. Ancak peygamberler bu mücadeleleri sırasında kendilerinin yanında yer alan pek az mümin bulabilmişlerdir. Hatta bazıları öldürülmüşler, yaşadıkları yerden uzaklaştırılmışlar ve içinde bulundukları toplumun, sürekli hakaret ve alaylarına maruz kalmışlardır.
Peygamberlerin uyarılarını dikkate almayan insanlar, kendi inançlarında ısrar etmişler, Allah'dan (c.c) başka ilâhlar edinerek, onlara tapınmaya devam etmişlerdir. Nitekim Allah'u Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de bu kavimler hakkında şöyle buyurmaktadır: "Onlar, kendileri için bir izzet ve kuvvet kaynağı olsunlar diye, Allah'tan başka düzme ilâhlar edindiler" (Meryem, 19/81). "Onlar, Allah'ı bırakıp, güya kendileri yardım(a mahzar) edilecekler ümidi ile mabudlar edindiler" (Yâsin, 36/74).
Bu ayetlerden anlaşılacağı üzere cahiliye devri insanları kendileri için ilâh olabileceğine inandıkları nesnelerin şiddet ve sıkıntı anlarında koruyucu olduklarını, onların etrafında toplandıklarında yeminlerinden vazgeçmekten doğabilecek sorumluluktan bir takım korkulardan kendilerini emin kılabileceklerini zannediyorlardı.
"Allah'ı bırakıp taptıkları yalancı ilâhlar, rabbinin azap emri geldiği zaman onlara hiçbir fayda sağlamadı, ziyanlarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı " (Hûd, 11/101).
"Halbuki Allah'ı bırakıp da çağırdıkları şeyler hiçbir şeyi yaratamazlar. Onların kendileri yaratılıp duruyorlar. Onlar diriler değil ölülerdir. Ne zaman dirileceklerine de şuurları yoktur. Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır (en-Nahl, 16/20-22).
"Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. Ondan başka hiç bir ilâh yok" (el-Kasas, 28/88).
"Allah'tan başkasına tapanlar dahi gerçekte Allah'a eş tuttukları ortaklara tabi olmuyorlar. Onlar kuru zandan başkasına uymuyorlar, onlar ancak yalandan başkasını söylemiyorlar" (Yûnus10/66).
Bu ayetlerden şu neticeleri çıkarmak mümkündür:
a) Cahiliye devri insanları kendilerine sıkıntılı anlarında dua edip yardıma çağırdıkları ilâhlar ediniyorlardı.
b) ilâhlar sadece cinler, melekler ve putlardan ibaret değildi. Daha önce şahıslar da tapınılan ilâhlar arasında idi. Nitekim "onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman dirileceklerine şuurları da yoktur" ayeti, bunu ispatlamaktadır.
c) Müşriklere göre ilâh edindikleri putlara, onlarım dua ve yakarışlarını işiten ve onlara yardıma gücü yeten varlıklardı.
Meselâ bir adam acıkmışsa, karısından yemek ister. Yada hastalanmış olsa doktor çağırır. Onun bu davranışları bir dua değil, sebep ve netice kanununun tabii bir göstergesidir. Adam, karısını veya doktoru ilâh edinmemektedir. Ancak bu adam açlık ve hastalığa katlanamaz duruma geldiğin de karısından doktorundan yardım isteyeceği yerde, başka bir şahıstan veya puttan medet umsa, ona bu ihtiyaçlarım gidermesi için dua etmiş ve onu kendisine ilâh edinmiş olur. Günümüzde de pek sık rastlanabildiği gibi kilometrelerce uzaklıktaki bir mezarda yatan bir ölüye dua etse, ihtiyaçlarını karşılaması hususunda ondan bir medet umsa veya aynı duyguları bir puta karşı beslese bunların, ihtiyaçları hakkında kendisine yardım edeceğine, hastalık, sıhhat ve açlığa, tabiat kanunları dışındaki bir mânevî güçle ihtiyaçlarını vermek için gereken sebepler üzerinde hükmünü geçirme kudretine sahip olduğuna inanırsa, bu ölüyü, diriyi veya putu kendisine ilâh edinmiş olur.
Nitekim günümüzde bu misali andıracak şekilde canlı olaylar yaşanmaktadır. Meselâ yeni evlenen çiftlerin kendilerine mutluluk getireceğine inanarak, çeşitli şahısların mezarlarına ziyaretler düzenleyip, çeşitli adaklar adadıkları işitilmektedir. Bu olaylar günümüzde Allah'tan başka ilâhlar edinip O'na şirk koşmanın en açık örneklerinden biridir.
Aslında insanın ilâh edindiği nesnelere dua etmesine, ondan yardım dilemesine sebep olan düşünce, şüphesiz ki onun tabiat kanunları üzerinde hükmünü geçirmeye ve tabiat kanunlarının nüfuzu dışında bir kuvvete sahip olduğunu kabul etmeye götüren düşüncedir.
Allahu Teâlâ (c.c) kendisinden başka ilâh edinenlerin durumlarını şöyle açıklamaktadır: "Andolsun ki, biz kendi çevrenizde bulunan memleketleri helâk ettik. Ayetleri, belki onlar küfürden imana dönerler diye tekrar tekrar açıkladık. O vakit Allah'ı bırakıp da güya O'na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir" (el-Ahkâf, 46/27, 28).
İnsanların gerçek yaratıcıyı bırakıp, kendi elleriyle yaptıkları putları ilâh edinmelerinin başlangıcı Kur'an-ı Kerim'de şöyle belirlenir: "Nûh şöyle dedi: "Rabbim! Kavmim bana isyan etti. Malı ve evlâdı kendisine zarardan başka bir şey vermeyen kimseye. Onlar büyük tuzaklar kurdular. "Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Ved, Suvâ', Yagûs, Yeûk ve Nesr gibi putlarınızdan vazgeçmeyin" dediler" (Nûh, 71/21-23).
Buhârî'nin İbn Abbas'dan naklettiğine göre, Nûh peygamberin kavminde bulunan bu putlar daha sonra Arabistan'a intikal etti. Bu putlardan "Ved" Dûmetü'l-Cendel'de Kelb kabîlesinin; "Suvâ"' Huzeyl kabîlesinin; "Yagûs" Sebe'in; "Yeûk" Hemedan'ın; "Nesr" ise Himyer'in putu haline geldi. Bunlar Nûh (a.s)'ın kavminden salih kimselerin adına dikilmiş heykellerden ibaretti. Şeytan, bunların sûretlerinin toplantı yerlerine dikilmesini iğva yoluyla telkin etmişti. Ancak sahipleri ölünceye kadar bunlara tapınmadılar. Daha sonra gelen nesiller bu putlara tapınmaya başladılar (Buhârî, Tefsîru Sûre "İnnâ erselnâ", 6/199). Muhammed b. Kays'dan rivayete göre "Yeûk" ve "Nesr" Âdem ve Nûh aleyhisselâm arasında yasamış sâlih kimseler olup, çok tâbileri vardı. Bunlar ölünce kavimleri, ibadetlerinde bunları hatırlayarak daha şevkle ibadet yapmak istediler. Bunun için heykellerini diktiler. Bu şahıslar ölünce de şeytanın iğvâsı yoluyla kavimleri, kendilerine ibadet etmeye başladılar (İbn Kesır, Tefsîru'l Kur'âni'l-azim, İstanbul 1985, VIII, 261 -263).
Tevhid inancından bu şekilde ilk sapmalar yolunda, eski çağlarda bu inançtan habersiz diğer kavimlerin de bazı ilâhlar edindikleri görülmektedir. Meselâ; eski Mısır'ın mitolojik dinlerine göre, zaman ilâhı Keb ile gök tanrıçası Nut'un evlenmesinden meydana gelen Osiris, kıskançlık yüzünden Seth tarafından öldürülerek oniki parçaya bölünmüştü. Eski Çin dini olan Sinizm'e göre tanrı Çang-Ti'nin soyundan gelen Çin hükümdarları, göğün oğludur. Hind dinlerindeki ilâhlar, her türlü beşeri eksikliklerden uzak olamazlar. Gök gürültüsü, yağmur, fırtına gibi olayların ilâhı olan İndra, çok zâlim ve gaddar bir ilâhtı. Keza Sümerlerin ilâhı olan Madruk, uluhiyyeti diğer tanrılarla savaşarak tıpkı insanlar arasındaki krallar gibi elde etmişti. İran dini Mecûsîlikte ise iyilik tanrısı olan Hürmüz ile kötülük tanrısı Ehrimen devamlı savaşırlardı. Hangisi galip gelirse ona bağlı olarak yeryüzünde iyilik veya kötülük galip gelmektedir. Bugünkü Avrupalıların ataları olan Keltlerin dininde, insanlar vahşice ilâhlara kurban edilirdi. Azteklerin harp tanrısı olarak kabul ettikleri Çiçli-Puçli, insan yüreği yemekten hoşlanan zâlim ve savaşçı bir ilâhtı. Bunların yanında eski Yunan'ın mitolojik Olimpos tanrılarını da unutmamak gerekir. Ayrıca orta Asya Türklerinin çeşitli nesneleri, özellikle kendilerini kurtardığına inandıkları bir kurdu nasıl ilâhlaştırdıkları bilinmektedir.
Yahudilerin millî ilâhi olan Yahova, kendi kavmi olan İsrailoğullarının dışında kalan kavimlere karşı son derece zâlim ve gaddardır.
İslâm'ın dışındaki dinlerin ilâh telâkkisi, İslâmiyet'ten tamamen farklıdır. Bu sebeple diğer dinlerdeki ilâhlara ancak ilâh, tanrı, Rab, Huda, Çalab gibi isimler verilebilir. Allah ismi ise aslâ verilemez. Meselâ; Batı dillerinde ilâh karşılığı kullanılan (Fransızca "Dieu", İngilizce "God", Almanca "Gott", İtalyanca "Dio") kelimeler, temelde Yunanca Theos ve Lâtince Deivo kelimelerine dayanmaktadır. Bu kelimeler de Yunan mitolojisinin insan şeklindeki tanrı anlayışına dayanmaktadır.
Genellikle beşeri zaaf ve eksikliklerle bilinen bu Yunan menşe'li ulûhiyyet inancı önce Roma'ya, oradan da Hristiyanlığa geçmiştir. Ve bundan sonra Hristiyan mabedlerine Hz. İsa'nın ve Meryem'in heykelleri konulmaya başlanmıştır.
Bugünkü Batı dünyası, Yunan ve Roma politeizmini, isminin dışında her şeyi ile almıştır. Dolayısıyla onların ulûhiyyet fikri, bir türlü saf tevhide ve tevhiddeki her şeyden arındırılmış Allah anlayışına yaklaşamamaktadır.
İslâmiyet'teki Allah inancı, O'nun sadece müslümanların değil, tüm alemlerin ilâhı olduğu gerçeğine dayanır. Ayetlerde de zikrolunduğu gibi, bütün varlıklar, isteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek O'na boyun eğer ve ibadet ederler.
O'nun zâtı, her türlü tavsif ve temsilden münezzehtir. İnsan kendi idrak ve duyu vasıflarıyla Allah'ın zâtını neye benzetirse, Allah ondan münezzehtir. Dolayısıyla şirke yer yoktur. İslâmiyet'in ilk ve en önemli şartı, Allah'ı her türlü şirk unsurlarından tenzih etmektir.
Yüce Allah yeryüzündeki bütün insanları kendisine kulluğa çağırarak şöyle buyurmaktadır: "Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, O'na karşı gelmekten korunmuş olasınız" (el-Bakara, 2/21).


İLÂHİ KANUN

Cenâb-ı Hakk'ın peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla kullarının uymak zorunda olduğunu bildirdiği ilâhî emir ve yasaklar. İlâhî kanunlara, ayrıca şer'i kanun, Şerîat da denir.
Kur-an ve Sünnet'te, ilâhî kanun anlamında "Sünnetüllah" tabiri de kullanılmaktadır. Meselâ: "(Biz bunu) senden evvel gönderdiğimiz peygamberler için de sünnet (kanun) yapmışızdır. Sen bizim sünnetimizde hiç bir değişiklik bulamazsın" (el-İsrâ, 17/77).
Kâdı Beydâvî bu ayetteki sünnet kelimesinin, âdet ve kanun anlamına geldiğini söylemektedir (Kâdı Beydâvî, Envarü't-Tenzîl ve Esrârü't-Te'vîl Mecmau't-Tefâsîr, IV, 59).
Bir başka ayette; "Allah'ın bundan önce geçenler hakkındaki kanunu ki, Allah'ın kanununu değiştiremezsin" (el-Ahzâb, 33/62) buyurulur. Elmalılı Hamdi Yazır, bu ayetteki "Sünnetüllah" tabirinin ilâhî kanun anlamına kullanıldığını yazmaktadır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, V, 3926-3930).
Diğer bir ayette Sünnetüllah, kanun anlamında şu şekilde kullanılmıştır: "...Ya onlar daha evvelki (ümmetler hakkında geçerli olan) kanundan başkasını mı bekliyorlar? (Hayır) sen Allah'ın kanununda (sünnetinde) asla bu değişiklik bulamazsın" (el-Fatır, 35/43). Nesefi, bu ayeti tefsir ederken "tebdil" zata, "tahvil" vakte aittir; (yani Allah'ın emirlerine isyan edenlere, İlâhî kanun gereğince, azaptan başka bir şey terettüd etmez. Azaba herhangi bir şey bedel olmaz. Azabın vakti de başka vakitlere çevrilmez) demektedir (en-Nesefî, Medârikü't-Tenzîl ve Hakaiku't-Te'vil Mecmau't-Tefâsîr. V, 193).
"Allah'ın öteden beri süregelen kanunudur bu; Allah'ın kanununda bir değişme bulamazsın" (el-Feth, 48/23). Beydâvî ve Nesefî bu ayeti şöyle açıklıyorlar: "Yani, Allah Teâlâ geçmiş ümmetlere gönderdiği peygamberlerinin behemehal galip gelmelerini eski bir kaide ve kanun olarak koymuştur" (Beydâvî, a.g.e, a.y.; Nesefî, a.g.e, VI, 22).
Elmalılı, beşerî kanunla ilâhî kanunu şöyle mukayese ediyor: "İlâhî kanunun, kanun koyucusu Allah olduğundan, sağlamdır, doğrudur. Beşerî kanunlar, yani insanların yaptığı kanunlar, ne ilim ne de din açısında hiç biri sağlıklı olamazlar. Bunlar ilim yönünden batıl, din yönünden şer teşkil ederler ve doğru değildirler. Bunun için beşerin hakkı gerek ilimde gerek dinde kanun koymak değil, Allah'ın kanunlarını arayıp bulmak ve keşfedip ortaya çıkarmaktır. Arşimed, denge kanunun Newton, cazibe kanununu; Aristo, tenakuz kanununu koydu; demek doğru olmadığı gibi, Ebû Hanife hazretleri de fıkhî kıyas kanununu koydu; demek doğru değildir. Bunlar onların koyucusu olsaydı, eğri ve yalan olurlardı, doğru olmaları, ilâhî kanunu keşfetmeye mazhar olmalarından dolayıdır. Bunun için alimler, mucit değil, kâşiftirler. Çünkü ilâhî kanunun gizli olanları da vardır" (Elmalılı, a.g.e, I, 126-127).
İlâhî Kanuna, fıtrî kanun de denir (Krş. Elmalılı a.g.e, I, 197). "Sünnetüllah" ifadesinden "Allah'ın Resulüyle savaşan kafirleri Allah rezil ve perişan eder bu Allah'ın değişmez kanunudur" şeklinde izah edildiği de görülmektedir (Mevdudi; Tefhimu'l-Kur'an, terc. M. Han Kayani ve arkadaşları, V, 391).
İlâhî Kanun, yüce Allah'ın yolu metodu ve âdetidir. Bir çok ayette bu yolun en doğru yol olduğu dile getirilmektedir. Meselâ el-En'âm Sûresinin 145-153. ayetleri incelendiğinde, ilâhi kanunla, insan yapısı kanunlar arasındaki farklılık açığa çıkmaktadır. Aynı sûrenin 146-148. ayetlerinde de Yahudiler ve Müşrikler helâl ve haramlarla ilgili yaptıkları kanunlar nedeniyle terslenmekte ve bundan sonraki ayetlerde ise, iki hukuk arasındaki farklılığı göstermek için ilâhı kanun, ortaya konmaktadır. Sonra, 154. ayette Hz. Peygamber (s.a.s)'e verilen aynı kanunun Musa'ya da verildiği belirtilerek, "..Öyleyse bu kanuna uyun..." denilmektedir.
"Sümme" kelimesi, daima zaman bakımından bir sonralık ifade etmez. Bu kelime zaman zaman 154. ayette olduğu gibi bir anlatımı pekiştirmek için de kullanılır ve özellikle konuşulan Arapça'da "buna dikkat edin ki.." anlamına gelir. Bu ayette, "Yine dikkat edin ki, İlâhî kanun Musa'ya da gönderildi..." denmektedir.





KaRiA isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Alt 06-24-2008   #28 (permalink)
 

KaRiA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
мэкаи бυяυяυ
Üye Numaram: 26532
Kayıt Tarihim : Jul 2007
Mesajlarım: 2.469
REP Puanım : 10
REP Grafiğim : KaRiA is an unknown quantity at this point
Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
Standart Cevap: İslami Sözlük (I- )

İ'LÂY-I KELİMETULLAH

Allah'ın adını yüceltmek için Allah'ı inkar edenlere karşı savaşmak.
Sözlük anlamı, Allah'ın kelimesini yüceltmek demek olan "i'lây-ı kelimetullah", ıstılahta Allah'ın adını veya İslâm dininin tevhid akîdesini şanına uygun bir biçimde yüceltip yayma manasına gelir. Bu terim "cihat" kelimesiyle de ifade edilmektedir.
Bilindiği üzere İslâm, sadece belirli bir millete veya topluma değil, bütün insanlığa gelmiştir. İslâm'ın getirdiği bu hayrın bütün insanlara yetişmesi ve insanlık ile hayrın arasına hiçbir engelin girmemesi, Allah Teâlâ'nın kelimesinin yücelmesi demektir. Dolayısıyla bu İslâm nimetinin bütün insanlığı kuşatacak şekilde yayılmasına karşı çıkanlar, insanla hayrın arasına girmiş olacak, böylece Allah'ın kelimesine saldıran bir mütecaviz durumuna geleceklerdir. İşte bu engelleyici güçleri ortadan kaldırmak için yapılacak mücadele, Allah'ın kelimesini yüceltmeye çalışmak demektir. Bu mücadele (savaş), insanlara zorla İslâm dinini kabul ettirmek için değil, aksine onlara fikir ve vicdan hürriyeti vererek doğru yolu bulma imkanını elde etmeleri için yapılır. İslâm dini, hiç bir kimseyi kendisine inanmaya zorlamaz. Ancak, insanlığa, İslâm'ın yolunu tıkayanları etkisiz hâle getirerek hidayete etmeleri hususunda yardımcı olur.
İslâm, bütün dünyada adaleti ve doğruluğu yerleştirmek için gelmiştir. Öyleyse saldırganlar, zâlimler ve adalete muhâlif hareket edenler Allah'ın Kelimesinin zıddına bir davranış olur. Oysa müslümanların Allah'ın kelimesini yüceltmek için savaşmaları emredilmiştir. O kelimeden uzaklaşanları -kılıca sarılmak pahasına- tekrar O'na bağlamak gerekir. Her hâlükârda ve her yerde yerine getirilmesi gereken i'lây-i kelimetullah görevi; mutlak anlamda adaletin temininden, tecavüz ve düşmanlığın önlenmesinden ibarettir. Bu konuyu destekler mahiyette şu ayeti zikredebiliriz: "Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız; eğer dönerlerse aralarını adaletle bulunuz, adil davranınız; şüphesiz Allah adil davrananları sever" (el-Hucûrât, 49/9).
İslâm'da cihadın manası, ilâyı kelimetullah uğrunda ve İslâmî bir toplum sergileme yolunda elden gelen gayreti göstermektir. Bu cihattan ilk planda meşrû müdafaa demek olan, malın, ırzın, hayatın müdafaasından da öte; İslâm toplumunun oluşmasına engel olabilecek her şeyi ortadan kaldırmak, dinî hürriyeti elde etmek ve sonuçta İslâm toplumunu tesis etmek için Allah'ın hâkimiyetini sağlamak ve emirlerini uygulamak için yapılan çalışma ve uğraşılar anlaşılır. Ancak müslümanlar kesinlikle savaşı ve düşman ile karşılaşmayı arzu etmez, fakat savaş söz konusu olduğunda da ellerinden gelen gayreti sarfederler. Nitekim Allah Teâlâ, saldırgan tarafın barış isteğinin kabul edilmesini müslümanlardan şu ayet ile ister: "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O şüphesiz işitir ve bilir" (el-Enfâl, 8/61). Konuyla ilgili olarak şu hadis-i şerif de zikredilebilir: "Düşmanla karşılaşmaya pek istekli olmayın, fakat Allah'tan selamet dileyin. Bununla beraber, eğer onlarla karşılaşırsanız sebat edip sabırlı olun. Bilin ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır" (Buhârı, Cihad, 112; Müslim, Cihad, 19-20).
İnsanoğlunun yeryüzüne gönderiliş ve yaratılış gayesi, Allah'ın hakimiyetini ve hükümdarlığını kurmak, yalnız O'na kul olmak ve ibadet etmektir. İnsanı yaratılış gayesinden saptıran, Allah'a kul olmaktan çıkarıp kula kulluk eden güç, kuvvet ve otoritelere, Cenâb-ı Hakk'ın din ve hakimiyetine kafa tutmuş, insanların inanç ve düşünce hürriyetlerini gasp etmiş ve toplumu bir fesat çukurunun yanına sürüklemişlerdir. Kur'an-ı Kerîm ayetlerinin ifadesiyle, "hak, kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü inananları, iman etmelerinden sonra küfre döndürme hevesinde" (el-Bakara, 2/109) olan,"kendi dinlerine uyuncaya kadar asla dindarlardan hoşnut olmayan" (el-Bakara, 2/120) ve "güçleri yetse müslümanları dinlerinden döndürünceye kadar savaşa devam eden (el-Bakara 2/217) bu inkârcıların fitne ve fesatlarına engel olmak, insanları bu zihniyetteki kişilere kul olmaktan kurtarıp hak ve hürriyetlerini elde etmelerini sağlayacak Allah'a kulluğu ve O'nun hakimiyetini kurmaya çalışmak, Allah Teâlâ'nın insanlara bir emridir. Bu konudaki ilâhî buyruk, ayette ifadesini şöyle bulur: "Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tam anlamıyla Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse sataşmayın. Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur" (el-Bakara, 2/193). Bu sebeple İslâm devleti, dindar olduğunu iddia eden veya kendini ehl-i kitaba nisbet eden ve yahut müşrik olan kişi veya gruplara, Allah'ın hakimiyetine karşı kendi güç ve otoritesiyle karşı çıkarak fiilî şirkte bulundukları takdirde cihat ilân edecek ve bunu mukaddes bir görev bilecektir.
Öte yandan Kur'an-ı Kerîm'de i'lây-ı kelimetullah için, Allah'ın dinini yüceltmek ve yaymak için cihat edenlerden şu şekilde sitâyişle bahsedilir: "İnananlardan özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mal ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler birbirine eşit değildir. Allah, mal ve canlarıyla cihat edenleri, mertebe yönüyle oturanlardan üstün kılmıştır. Allah hepsine de cenneti vadetmiştir, ama Allah cihat edenleri, oturanlara, büyük ecirler, dereceler, mağfiret ve rahmetle üstün kılmıştır" (en-Nisâ, 4/95-96).
Allah için cihat edenlere ödül olarak verilecekler de şu ayetlerle bildirilir: "Ey inananlar! Sizi can yakıcı bu azaptan kurtaracak kazançlı bir yolu size göstereyim mi? Allah'a ve peygamberine inanırsanız, Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihat ederseniz; bilseniz bu sizin için en iyi yoldur. Böyle yaparsanız Allah günahlarınızı size bağışlar; sizi içlerinde ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. Büyük kurtuluş budur" (es-Saff, 61/10-12); "Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak Cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alış verişe sevinin; bu büyük bir başarıdır" (et-Tevbe, 9/111).
Allah Teâlâ, müslümanları her an cihada hazır bir şekilde bulunmalarını isteyerek söyle buyurur: "Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar her türlü kuvvet ve cihat için, bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki, bununla Allah düşmanını, kendi düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmeyip de Allah'ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız, onun sevabı eksiksiz size ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız" (el-Enfâl, 8/60).
Cihadın ve savaşın İslâm düşmanlarına ne zamana kadar sürdürüleceği konusunda ayet-i kerime şu hükmü ortaya koyar: "O kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberin haram ettiği şeyi haram tanımayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle; onlar hor ve küçülmüş oldukları halde kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşınız" (et- Tevbe, 9/29).
Diğer yandan, i'lây-ı kelimetullah veya diğer bir ifadeyle cihat konusu hadislerde de zengin bir biçimde ele alınmıştır:
Peygamber Efendimiz, gerçek manada Allah uğrunda cihat edenin kim olduğu sorusuna cevap verirken şöyle buyurmuştu: "Sadece Allah'ın ad yüce olsun diye (i'lay-ı kelimetullah için) cihat eden kişi Allah yolundadır" (Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VIII, 281-282). "Fazilet yönüyle insanların hangisi daha üstündür?" sorusuna "canıyla, malıyla Allah yolunda savaşan mümindir" (Buhârî, Cihâd, 2) Hz. Peygamber Allah yolunda cihat eden kişinin savaş alanında şehit olması halinde Allah'ın inâyeti ile hesapsız ve azapsız derhal Cennete gideceğini, şehit düşmeyip evine sağ salim döndüğü takdirde, eli boş değil, ya ecir ve sevapla veya hem sevap, hem de ganimetle döneceğini" (Kâmil Miras, Tecrid, VIII, 256) bildirir.
Bu hadisler gerçek manada Allah'ın adını yüceltmek için yola çıkıldığında Allah'ın yardımının muhakkak olacağını, değişik niyetlerle değil de sadece Allah için cihat edilmesi gerektiğini, böyle hareket eden müminlerin dünyada ve ahirette Allah'ın koruması altında bulunacağını bildirmektedir. Hadisler aynı zamanda cihat sevabının elde edilmesi için başka yolları da göstermektedirler. Bu konudaki bir hadiste şöyle bir bilgi vardır: "Her kim Allah uğrunda gaza edecek bir askerin, sefer için gereken eşyasını tedârik edip hazırlarsa, o da gaza etmişçesine sevaba nail olur. Yine her kim Allah yolunda gaza eden bir askerin, geride bıraktığı işlerine ve ailesine namuslu bir şekilde bakıp gözetirse, o da gaza etmiş gibi olur" (Kâmil Miras Tecrîd, VIII, 301).
Bütün bunların yanında, İslâm devleti mümkün olduğu kadar kuvvet hazırlamak, hazırlıklarını arttırmak ve geliştirmekle sorumludur. Ancak bu kuvvetlerin hazırlanması daima hidayete ve Hakk'a götürmeyi gaye edinmelidir. Bu devlet yeryüzünün en büyük kuvveti olmalı, batıl güçler ondan titremeli, yeryüzünün en icra köşesinde bile tesiri hissedilmelidir. Hiç kimsede ve hiçbir millette İslâm yurduna saldırma gücü kalmamalı, herkes Allah'ın saltanatına sığınmalı, hiç kimse İslâm davetine karşı çıkmamalı, insanları bu davete icabetten hiçbir şey alıkoymamalı, hakimiyet hakkına sahip olmayı ve insanları kendine kul yapmayı hiç kimse iddia edememelidir. Kısaca bütünüyle din, sadece Allah'ın olmalıdır (Seyyid Kutub, Fî Zılali'l-Kur'an, VII, 57).
Özetle, cihat bütün müslümanlara farzdır. Müslüman savaş alanına, yalnız Allah'ın kelimesinin yücelmesi ve O'nun hakimiyetinin sağlanması için çıkar.


İLHAM

Feyiz yoluyla kalbe ilka olunan mana. Akıl yürütme ve düşünmeye dayanmadan kalpte doğan bilgi. ilhamın çeşitli tarifleri yapılmakla beraber ortak noktaları dikkate alındığında şöyle tarif edilebilir; herhangi bir istidlal yoluna başvurmadan insanın ruhî melekeleri vasıtasıyla bir konu hakkında ilim sahibi olması.
Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ'nın arıya vahyettiği anlatılmaktadır (en-Nahl, 16/68). Bu vahiyle kastedilen ilhamdır. Yine Kur'an'da peygamber olmadığı bilinen şahıslara geldiği bildirilen vahiy ilham ile tefsir edilmiştir. Allah Hz. Musa'nın annesine "çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman, onu suya bırak, korkma, üzülme biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız" (el-Kasas, 28/7). Bu ayet-i kerimedeki vahyin ilham olduğu kabul edilirse, ilhamın uykuda ve uyanık iken geldiği söylenebilir. Nitekim Allahu Teâlâ'nın Hz. İbrahim'e oğlunu kurban etmesini söylemesi uyku halindeki ilhama misaldir (Ramazan Efendi, Haşiye ala Şerhi'l-Akâid, s. 63).
İslâm akâidinde, ilim elde etme yolları arasında ilham kabul edilmemiştir. Kelâm âlimlerinin çoğu bu görüştedir. Ancak bu meseleyi Taftazanî (ö. 797/1395) şöyle yorumlamıştır: İlham herkes için bilgi vasıtası değildir. Başkasına karşı delil olarak kullanılmaya elverişli de değildir. Kişinin kendisi için ilham delil olabilir. Çünkü ilhamla ilim hasıl olduğu konusunda şüphe yoktur. Bu hususla ilgili hadisler mevcuttur. Bir çok seleften bununla ilgili haberler nakledilmiştir (Taftacanı, Şerhu'l-Akâid, terc. Süleyman Uludağ. s. 121).
Gazzalî, Razî ve Âmidî gibi bazı kelâmcılar nazar ve istidlal söz konusu olmaksızın ilhamla yakînî ve kat'î bilgilerin elde edileceğini kabul ederler. Ancak ilham zannedilen şey vahim olabilir. Şeytan'ın vesvesesi olabilir. Bunun için ilhamı vahim ve vesveseden ayırabilmek için onun dine uygunluğunu âyetlerle ve hadislerle kontrol etmek gereklidir. Bu şekilde kabul edilen ilham bile dinler ve mezhepler konusundaki tartışmalarda ölçü değildir (bk. İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, I, 59).
Vahiy ile ilham arasındaki farklı yanlar şunlardır: 1. Vahiy yalnızca peygamberlere gelir. 2. İlhamda melek gözükmez. 3. Kendisine ilham gelen kişi bunu gizleyebilir. Hatta gizlemesi daha güzeldir. Peygamber vahyi gizleyemez, 4. Vahiyde kesinlik vardır. Peygamber vahyin, Allah'tan geldiğini kesin olarak bilir. İlham zannîdir (Zurkânî, Menâhilu'l-İrfân, Kahire 1954, I, 64).
İham, Batı dünyasında mistisizm; Doğu dünyasında ve özellikle İslâm aleminde tasavvufun gerçeğe ulaşma yollarından biri ve en önemlisi olan sezgi (hads-instuition) ile eş anlamlı kullanılmıştır. Sûfiler ilham'ı bir bilgi edinme yolu olarak kabul etmiştir (Cürcânî, Ta'rifât, s. 35)





KaRiA isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Alt 06-24-2008   #29 (permalink)
 

KaRiA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
мэкаи бυяυяυ
Üye Numaram: 26532
Kayıt Tarihim : Jul 2007
Mesajlarım: 2.469
REP Puanım : 10
REP Grafiğim : KaRiA is an unknown quantity at this point
Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
Standart Cevap: İslami Sözlük (I- )

İLİM

İnsanın duyu vasıtaları ile elde ettiği veya Allah Tebarek ve Teâlâ'nın vahiy yolu ile doğrudan doğruya gönderdiği, içinde zan ihtimali bulunmayan yakını bilgi.
İslamî terminolojide ilim terimi; "bilgi" kelimesini karşılamak için kullanıldığı gibi, herhangi bir bilgi şubesini ifade için de kullanılır. Meselâ; kelâm ilmi, tefsir ilmi gibi. Keza, ilim ve bilgi terimlerinin bazen marifet kelimesiyle karşılanıldığı da bilinir.
Seyyid Şerif Cürcânî'ye göre ilim: "Gerçeğe ve vakıaya uygun düşen bilgi ve kanaattır" (Cürcani, et-Ta'rifat, Beyrut 1985, s. 160).
Cürcânî ilim için şu tarifleri de yapar: "İlim; bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Bilgisizlik bilginin zıddıdır. Bilim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır. İlim; nefsin, bir şeyin manasına ulaşmasıdır. Düşünen ile düşünülen arasında hususi bir alâkadır" (Cürcânî, et- Ta'rifat, s. 160, 167).
İlim, kesin olsun veya olmasın kavram (tasavvur) veya hüküm olarak mutlak manasıyla idrak etmektir. ilim; düşünme, fehmetme ve hayal etme manalarına da gelir" (Tahanevi, Keşşafü lstılahati'l-fünun, II, 1055).
İlim kavramının yanında çoğu zaman kullanılan marifet kavramı, daha hususi bir anlam taşır ve daha ziyade vasıtasız bilgiyi, sezisi, kalbî bilgiyi ifade etmek için kullanılır. ilim ahiret yolunu dosdoğru gösteren (kılavuz) bilgiler topluluğudur.
İnsanda ilmin ilk doğuşu; düşünmeden (basitçe), bir yol göstericiye başvurmadan elde edilir. İnsan, yaşı ilerledikçe sebeplerine başvurularak, düşünülerek, bir delille ilim elde etme yollarının var olduğunu anlar. Toplu olarak söylersek; birisi vasıtasız yolla doğrudan elde edilen ilim, diğeri vasıta ile elde edilen ilim vardır.
a) Vasıtasız ilim: Her insan kendi hususiyetleri ile kendi cinsleri arasında farklı ve ayrı yanlarıyla yaratılır. Tabii olarak var olan hususiyetleri bilmek, fertlere doğrudan, vasıtasız verilen bilgidir (ilimdir). İnsan, açlık, susuzluk, keder, neşe, korku vb. duyguları, çocuk, süt emmeyi; kuş, uçmaya; balık, yüzmeyi doğrudan öğrenir. Siyah ve beyazına diğer renklerin aynı bey olmadığı ve bir çok sevin mevcudiyeti vasıtasız olarak bilinir. Bu yolla genelde maddi seyler görerek öğrenilir.
b) Vasıtalı ilim; Bu çeşit ilim ise genel olarak akıl ve his aracılığı ile öğrenilen ilimdir. Vasıtalı ilimler ise, maddi olmayan, veya mevcut olup dışta maddi şekli bulunmayan, fizik ötesi dediğimiz gayb aleminden fikir, zihin yoluyla öğrenilir. İnsanda bulunan beş duyu (görme, işitme, koklama, tat alma ve dokunma) ile maddi şeyler hakkında (duyular vasıtasıyla) bilgi edinilir. Bir şey görünce şekil; bir ses işitince ses; bir şey koklayınca koku; ağzımıza yiyecek alınca o şeyin tadı; bir şeye dokununca onun yumuşak ve sert oluşu vs. hakkında vasıtalı bilgiler ediniriz. Ancak hastalık halinde tatlı, acı gibi gelir. Tren ve başka araçla giderken yol geriye gidiyor sanırız. Bu gibi bazı istisnalar dışında, duyular aracılığıyla, düşünerek, zihni bilgiler ediniriz. Ayrıca inceleme ve araştırma yoluyla da şüpheleri gideren doğru bilgilere ulaşırız.
İlimler farklı bakış açılarına göre şu tasniflere ayrılabilir:
Şer'î ilimler: Peygamber efendimizin getirdiği ilim.
Şer'î olmayan ilimler: Maddi, dünyevi ilimler. Ayrıca dinî, aklî ve dünyevî ilimler olarak, veya zâhir, (dünya hayatını tanzim eden) bâtın (ebedî hayatı tanzim edici) ilimler olarak da kısımlara ayrılırlar.
İslâm akâidine göre insanın ilim elde etmesinin yolları üçtür:
1- Havass-ı selime (sağlam duyu organları). Bunlar göz, kulak, burun, dil ve deri olmak üzere beştir. Bu duyu organları hastalıklardan uzak olduğu takdirde kendileriyle elde edilen bilgiye güvenilir.
2- Haber-i sadık (doğru haber). Bu ikiye ayrılır:
a) Mütevâtir haber: Yalan söylemek üzere birleşmeleri aklen mümkün olmayacak kadar çok sayıda bir topluluğun vermiş olduğu haberdir. Bunda şüphe edilmez. Meselâ bugün Avustralya kıtasının varlığını gözlerimizle görmesek bile bir çok kişi tarafından haber verildiği için tereddütsüz kabul ederiz.
b) Haber-i Resul: Allah tarafından gönderilen hak peygamberin vermiş olduğu haber ve söylemiş olduğu şeylerdir.
3- Akıl: İslâm dini akla büyük önem vermiş, onu ilim elde etme yollarından biri olarak kabul etmiştir. Bir şey akılla düşünmeden hemen bilinirse buna "bedîhî" denir. Düşünerek bilinirse "istidlâlî" denir
İslâm dini ilme, okumaya ve bilgiye büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s)'e inen ilk vahiyde okumaktan, kalemden, eğitim ve öğretimden bahsedilir: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alakadan yarattı. Oku! İnsana kalemle yazı yazmayı öğretip ona bilmediklerin öğrenen Rabbin sonsuz lütûf sahibidir" (el-Alak, 96/1-5).
İslâm, insanın yaratılışına uygun bir din olduğu için bütün müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın dinî görevlerini yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile batılı birbirinden ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s): "İlim tahsil etmek her müslüman erkek ve kadına farzdır" (İbn Mace, Mukaddime, 17) buyurmuştur.
Tıb, hesap ve teknik gibi cemiyet için gerekli olan her türlü bilgiyi öğrenmek farz-ı kifayedir. Bu tür ilimler cemiyetin bazı fertleri tarafından öğrenilirse bu farzı yerine getirilmiş olur. Fakat kimse öğrenmezse toplumun bütün fertleri Allah katında sorumlu olurlar.
Övünmek ve başkalarına karşı üstünlük taslamak için ilim öğrenmek ise mekruhtur.
İslâm kadar ilme önem veren başka bir din yoktur. Kur'an-ı Kerim'de sadece ilim kelimesi yüzbeş defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle birlikte bu sayı sekiz yüzellidokuzu bulur. Ayrıca "akıl, fikir, zikr" gibi kelimeler Kur'an-ı Kerim'de çok zikredilir.
İslâm'a göre ilim ve hikmet müminin kaybolmuş malıdır; mümin, yerine ve söyleyene bakmaksızın onu nerede bulursa alır. Her fenalığın, hatta küfür ve şirkin de başı bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek olduğunu bilen bir kimse kafir olmaz. şirkin ne demek olduğunu bilen, başkalarını Allah'a ortak koşmaz, Allah'tan başkasına ibadet etmez. Bunun içindir ki Kur'an-ı Kerim'de "Sakın ha cahillerden olma" (el-En'âm, 5/35) buyurulmuştur. Kur'an-ı Kerîm'in açıkça ifade ettiğine göre "Kulları içerisinde Allah'tan ancak âlimler korkar" (el-Fâtır, 35/28).
Kur'an-ı Kerîm'de ilmin her çeşidi övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı açıkça belirtilmiştir: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? " (ez-Zümer, 39/9).
İslâm ilmin, âlimin ve ilim yolcusunun değerini yükseltmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de "Allah, içinizden iman edenlerle kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir" (el-Mücadele, 58/15) buyurulur.
Peygamber efendimiz (s.a.s) de hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ Cennet yollarından açar. Melekler, ilim ve tahsil edene karşı memnuniyetleri ve tevâzûleri sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah'tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibadet eden kimseye üstünlüğü, on dördündeki ayın, görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne altın ne de gümüş bırakmışlardır, onlar miras olarak sadece ilmi bırakmışlardır. Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir" (Ebû Davud, İlm, 1).
"Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yurdundan) çıkarsa geri dönünceye kadar Allah yolundadır" (Tirmizî, İlm, 2).
"Alimler yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin halifeleridir. Onlar benim ve diğer peygamberlerin vârisleridir" (Keşfü'l Hafâ, H. No: 1751).
İslâm'da ilim, Allah'ın rızasını kazanmak ve amel etmek için öğrenilir. Peygamber efendimiz (s.a.s), dualarında; "Allah'ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim öğret, ilmimi artır" (Tirmizî, Daavât, 128); "Faydasız ilimden Allah'a sığınırım" (Tirmizî, Daavât, 68) buyurururdu.
Görülüyor ki, dünya ve ahiret saadetinin anahtarı ilimdir. İlim amellerin en faziletlisidir. Yukarıdaki emir ve sözlerin ışığında İslâmiyet'le ilim birbirinden ayrılmaz iki şeydir demek mümkündür.
Dünya, ahiretin tarlası ve Allah'a giden yolun başlangıcıdır. Dünya düzenini ayakta tutmak için bildirilen bir takım desturlar vardır. İşte bu dünyada insanların ekonomik, sosyal, dinî ve dünyevî bütün durumlarını düzenleyici ve insanları birleştirici kuvvet sadece ilim yoluyla kazanılır.
İlim, nefisleri helâk edici ahlaksızlıklardan temizler; insanları aydınlatarak güzel ahlâka kavuşturur ve ahiret yolunun aydınlanmasını öğretir. İlim, Allahü Teâlâ'nın kemâl sıfatıdır. Peygamberlerin ve meleklerin şerefi ilimden gelmektedir. Allah'ın huzuruna ilimle gidilir. İlim tek başına faziletin de kendisidir.
Âlim ise, bilmeyen kalabalığa gerçek ve doğru yolu gösterici olması bakımından "Rabbinden sana indirilen gerçekleri insanlara bildir" (el-Maide, 5/67) ilâhi emrine muhatap olan peygamberin izindedir.
İlmi Gizlemek:
Âlimler sahip oldukları ilimleri başkalarına aktarmak zorunda mıdırlar? Başka bir deyimle, ilmi gizlemek, kınanan ve suç sayıları bir iş midir?
Kur'an-ı Kerîm'de bu konuda Yahudi ve Hristiyanlarla ilgili olmak ve hükmü müslümanları da kapsamak üzere bazı ayetler nazil olmuştur. İmam Suyûtî "ed-Dürrü'l-Mensûr" isimli eserinde, İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre, Muâz b. Cebel ve bazı sahabiler Yahudi bilginlerinden bir gruba Tevrat'taki bazı hükümleri sordular. Yahudiler bu bilgileri gizlediler ve haber vermekten kaçındılar. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: "İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti biz kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra- gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak tövbe edip, durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır. Onları bağışlarım; çünkü ben tövbeyi çok kabul edenim, çok esirgeyenim" (el-Bakara, 2/159-160).
Yahudilerin gizlediği bilgiler arasında recim cezası bulunduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'in geleceğini bildiren haberler de bulunmaktadır Nitekim bir ayette şöyle buyurulur; "Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de (vasıflarını) yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygambere uyarlar" (el-A'râf, 7/157).
Ancak İslâmî hükümleri gizlemekten vazgeçip de tövbe eden, Hz. Peygamber'e iman ederek gidişini düzelten ve Allah'ın Peygamberlerine vahyettiği şeyleri insanlara açıklayanlar müstesnadır. Bunlar İslâmî hükümleri gizlemekten vazgeçtikleri takdirde Allah onların tövbesini kabul eder. Onları rahmet ve mağfiretine kavuşturur.
Ayet-i Kerime'nin hükmü yalnız Ehl-i kitaba değil; Allah'ın ayetlerini gizleyen ve şer'î hükümleri açıklamayan herkese şâmildir. Çünkü ayetin ifade tarzı usul âlimlerinin de dediği gibi özel sebebe bağlı olmaksızın genel anlam ifade eder.
Ebû Hayyân şöyle demiştir: "Açıkça anlaşılıyor ki, özel nüzul sebebi olsa bile ayetin umum manası, ehl-i kitap olsun, başkaları olsun ilmi gizleyen herkes hakkındadır. Ayet, Allah'ın dininden olup da yayılmasına ve duyurulmasına ihtiyaç duyulan herhangi bir ilmi gizleyen herkesi içine alır. Aşağıdaki hadis bu ayeti tefsir eder.
Hadiste şöyle buyurulur: "Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulacaktır" (İbn Mâce, Hâkim).
Sahabiler de bu ayeti aynı şekilde anlamıştır. Ebû Hureyre'nin, şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Eğer Allah'ın kitabındaki bir ayet olmasaydı, size hiç bir hadis rivayet etmezdim" Ebû Hureyre bundan ilmi gizleyenlerle ilgili olan ayeti okumuştur (Ebû Hayyân, el-Bahru'l Muhit, I, 454).
Diğer yandan bazı âlimler ilmi gizlemeye yol açacağı endişesiyle, yukarıdaki ayete dayanarak, Kur'an okuma karşılığında para almanın caiz olmadığını söylemişlerdir. Onlara göre ayet, hükümleri açığa vurmayı, yaymayı ve gizlemeyi emrediyor. Bir kimse. edası kendisine gerekli olan bir amel için ücret almaz. Namaz kıldığı için ücrete hak kazanamaması gibi. Çünkü namaz, Allah'a yaklaşmak için yapılan bir ibadettir. Bu yüzden namazı öğretmek karşılığında alınacak ücret caiz olmaz.
Ancak, sonraki (Müteahhirûn) âlimleri, ücret veya maaş alınmadığı takdirde dini görev ve çalışmaların ihmal edileceğini, dini tebliğin yaygınlaşamayacağını, ilmin giderek yok olacağını düşündüler ve dinî ilimlerin eğitim öğretim ve tebliğinde görev yapanların, bu hizmetleri karşılığında ücret alabileceklerine dair fetva verdiler.


İLİM (Allah'ın Sıfatı)

Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarından biri.
İlim, vakıaya uygun olan kesin bilgidir. Hükemaya göre ilim, bir şeyin zihinde şekillenmesidir. ilmin karşıtı cehalettir.
İlim iki kısına ayrılır. Birincisi kadîm olan ilim; diğeri de hâdis olan ilimdir. Kadîm olan ilim Allah'ın zatîna aittir. Kulların sonradan kazandıkları ilme benzerliği yoktur (Cürcani, et-Ta'rîfât).
Allah'ın ilim, kudret ve hayat gibi sıfatları vardır. Bu sıfatlardan her biri vacip ve zarûri varlık kavramının dışındadır. Allah'ın ilim sıfatı, onun ilmiyle beraberdir. Allah'ın ezelî (başlangıcı olmayan) bir ilmi vardır; Bu ilim her şeyi içine almaktadır; biz insanların ilmi gibi, sonradan kazanılan araz cinsinden değildir. Hiç bir şey onun ilminin ve kudretinin dışında değildir. Bazı şeyleri bilip bazılarını bilmemek noksanlıktır ve bir tahsis ediciye muhtaç olmanın ifadesidir. Allah bundan münezzehtir (Taftazânî, Şerhü'l-Akaid, 22-23).
Gazzâlî şöyle demektedir: "Allah mâlumatın hepsini bilir. Yerde ve gökte meydana gelen her şeyi, onun ilmi her şeyi kuşatmıştır. Kainatta zerre kadar bir şey dahi onun ilminden gizli değildir. O, karanlık gecede, kara taşın üzerine, siyah karıncanın kımıldamasını da bilir, ondan haberi vardır. Hava boşluğunda yer alan zerrenin hareketini, sırları ve en gizli olanları bilir. Kalplerin, beyinlerin ve gönüllerin her türlü eğilimlerini, hareketlerini ve gizliliklerini başlangıç ve sonu olmayan yanî kadîm ve ezelî ilmiyle bilir" (Gazzâlî, İhya, l, 124).
Mülk suresinin bir ayetinde şöyle buyurulur: "Sözünü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki o, sînelerin özünü bilir. Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır" (el-Mülk, 67/13-14). Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu ayetin tefsirinde böyle der: "Allah'ın Latîf isminde iki tefsir vardır. Bunlardan birisi en ince ve en gizli işleri bütün incelikleriyle kolayca bilendir. Bu ayetten şunu da anlıyoruz ki, yaratan Allah (c.c) yarattığını, yaratacağını ve her şeyi bilir. O halde, bütün sînelerin künhünü kalplerde saklı olan her şeyi bilen O'dur. Mükelleflerden sâdır olan gizli-açık, iyi-fenâ her söz ve fiil O'na nisbetle eşittir, onları bilir (M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VII, 5222).
Geçmiş zamanla ilgili bilgiler, şu andaki durumlar ve gelecekteki olaylar Allah'ın ilmine göre farklılık arzetmemektedir. Allah'ın ilminin önüne cehalet geçmemiştir. O'nun ilmine unutma bulaşmaz, O, hiç bir zaman ve mekanla kayıtlı değildir. Küll ve cüz'ü bilmedeki ilmi aynıdır. Küll'ü nasıl biliyorsa, cüz'ü de aynen öyle bilmektedir. Kainattaki nizam, sağlamlık ve ahenk O'nun ilminin şümûlüne (genişliğine) apaçık bir delildir (Seyyid Sabık, el-Akaid el-İslâmiyye, 67).
Allah'ın ilminden hiç bir şeyin gizli kalmayacağı; dolayısıyla O'nun insanların bütün yaptıklarını ve yapacaklarını bilmekte olduğu, Kur'an'ın bir çok ayetinde zikredilmektedir. Bu ayetlerden bir kaçının meali şöyledir:
"Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz" (Yûnus 10/61);
"Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır. O'nun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O'nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. Yani levh-i mahfuzda veya Allah'ın ilmindedir" (el-En'âm, 6/59);
"Göklerde ve yerde olanları, Allah'ın bitirdiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur, beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur, bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka 0, onlarla beraberdir. Sonra onlara kıyamet günü yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir" (el-Mücadele, 59/7).
Allah'ın ilmini ispat etmek için bir delile ihtiyaç yoktur. Alemdeki nizam, hikmet sahibi bir bileni iktizâ eder. İlim sıfatının kainata taalluku vardır. O'nun ilmi, varlığı caiz olana ve mümkün olana taalluk ettiği gibi, müstahîl (imkansız) olana da taalluk eder. Hiç bir şey ilim sıfatının taallukundan hariç olamaz. ilmin taalluku vukûa tabidir. Yani ilim tasavvuru vakıa ve gayrı vakıa şâmildir. İlim sıfatı, iradeden başkadır. Makdûrâtın muhassısı (tahsis edicisi) değildir. Malum asıldır; ilim, malumatın süreti ve hikayesidir. Bir şeyin suret ve hikayesi o şeyin fer'i (bölümü)dir. İlim malumdan mukaddem (önde) olursa, ona ilm-i fiilî denir. Cenab-ı Hakk'ın masnuata (sonradan ortaya çıkmış şeylere) ait ilm-i ilâhîsi, ilm-i fiilîdir. İlim sıfatı, vücut gibi mütekâmil bir sıfattır. Vacibin varlığı için gereklidir. Cenab-ı Hakk, zâtı ve sıfat-ı barı gibi vacibleri, şerîk-i barı gibi mümtenîleri -mevcut olsun veya olmasın bilir. Madum olan şeylerin mevcut olacak (varlık alemine çıkacak) ve mevcut olmayacak (varlık alemine çıkmayacak) kısımlarını tam ayrıntılarıyla bilir. Madumlar sonsuz olduğuna göre Allah'ın ilmi de sonsuzdur. Malumat müteceddit (yenilenen) oldukça ilm-i ilâhînin de taalluku yenilenir. Böylelikle eşyanın cüziyatı (ayrıntıları) da Allah'ın ilmi kapsamına girer. Aynaya yansıyan şekil ve suretlerin değişmesi, aynının değişmiş olduğu anlamına gelmediği gibi, Allah'ın ilminin taalluku, O'nun gerçek bir sıfatı olan ilminin de değişmiş olmasını gerektirmez. Binaenaleyh Allah'ın ilminin taalluku ezelîdir. O'nun ilmi zatından başka bir şeye muhtaç değildir (İsmail Hakkı İzmirli, Yeni tım-i Kelâm, 105-107).





KaRiA isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Alt 06-24-2008   #30 (permalink)
 

KaRiA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
мэкаи бυяυяυ
Üye Numaram: 26532
Kayıt Tarihim : Jul 2007
Mesajlarım: 2.469
REP Puanım : 10
REP Grafiğim : KaRiA is an unknown quantity at this point
Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
Standart Cevap: İslami Sözlük (I- )

İLLET

Şerîat sahibinin hükmü istinat ettirdiği; varlığına hükmün varlığını, yokluğuna hükmün yokluğunu bağladığı, zahir, mazbut vasıf.
İllet; "sebep", "menât", "delil", "bais", "el-Vasfu'l-cami" olarak da isimlendirilmiştir (H. Karaman, Fıkıh Usûlü, İstanbul 1982, s. 83).
Arap darb-ı meselinde şu söz meşhurdu: "La ta'dimu hurekâu illetin" Yani; özür ve bahanenin çeşitleri çoktur. Bu tabi elinde imkan olduğu halde bahane uyduranlar için kullanılır.
Fıkıh âlimlerinin şeriatta müsbet hüküm olan emre, illet demeleri de bundan dolayıdır. Sarf alimlerinin vav, ya, elif, harflerine illet harfi demeleri de bu nedenledir. Çünkü bu harfler hastalıklı kelimeye bitişirler. (İbn Manzur, Lisanü'l-Arab, A'lele, maddesi; Mütercim Asım Efendi, Kamusü'l-Mühit Tercemesi Okyanus, el-İlle maddesi).
Usulü fıkıh açısından illet, bir çok anlamlarda kullanılmıştır. Usulcüler, "Maslahata uygun olanı yaratmak Allah'a vacip olur mu?" konusundaki kelâm ihtilafına dayalı olarak "illet" için çeşitli tarifler yapmışlardır (M. Mustafa Şelebî, Ta'lilü'l-Ahkâm, Mısır, 1943, 116).
Hanefî müelliflerden Molla Hüsrev'in illet tarifi de şudur: "Nassın hükmüne alamet kılman vasıf" (Miratü'l-Usul, 241). İllet, kıyasın dayanmış olduğu esası teşkil etmektedir. Fahrü'l-İslâm Pezdevî, "İllet, kıyasın rüknü, yani dayandığı esastır" demiştir. Bazı bilginler illeti; "zahir, mazbut ve hüküm için uygun bir vasıfdır," diye tarif etmişlerdir. Meselâ, hamra nisbetle sarhoş edicilik ve kılıca nisbetle kasden adam öldürücülük vasfı böyle bir illettir. Ölüm cezası olan kısasın hükmü öldürücü bir aleti kullanarak bir cana kıymaktır. Kurşunla adam öldürmek de buna kıyas edilir. Bazı usulcüler de, illeti, hükmün kendisine bağlı olduğunu göstermek üzere hakkında şer'î bir delil bulunan belli bir vasıftır, diye tanımlamışlardır ki, bu tanım da anlam bakımından önceki tanımla birleşmektedir.
Burada, hükümlerin illeti ile, onları gerektiren hikmetleri birbirinden ayırmak gerekir. Şöyle ki:
Bütün bilginler, Allah'ın; dinî hüküm ve kaideleri, kullarının maslahatı için koyduğunda ittifak etmişlerdir. Bu maslahat ya faydalı olanı elde etmek (celb-ı menfaat) yahut da zararlı olanı gidermek (def-ı mazarrat) şeklinde olur. Yolculuk eden kimseye, dört rekâtlı farzları iki kılması, isterse orucu bir başka zaman tutması hakkında verilen ruhsat, ondan meşakkat zararını gidermek içindir. Ortağa ve komşuya "şuf'a hakkı" tanımak da bunların zararını önlemek içindir. Taammüden ve düşmanlıkla birini öldürenin ölüme mahkum edilmesi, insanların hayatını korumak faydasını celp içindir.
Fakat hikmet ve sebep her zaman böyle açık, akıl veya duygularla bilinip bulunabilir şekilde olmaz. Bazen de bir ölçü ve sınırla tesbiti ve zaptı mümkün bulunamaz. İşte bu sebeple, hikmete uygun, açık, zaptı ve tesbiti mümkün, hükümle beraber deveran eden -yani ne zaman kendisi bulunsa hüküm de bulunan, ne zaman o bulunmazsa hüküm de bulunmayan- başka bir vasıf bulmak ve hükmü buna bina etmek gerekmektedir. İşte bu vasfa "illet" denmiştir.
Hikmet, hükmü ve teşriî gerektiren sebep; illet ise, bu sebebe uygun, onu ihtiva eden, açık, zaptedilir bir vasıftır ve kıyasta hüküm işte bu vasfa bina edilir.
Diğer bir kısım usulcüler ise, bu iki kelimenin ayrı ayrı şeyleri ifade ettiğini söylerler. Onlara göre sebep hüküm ile arasında bir münasebet olmayan şeye denir. Dolayısıyla vakit, namazın vücubu için bir sebeptir. İçkinin haram kılınışının illeti olan sarhoşluk sebep değildir. Çünkü sarhoşluk ile tahrim arasında bir münasebet vardır. Yolculuk da orucu bozmanın cevazına bir illettir; sebep değildir. Çünkü burada da hüküm ile yolculuk arasında bir münasebet vardır. Dolayısıyla bu usulcülere göre illet, uygun ve etkili bir özelliktir. Hükümde etkisi vardır. Sebep ise böyle değildir. Gerçi her ikisi de netice itibariyle şarinin hükmü için birer emaredir. Aslında bu ihtilaf, terim ve kelime üzerindedir. Gerçekte ise aykırılık yoktur. Çünkü illeti sebeple aynı anlamda görenler, sebebi ikiye ayırırlar:
a) Hükümle arasında bir münasebet bulunmayan sebep. İşte burada sebep ile illet birleşmektedir.
b) Hükümle arasında bir münasebet bulunan sebep.
Netice olarak; şart bulunur ve mani bulunmazsa; sebep, teklifî hükmü doğurur. Şart gerçekleşmez ve mani' bulunursa; sebep bir netice vermez. Meselâ; muris ölse, vârisin sağ olup olmadığı bilinmese mirasçı olmaz. Murisi, onun öldürdüğü çıkarsa yine mirasçı olamaz (M. Ebu Zehre, Usûlü'l-Fıkh, Terc. Abdülkadir fener, 68).
Fıkıh usulünde illet, kıyasın esası, odak noktası ve en önemli rüknüdür. Kıyas, illetin bilinmesi ve ferde varlığının tahakkuk etmesi halinde gerçekleşir. Böylece hakkında nass bulunan hükmün sadece o meseleye has olmadığı ve kendilerinde hükmün illetinin tahakkuk ettiği bütün meselelere bu hükmün tatbik edileceği ortaya çıkar. Örnek vermek gerekirse, hakkında yasaklayıcı nass bulunması sebebiyle kişinin din kardeşinin alışverişi üzerine alış-veriş yapması ve nişanı üzerine nişan yapması caiz değildir (Buhârî, Nikâh, 45, Buyû', 58, Şurût, 8; Müslim, Büyû, 8, Nikâh, 38, 49-52, 54-56; Ebû Dâvûd, Nikâh, 17; Tirmizî, Nikâh, 38; Nesâî, Büyû, 19; İbn Mâce, Nikâh, 10; Dârimî, Nikâh, 7; Muvatta', Nikâh, l -2, 12; Ahmed b. Hanbel Müsned, II, 122). Hükmün illeti başkasını sıkıntıya sokmak, başkasının hakkına tecavüz etmek, zarar vermek ve neticede ortaya çıkan kin ve husumettir. Başkasının kiralama mutabakatı üzerine kiralama ameliyesinde bulunma konusunda nass yoktur. Ancak hakkında nass bulunan yukarıdaki meseleyle aynı ilete sahip olduklarından bu konuda da aynı hüküm geçerlidir (Abdülkerim Zeydan, el-Vecîz, Dımaşk 1405/1985, s. 196-197, 200-201).
İlletin şartları
1. İllet zahir (açık, anlaşılır) olmalıdır. İllet anlaşılamayacak derecede açık değilse hükmü göstermesi mümkün değildir. İçkideki iskâr (sarhoş edicilik) vasfı gibi. Sarhoş edicilik içkinin haram kılınmasının illetidir. Sarhoş edicilik vasfı bulunan her türlü mayi, meşrubat haramdır. Eğer illet gizli bir vasıfsa şeriat sahibi (Şâri) ona delâlet eden açık bir vasıf koyar. Karşılıklı bedel verme suretiyle yapılan muamelelerdeki karşılıklı rıza gibi. Bu karşılıklı rıza mülkiyetin intikalinin illetidir. Rıza ise kalble ilgili ve gizli bir vasıftır. Bunun yerine şâri ona delâlet eden akdin sîgasını (icab-kabul) koymuştur.
2. İllet mazbut (standart) bir vasıf olmalıdır. Yani illet şahıs ve durumların değişmesiyle değişmemelidir, yahut önemsiz değişiklik arzetmelidir. Buna göre, yolculukta namazın kasredilebilmesinin hükmünün illeti sefer olup; meşakkat olamaz. Çünkü meşakkat, şahısların şartların ve durumların değişmesiyle farklılık arzeden bir vasıftır.
3. İllet, hükme münasip bir vasıf olmalıdır. Şeriat sahibi, hükümleri kulların maslahatını gerçekleştirmek için koymuştur. İşte hükümden şeriat sahibinin kastettiği maslahat, hükmün bu vasfa bağlanmasıyla gerçekleşmelidir. Meselâ zulmen kasıtlı olarak "bir insanı öldürmek", kendisine kısasın bağlanması için münasip bir vasıftır. Zira bu bağlanış, hükmün meşru kılınmasındaki hikmeti gerçekleştirme özeliği taşımaktadır. Bu durumda can güvenliği ve huzur temin edilmiş, boş yere kan dökülmesi ve insanlar arasında kin ve nefretin yayılması önlenmiş olur.
4. İllet "asl"a mahsus bir vasıf olmamalıdır. Eğer illet asl'a mahsus kılınmış ise bunun "fer"e geçmesi mümkün değildir ve kıyas gerçekleşemez. Yolcu veya hastanın ramazan ayında oruç tutmamalarının illeti yolculuk ve hastalıktır. Bu illet sadece yolcu ve hastada bulunur ve illet yolcu ve hastaya mahsustur. Meselâ maden ocağındaki bir işçi büyük bir meşakkatle karşılaşsa bile oruç tutmamazlık edemez; illet onlara geçmez (Abdülkerim Zeyd an, a.g.e., s. 204-207; Abdülvahhâb Hallâf, ilmu usûli'l-fıkh, Kahire 1376/1956. vb 75-78; M. Ebû Zehra, Usûlü'l-fıkh, Kahire 1377/1958, s. 188-191; Zühaylî, Usûlü'l-fıkhi'l-İslâmî, Dımaşk 1406/1986, I, 652-658).
İlleti Bulma Yolları
1. Nass: Bazen naslar, hükmün illeti olarak belli bir vasfı tayin edebilirler. Ancak nassın illete delâleti, sarih (açık) olabileceği gibi, ima ve işaretle de olabilir.
İlletten başkasına ihtimali bulunmayan, kat'î, sarih nassın illet'e delâleti, illeti göstermeye mahsus kelime ve kelime yapılan ile tahakkuk eder: "liecli" için, "liaaalâ" olmaması için, "aaalâ" olmasın diye vb. gibi.
"Kendilerinden sonra, insanların Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın diye (liellâ yekûne) peygamberleri müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik" (en-Nisâ, 4/165) ayetinde peygamberlerin gönderilme illetinin "insanların Allah'a karşı bir bahanelerinin olmaması", olduğu nass tarafından açıkça belirtilmiştir.
2. İcma: İlletin icma ile tayinine misal, hem baba hem de anne tarafından akrabalığın, miras sıralamasında baba bir erkek kardeşten önce gelmesinin illeti olduğu hususundaki icmadır.
Bu duruma ana-baba bir erkek kardeşin, baba bir erkek kardeşten, şahıs üzerine velayet hakkının da önce gelmesi kıyas olunur.
3. Sebr ve taksim: Asıldaki hükmün illetine uygun vasıfları bir araya toplayıp illetliği bu vasıflara teker teker vererek hükümde müessir ve illet olma şartlarını hâiz olup olmadıklarım incelemek ve illet olma vasfını haiz olmayanları elemek suretiyle illeti bulma. Meselâ aralarında riba (faiz) cereyan eden maddelerde, hükme illet olan vasıf nedir? Renkleri mi, yenilebilirliği mi tartılabilirliği mi ölçülebilirliği mi, saklanabilirliği mi?
Müctehid bunları biraraya toplayıp, illet olamayacak olanları eledikten sonra illeti tesbit eder.
Hanefîler, buğday ve arpada riba (faiz) cereyanına illet olarak cins ile birlikte ölçülebilir; Şâfiîler yenilebilir; Mâlikiler ise yenilebilir, saklanabilir vasıflarını kabul etmişlerdir.
Sebr ve taksîm ile illet bulma bir ictihad meselesi olduğundan farklı görüşler ortaya çıkabilmektedir. Mezheplerin bazen bir mesele de değişik görüşe sahip olmalarının sebeplerinden biri de, illetin farklı şekilde tesbitinden kaynaklanmaktadır.
Tahrîcu'l-menât ve tahkîku'l-menât:
Tahrîcu'l-menât nass veya icma tarafından belirtilmemiş olan hükmün illetinin, illeti bulma yollarından birisiyle meselâ sebr ve taksım yoluyla bulunup ortaya çıkarılması demektir.
Tahkîku'l-menât ise aslın illetinin bilinmesinden sonra bu illetin "fer" de bulunup bulunmadığının tetkik edilmesidir (A. Zeydan, a.g.e, s. 212-218; A. Hallâf, a.g.e, s. 84-88; Zühaylî, a.g.e, I, 661-676; H. Karaman, a.g.e, s. 86-88; F. Atar, Fıkıh Usulü, İstanbul 1988, s. 68-69).
İllet ile Hüküm arasındaki münasebet
İllet ile hüküm arasında dört tür münasebet vardır:
1. el-Münasibü'l-müessir (uygun vasıf): Bu vasıf bizzat şeriat sahibinin hükmün kendisi için illet saydığını gösterdiği vasıftır. Hükümler için en kuvvetli illet budur."Sana kadınların hayızını soruyorlar. De ki; o bir ezadır. Onun için hayız halindeki kadınlarınızdan uzak durun" (el-Bakara, 2/222) ayetinde "eza", hayız halinde kadınla cinsi münasebetin yasaklandığının illeti olarak belirtilmiştir.
2. el-Münâsibü'i-mülâyim (elverişli vasıf): Hakkında bizzat Şari tarafından muteber sayıldığını gösteren bir delil bulunmayan, fakat o hüküm cinsinden bir hükmün illeti olduğuna, vasfın cinsinin böyle bir hüküm için illet sayıldığına, vasfın cinsinin hükmün cinsi için illet olduğuna dair hakkında nass veya icma bulunan vasfı denir. Meselâ çocuk kendi malını korumaktan âciz olduğundan baba çocuğun malı üzerinde tasarruf hakkına maliktir. Velayetin illeti "sığâr" (küçüklük) dır. Buna göre fukaha çocukluk ve acz illetini, şahıs üzerindeki velayet için de elverişli bir illet olarak kabul etmişlerdir. O halde velisi, küçük çocuğu nikâhlayabilir.
3. el-Münâsibü'l-mürsel: Muteber olduğuna veya ilga edildiğine dair Şer'î bir delil bulunmayan illet. Bu durum müctehidlerin takdirine bırakılmış bir konudur (bk. Mesâlih-i mürsele mad.).
4. el-Münâsibü'l-mülgâ (yürürlükten kaldırılmış vasıf): Şâri tarafından illetin ilga edildiğine dair bir işaret ve delâlet bulunan vasıftır. Miras konusundaki illet karâbet (hısımlık) tır. Ölen bir kişinin oğlu ve kızı arasındaki miras meselesinde aynı yakınlığa sahip olmalarına rağmen oğlun 2, kız 1 hisse alır. Mirasta kızın erkeğe eşit olması ilga edilmiştir (Zeydan, a.g.e, s. 208-211; Hallâf, a.g.e, s. 78-83; M. Ebû Zehra, a.g.e, s. 191-192; Karaman, a.g.e, s. 88-90; Atar, a.g.e, s. 66-67


İLLİYYÛN

İlliyyûn, yücelik manasına gelen ulüvv veya İliyy kökündendir. Kelime el-Mutaffifûn suresinin 18-19. ayetlerinde geçmektedir:
"İyilerin kitabı (amel defteri) İlliyyûndadır. İlliyyûn'un ne olduğunu sen nereden bileceksin? Yazılmış bir kitap vardır (orada) Mukarrap melekler ona şahit olurlar" (el-Mutaffifûn, 83/18-19).
İlliyyûn, fâcir kişilerin makamı olan Siccîn'in karşıtıdır, yani iyilerin makamıdır.
İlliyyûn'un ne olduğu hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan bazıları şunlardır: Dahhak, Mücahit ve Katade'ye göre: "Müminlerin ruhlarının bulunduğu yedinci göktür." Dahhak'tan diğer bir rivayete göre: "Bu Sidretü'l-Münteha'dır; Allah'ın bütün emirleri oraya kadar varır. Derler ki: "Ya Rabbi, bu kulun filandır." Halbuki Allah o kulunu onlardan daha iyi bilmektedir. Allah katından, o kulun azaptan emniyette olduğunu bildiren bir mühürle mühürlü bir emanname gelir."
Bir rivayet de şöyledir: Müminin ruhu alındığında, yani mümin öldüğünde ruhu göğe çıkarılınca göğün kapıları onun için açılır. Melekler onu müjdelerle karşılarlar. Onunla beraber çıkar, Arş'a kadar varırlar. Arşın altından onlara bir sahife çıkar ve üzerine (kulun ameli) yazılır. Kıyamet gününde hesaptan kurtulacağını belirten bir mühürle de mühürlenir. Bu işleri mukarrap melekler görürler (es-Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, nşr. Dâru'l-Fikr, Beyrut 1403/1983, VIII, 443).
Katade'den gelen rivayete göre; "İlliyyûn yedinci göğün üzerinde, Arşın sağ ayağı yanındadır."
Berâ b. Âzib, Hz. Peygamber (s.a.s)'den şunu nakleder:
"İlliyyun yedinci kat gökte Arşın altındadır."
İbn Abbas (rr.a)'den:
"İlliyyûn yeşil zebercetten bir levhadır, Arşa asılmıştır. Müminlerin amelleri ona yazılmıştır."
Bununla beraber İlliyyûn'un Cennetin yüce makamlarından birisi olması da mümkündür. İbn Abbas'tan gelen bir rivayette:
"İlliyyûn Cennettedir" denmektedir. İlliyyun'un Arşla ilgili olması, Cennetle ilgili olmasını engellemez. Surenin 22-28. ayetlerinin, ebrar'ın Cennetteki hayatını ve elde ettikleri nimetleri anlatması da bunu kanıtlamaktadır. Bu ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
"İyiler elbette nimet içindedirler. Koltukları üzerinde oturup bakarlar. Yüzlerinde nimetin sevinç ve parıltısını sezersin. Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilir ki içildikten sonra misk gibi kokar. İşte yarışanlar bunun için yarışsınlar. O şarabın karışımı tesnimdendir. Bir çeşme ki Allah'a yaklaştırılanlar ondan içerler" (el-Mutaffifûn, 83/22-28).
Bütün bu rivayetler, İlliyyûn'un, yücelik manasıyla olduğu kadar, müminlerin ruhları ve amelleriyle de ilgili olduğunu göstermektedir.
İlliyyûnda bulunanlar ise mukarrap melekler ve ebrar (iyiler) grubuna dahil müminlerdir. İbn Ömer'den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurur:
"İlliyûndakiler yerlerinden Cennete bakarlar. İçlerinden birisi Cennete baktığı zaman yüzünün nurundan Cennet aydınlanıverir. Cennettekiler: "Bu nur nedir?" diye sorarlar. Bu soruya: Taat ve doğruluk ehli olan iyilerin yurdu İlliyyûndakilerden birisi baktı" diye cevap verilir" (Ebû Dâvûd, el-Hurûf ve'l-Kırâât, 1).
Diğer bir rivayette ise şöyledir: "Cennet halkı İlliyyûndakileri gökyüzünde parlak yıldızın görüldüğü gibi görürler" (Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi'l-Kurân, XIX, 263; Ahmed b. Hanbel, IV, 61).
Müminlerin amelleri İlliyyûna nakledilir ve oraya yazılırken mukarrap melekler buna şahit olmakta, bunu görmektedirler.
İlliyyûn ehlinden olabilmek, Allah'ın hoşnut olacağı salih amelleri işlemekle mümkündür. Ebû Umâme'den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Aralarında batıl ve lüzumsuz söz konuşulmadan bir namazdan sonra kılman diğer bir namaz İlliyyûna yazılır" Yani bu iki namazın ikisi de ister akşam ve yatsı gibi farz olsunlar, ister sabah ve kuşluk namazları gibi biri farz diğeri nafile olsun, aralarında batıl bir söz konuşulmadan kılınırlarsa, mukarrap meleklerin İlliyyûnda yazılmasına şahit olduğu amellerdendir (M. Ali Nâsıf, et- Ta'vil Câmi'u li'l-Usûl, I, 322).





KaRiA isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Konu Kapatılmıştır

Bookmarks

Etiketler
islami sözlük


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0
Protected by CBACK.de CrackerTracker
Sitemizde Yenimisiniz ? Yardım Konuları

Sitemap
11, 15, 649, 629, 48, 51, 55, 569, 75, 652, 101, 119, 121, 350, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 163, 164, 165, 166, 655, 385, 168, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 521, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 184, 185, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 194, 568, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 211, 212, 213, 214, 216, 217, 218, 219, 220, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 270, 271, 272, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 284, 285, 286, 287, 288, 289, 290, 291, 292, 293, 294, 295, 296, 297, 298, 299, 300, 301, 302, 303, 304, 305, 306, 513, 307, 308, 309, 314, 315, 316, 317, 318, 319, 321, 322, 331, 332, 334, 335, 340, 336, 337, 345, 339, 343, 342, 344, 351, 352, 355, 358, 356, 357, 369, 370, 371, 372, 373, 376, 374, 375, 377, 378, 380, 381, 382, 383, 384, 395, 493, 390, 388, 389, 391, 392, 394, 393, 396, 397, 419, 420, 424, 427, 421, 422, 423, 430, 433, 432, 434, 435, 436, 437, 438, 439, 440, 441, 442, 443, 444, 445, 447, 453, 457, 451, 450, 449, 452, 464, 454, 455, 456, 463, 465, 467, 468, 469, 470, 471, 472, 473, 474, 475, 478, 476, 477, 492, 494, 495, 496, 497, 498, 499, 500, 501, 502, 503, 506, 507, 508, 509, 510, 511, 512, 519, 516, 514, 515, 517, 562, 563, 565, 566, 567, 570, 571, 575, 576, 577, 583, 584, 590, 591, 592, 594, 598, 605, 608, 609, 610, 611, 612, 613, 614, 617, 621, 622, 623, 624, 628, 630, 631, 632, 633, 634, 635, 637, 636, 638, 639, 640, 642, 661, 644, 643, 645, 646, 647, 648, 650, 651, 654, 653, 656, 657, 658, 659, 660, 11, 15, 649, 629, 48, 51, 55, 569, 75, 652, 101, 119, 121, 350, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 163, 164, 165, 166, 655, 385, 168, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 521, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 184, 185, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 194, 568, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 211, 212, 213, 214, 216, 217, 218, 219, 220, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 270, 271, 272, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 284, 285, 286, 287, 288, 289, 290, 291, 292, 293, 294, 295, 296, 297, 298, 299, 300, 301, 302, 303, 304, 305, 306, 513, 307, 308, 309, 314, 315, 316, 317, 318, 319, 321, 322, 331, 332, 334, 335, 340, 336, 337, 345, 339, 343, 342, 344, 351, 352, 355, 358, 356, 357, 369, 370, 371, 372, 373, 376, 374, 375, 377, 378, 380, 381, 382, 383, 384, 395, 493, 390, 388, 389, 391, 392, 394, 393, 396, 397, 419, 420, 424, 427, 421, 422, 423, 430, 433, 432, 434, 435, 436, 437, 438, 439, 440, 441, 442, 443, 444, 445, 447, 453, 457, 451, 450, 449, 452, 464, 454, 455, 456, 463, 465, 467, 468, 469, 470, 471, 472, 473, 474, 475, 478, 476, 477, 492, 494, 495, 496, 497, 498, 499, 500, 501, 502, 503, 506, 507, 508, 509, 510, 511, 512, 519, 516, 514, 515, 517, 562, 563, 565, 566, 567, 570, 571, 575, 576, 577, 583, 584, 590, 591, 592, 594, 598, 605, 608, 609, 610, 611, 612, 613, 614, 617, 621, 622, 623, 624, 628, 630, 631, 632, 633, 634, 635, 637, 636, 638, 639, 640, 642, 661, 644, 643, 645, 646, 647, 648, 650, 651, 654, 653, 656, 657, 658, 659, 660,