| | #11 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İCÂZET Bir şeyi uygun ve makûl görmek, izin vermek, münasip tutmak, bir görüş ve emri infaz etmek, bir maddenin uygunluğunu kabul etmek. İlimde ve yazıda tahsilini bitirenlere verilen şehadetnâme (belge) yerine kullanılan bir tabirdir. Eski medrese usulüne göre, okuduğu dersi veya sanatı bitiren öğrencilere hoca ve üstadları tarafından böyle bir belge verilirdi. Buna "icazetnâme" denir ki, izin kâğıdı anlamına gelir. İcazetnâme almış olana "mücâz", icazet vermiş olan üstada da, "mûciz" denir. Bir fıkıh tabiri olarak icâzet ise, duruma göre kısımlara ayrılır. Meselâ; bir kimseden herhangi bir işle ilgili olarak, izin ve ruhsata delâlet eden bir fiil ve hareketin meydana gelmesine fiilî icâzet dendiği gibi, bir şey hakkında "izin verdim" demesine de sözlü icâzet denir. İcazet, fıkıhta daha ziyade bir kimsenin önceden izni olmadığı halde yapıldıktan sonra bir şeyi kabûl ve tasdik etmesi manasında kullanılır. Buna İslâm hukuku dilinde "İcazet-i lâhika" denir. Meselâ bir kimse diğer birinin malını sattıktan sonra mal sahibine haber verir, o da bunu kabul ederse bu bir icâzet-i lâhika olur (Merginânî, el-Hidâye, III, 69). Hadis usulünde de söz konusu olan icazet, bu ilim dalında üstadın talebesine duyduklarını veya kitaplarını rivâyet etmesine izin vermesinden ibarettir. Meselâ; bir hadis bilgininin talebelerinden birine: "Sana kütübi sitteyi rivâyet etmek üzere icazet verdim" demesi gibi (Subhi Salih, Hadis İlimleri ve Istılâhları Terc. Y. Kandemir, 973, s. 76). Bir tasavvuf tabiri olarak icazet ise, irşat mertebesine ulaşanları şeyhleri tarafından bu işe yetkili olduklarını göstermek için verilen bir belgedir. Bu belgelere de "icazetnâme" veya "hilâfetnâme" adı verilir (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, II, 19, 20). İ'CÂZU'L-KUR'ÂN Kur'an-ı Kerîm'in muciz olması. Benzerini getirmek isteyenleri aciz bırakması Peygamberliğin ilanı ile birlikte muhataplara meydana okunarak ortaya konan ve insanları acze düşüren olağanüstü şeye mucize denir. Kur'an'ın icazıyla, Kur'an'ın bu yönü kastedilmektedir. Allah her peygambere, peygamberliğim isbat etmek için bu tür mucizeler vermiştir. Kur'an, peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'in mucizesidir ve mucize yönü kıyamete kadar kalıcıdır. Diğer peygamberlere verilen mucizelerin kalıcılık yönü yoktur. Onların mucizeleri, dönemlerinin tamamlanmasıyla son bulmaktadır. Aslında son peygamberin mucizesinin kalıcı ve sürekli olması, tabii, hatta gereklidir. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Hiç bir peygamber yoktur ki, zamanındaki insanların inandıkları mucize(ler) kendisine verilmiş olmasın. Mucize olarak bana verilen ise, bana vahyettiği Kur'an'dır. Dilerim ki kıyamet günü peşinden gideni en çok olan, ben olunum" (Buhârî, İ'tisam, l). Kur'an, akla hitap eden bir mucizedir ve kıyamete kadar kalıcılık vasfını buradan almaktadır. O, müteaddit ayetlerde meydan okumuş. Allah tarafından gönderilmediğini iddia edenleri, bu iddialarını ispatlamağa çağırmıştır. Kur'an'ın bu meydan okuyuşunu içeren ayetler, Mekke döneminde inmeğe başlamış ve Medine döneminde de inmeğe devam etmişlerdir. Bu konudaki açık ayetlerden üçü şöyledir: "De ki:'Andolsun, eğer insan(lar) ve cin(ler) şu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka olup yardım etseler de (bunu yapamazlar) " (el-İsrâ, 17/88). "Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Öyleyse siz de onun benzeri on uydurulmuş sure getirin; eğer doğru iseniz Allah'tan başka, çağırabildiklerinizi de (yardıma) çağırın (da bunu yapın)!" (Hûd, l l/13). "Yoksa 'onu uydurdu' mu diyorlar? Deki: "Eğer doğru iseniz haydi onun benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın!" (Yûnuş 10/38). Kur'an'ın meydan okuyuşunu sarahaten ya da kapalı olarak içeren daha pek çok ayet vardır. Bu üç ayette görüldüğü gibi Kur'an, bir defasında tamamı, bir defasında on sûresi, birinde de bir sûresi ile meydan okumaktadır. Ama ne indiği dönemde, nede o dönemden günümüze bu meydan okumaya karşı koyacak biri çıkmış değildir. Her Peygamber döneminde toplumun eğilimi ne ise, toplumda ne revaçta ise, o peygambere o konuyla ilgili mucize verilmiştir. Kur'an'ın indiği dönemde, Araplar arasında en revaçta oları husus, ifade güzelliğidir. Öyle ki, şiir ve hitabet için panayırlar düzenleniyor, şiirin zirvesine erişen eserler kutsal Kâbe'nin duvarlarına asılıyordu. Ne var ki Kur'an, sadece o dönem için indirilmiş bir kitap değildir. O, kıyamete kadar insanlığa hak yolu gösterecek ve bu yola davet edecek bir kitaptır. Ayrıca O, belli bir kavme değil, bütün insanlığa gönderilmiş bir kitaptır. Bunun için Kur'ân'ın icâz yönü, bir açıdan değil, birçok açıdan ele alınabilir şöyle ki: a- İfade güzelliği açısından Kur'an'ın icâzı: Kur'an'ın indiği toplumda ifade güzelliğinin revaçta olduğu ifade edildi. Kur'an'ın bu açıdan o dönem insanlarını ne kadar etkilediği tarihî bilgilerle sabittir. Kur'an'dan birkaç âyeti dinledikten sonra, bu sözün insan sözü olamayacağı itiraf edenlerin sayısı pek çoktur. İşte Hz. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.s)'i öldürmek üzere kılıcını kuşanmış, O'nu aramaktadır. O arada kızkardeşi ile kocasının da İslâm'ı kabul ettiklerini duyar ve yolunu değiştirerek her şeyden önce onlara bir ders vermeyi kararlaştırır. Büyük bir hiddet ve öfaaale kızkardeşinin evine girer. Hatta karşılaşır karşılaşmaz kızkardeşini tokatlar. Ancak orada Kur'an'dan birkaç ayeti dinledikten sonra bu sözün insan sözü olamayacağını itiraf eder ve İslâm dinini kabul eder. İfade güzelliği konusunda âdeta mütehassıslaşmış oları o toplum, Kur'an'ın ifade güzelliği karşısında şaşakalmış, inatlarından bazen Kur'an için bu bir şiirdir, demiş, sonra kendileri bu yakıştırmanın tutmayacağını anlayarak, bu bir sihirdir, insanları büyülüyor demişlerdir (el-Enbiyâ, 21/5). Bazen şöyle, bazen böyle diyorlardı; bazen de, iftira mahsulü düzmece sözlerdir, diyorlardı. Kur'an, bu konuda da onlara meydan okudu b- Öngördüğü ahlâkî ve sosyal ilkeler açısından Kur'ân'ın icâzı: İslâm'a girmeden önce müşrik Arap toplumunun ahlâkî yapısı ve seviyesi tarihen sabittir. Her türlü ahlâksızlık ve çapulculuğun hüküm sürdüğü o toplum, İslâm'a girdikten sonra insanlık için örnek bir toplum oldu. Birlik ve beraberliği sağlayan, güçsüzün hakkını koruyan, insanlık tarihinde eşine rastlanmayan bir toplum oldu. Geriliğiyle alay eden toplumlara fazilet ve medeniyet taşıyan bir toplum O toplum, kısa bir müddet içerisinde çevresine hâkim olmuş, sadece inananları değil, İslâm'ı kabul etmeyen diğer din mensuplarını da huzur ve güvenliğe kavuşturmuştur. İşte Kur'an'ın getirdiği ilkelerin ilâhîliğini isbat hususunda bu tarihî vakıa güzel bir delildir. c- Gaybî haberler açısından Kur'ân'ın icazı: Kur'an'ın verdiği bu gaybî haberlerin bir kısmı geçmişe, bir kısmı da geleceğe aittir. Geleceğe dair verdiği haberlerin de bir kısmı indiği dönemde, bir kısmı daha sonra gerçekleşmiş ve hala zaman zaman gerçekleşmektedir. Müslümanların müşriklere gâlip geleceği, Mekke'nin fethi, Bizans'ın İran'a galip geleceği gibi haberler, henüz Kur'an inmeğe devam ediyorken gerçekleşmiştir. Mekke döneminde henüz müslümanlar zayıf bir durumdayken, müşriklerin "toplulukları dağıtılacak, gerisin geriye döneceklerdir" (el-Kamer, 54/45) ayetiyle müslümanlar tarafından bozguna uğratılacağı haber verilmiştir. Hatta bu ayet indiğinde Hz. Ömer: "Biz sayımız bu kadar az, onlar ise çok güçlü, onları nasıl yenebiliriz! şeklinde hayretini ifade etmiş, Bedir savaşında müşrikler dağılıp kaçışmaya başlarken, bu âyetin gerçek anlamını kavradığını belirtmiştir (İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, Mısır, ty. VII, 457). Mekke'nin fethinden birkaç sene önce inen Fetih sûresi, Mekke'nin fethedileceği müjdesini vermiştir. Geleceğe dair bu tür haberler, Arap toplumunu aşarak diğer toplumları da kapsamına almıştır. "Rumlar en yakın bir yerde yenildiler, onlar bu yenilgiden sonra birkaç (üç ile dokuz) yıl içerisinde galip geleceklerdir" (er-Rum, 30/2-4) âyetleriyle yenilen Bizans'ın yakında İran'a galip geleceği haber verilmiş ve gerçekten de bu müddet içerisinde Bizanslılar, İranlıları Heraklios devrinde mağlup etmişlerdir. Bütün bunları, ancak, ilmi geçmiş ve geleceği kapsayan biri doğru olarak haber verebilir. Geleceğe dair haberler arasında Ebû Leheb'i konu alan "Leheb" sûresi gerçekten dikkat çekicidir. Söz konusu sûre, henüz Ebû Leheb hayattayken inmiştir ve Ebû Leheb'in küfür üzere ölüp Cehennemi hak edeceğini haber vermektedir. Eğer Ebû Leheb sûre indikten sonra diliyle de olsa Peygamber'e inandığını söylemiş olsaydı, Hz. Muhammed'in diyecek bir şeyi kalmazdı. Kur'an, Hz. Muhammed'in kendisi tarafından olsaydı, can düşmanına böyle bir koz vermeyecekti. Ama Kur'an, geçmişi ve geleceği bilen, ilmi, insanların kalblerine kadar uzanan Allah tarafından indirilmiştir ve Allah, Ebû Leheb'in böyle bir şey söylemeyeceğini kesin olarak bilmektedir. Kur'an'ın müsbet ilmin çok daha sonra keşfedeceği nice meseleyi önceden haber vermiş olması, geleceğe dair gaybî haberlerdendir. Güneşin hem kendi etrafında dönen ve hem de onun etrafında dönen birçok gezegenle birlikte sabit bir noktaya doğru yol aldığı son asırlara ait keşiflerdendir. Oysa Kur'an bu ve benzeri birçok gerçeği çok önceden haber vermiştir. Bugün için Kur'an öğretisinin, diğer din ve ideolojilerin sahip oldukları maddî imkânlardan uzak olduğu bir gerçektir. Hatta İslâm âleminde bile Kur'an öğretisinin baskı altında bulunduğu, birçok ülkede mensuplarının takibat altında tutulduğu, inkârı mümkün olmayan bir vakıadır. Bununla birlikte diğer din ya da ideolojilere mensup nice ilim, devlet ve sanat adamı İslâm dinine girmekte, onun üstünlüğünü itiraf etmektedir. Bu hususu da Kur'an icâzının ayrı bir yönüdür. İCBÂR Bir kimseyi bir şeye veya bir işi yapmaya zorlamak. Başkası üzerinde velâyet yetkisi oları kimsenin, onun şahsı veya malı üzerinde bazı hukukî tasarruflarda bulunabilmesi. İcbârın eş anlamlısı oları ikrah; bir kimseyi korkutarak, istemediği ve çirkin gördüğü bir işi yapmaya onu zorlamak anlamındadır. İcbârda, iş veya tasarrufu, zorlayan; ikrahta ise ærlanan kimse yapar (İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab, İcbâr ve İkrâh mad.; es-Serahsî, el-Mebsût, 3. baskı, Beyrut 1398/1978, XXIV, 38; Ali Haydar, Dürerü'l Hükkâm, 3. baskı, İstanbul 1330/1912, III, 15; Mecelle, mad., 948). İslâm hukukunda icbâr konusu daha çok, başkası üzerinde velâyet hakkı olan kimselerle ilgili olarak incelenir. Nikâh velâyeti, hâkimin bazı konularda zorlama yetkisi gibi. İslâm hukukunda, mümeyyiz ve gayri mümeyyiz küçüklerle, akıl hastalarının veli aracılığı ile evlenmesi mümkün kılınmıştır. Bu şekildeki nikâh, hüküm ve sonuçlarını büluğ çağından sonra doğuracağı için küçük veya akıl hastası için zarar söz konusu değildir. Veliye cebr hakkı tanımanın sebepleri çeşitlidir. Daha küçükken çocuğu, fırsatı çıkınca en uygun ve denk (küfüv) bir evlilik sağlamak, çocuğun erken büluğa erdiği toplumlarda özellikle kız çocuklarını cinsel konuda korumak, onlara daha küçük yaşta sıcak bir aile yuvası hazırlamak gibi sebepler bunlar arasında sayılabilir (Halil Cin, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Ankara 1974, s. 78). Hanefilere göre, kız çocuğu büluğ çağına girince artık evlenmeye zorlanamaz. Büluğ çağındaki bir erkek veya kızı, velisi evlendirmek istiyorsa rızalarını alması gerekir. Şâfiî, Mâliki ve Hanbelîlere göre ise kadın bâkire olduğu sürece re'sen evlendirilebilir. Küçüğü re'sen evlendirme İslâm'a has bir müessese olmayıp aşağı yukarı bütün ilk ve ortaçağ toplumlarında ve bu arada İslâm'dan önce Arabistan'da ve Musevî hukukunda mevcuttu. İslâm bu müesseseyi ıslah ederek muhafaza etti. Hz. Peygamber (s.a.s? Hz. Âişe'yi (ö. 57/676), babası Ebû Bekir (r.a)'den (ö. 13/634) istemiş ve Hz. Âişe gelinlik çağa ulaşınca fiilî birleşme vuku bulmuştur. Sıcak iklimlerde kız çocukları çabuk geliştiği için, bu yaşın 9 olduğu belirtilmiştir (es-Serahsî, a.g.e, IV, 212). Hz. Ali'nin (ö. 40/660) de kızı Ümmü Gülsüm'ü küçük yaşta iken Hz. Ömer'e (ö. 23/643) nikâhladığı nakledilir (el-Mevsilî, el-İhtiyâr, Kahire, ts., III, 94). Hanefîlere göre, küçüğü veya akıl hastasını baba veya onun yokluğu halinde dede re'sen evlendirmişse nikâh akdi kesinleşir. Çünkü baba veya dedenin şefkat ve merhametinin tam olması sebebiyle çocukların menfaatını titizlikle koruyacakları prensibi kabul edilmiştir. Ancak baba ve dede, kötü tercihler yapmakla (sü-i ihtiyar) meşhur olur veya küçük ya da akıl hastasını fâhiş gabin derecesinde düşük mehirle, yahut da dengi olmayan birisine nikâhlamışsa, bu nikâh geçerli değildir (el-Mevsilî, a.g.e, III, 94; bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, Beyrut 1910, II, 241-247). 1917 tarihli Osmanlı Hukuk-i Aile Kararnamesinde, mücbir velinin bu yetkileri kısıtlanarak, konu esaslara bağlanmıştır: "Oniki yaşını tamamlamamış olan küçükle (sağîr), dokuz yaşını tamamlamamış bulunan kız (sağîre) hiç bir kimse tarafından evlendirilemez" (a.g.e, madde: 7). "Onyedi yaşını tamamlamış olan kadın (kebîre), bir şahıs ile evlenmek üzere başvurduğunda hâkim, durumu velisine tebliğ eder ve velî itiraz etmediği veya itiraz ettiği görülmediği takdirde evlenmesine müsaade eder" (a.g.e, madde: 8). Aynı kararnâmede akıl hastası kadın veya erkeğin evlenmesinde bir zarûret bulunduğu takdirde, hâkimin izniyle, velileri tarafından nikâhlarının akdolunabileceği belirtilir (a.g.e, madde 9). Ortak malların bölüşülmesinde de cebrî taksime ihtiyaç olabilir. Cebrî taksim, ortaklardan birisinin başvurması üzerine, ortak malın hâkim tarafından taksim edilmesidir. Hâkimin ortak bir malı taksim etmesi için şu şartların bulunması gerekir: a- Ortaklardan birisinin veya hepsinin, hâkimden taksim talebinde bulunması. Talep olmaksızın taksim caiz değildir. Çünkü bu, başkasının mülkünde tasarrufta bulunmaktır. Bu da şer'an sakıncalı bir iştir. Bir ortak istese, diğeri taksime karşı çıksa; ortak mal, taksime elverişli ise, zararı kaldırmak için, zorla taksim edilir. Eğer taksime elverişli değilse, ortaklar, malın gelirinden münâvebeli olarak yararlanırlar (el-Kâsânî, a.g.e, VII, 18, 22, 28; İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtar, V, 179; Mecelle, Madde, 1129, 1130). b- Taksimde taraflar için bir zarar bulunmaması. Malın bölüşülmesinde bir zarar olmaz. Hattâ ortaklar için, ölçü veya tartı yahut standard mallarda sayı ile alınıp satılan şeylerde olduğu gibi, bir fayda söz konusu ise, zorla taksim yoluna gidilir. Hâkim, maslahatı gerçekleştirmek için, ortaklardan yüz çevireni zorlar. Eğer taksimde, ortaklardan her birisi için zarar varsa, inci, mercan ve yakutta olduğu gibi, ortak malın hakim tarafından taksimi yoluna gidilmez. Tek elbise, tek kitap, çadır, ev, hamam, küçük dükkân, at, deve, koyun, sığır da bu kabildendir. Burada zarar, iki ortağa birlikte söz konusu olur. Hâkim ise, zarar vermeye mâlik olmaz. Zarar yalnız bir ortak için söz konusu olacaksa, diğerinin isteği ile mal taksimi yapılır. İki kişi arasında, birisinin hissesi az, diğerinin çok oları ortak bir arazi, büyük hisseye sahip oları taksim isterse, şüyûu gidermek için hakim taksime karar verir. Eğer küçük hisseye sahip oları taksim için talepte bulunmuşsa, bir görüşe göre taksime karar verilir; başka bir görüşe göre ise, taksim onun aleyhine olduğu için, talebi geçersiz sayılarak taksim kararı verilmez. Ortakların hisseleri bağımsız birim olarak kullanılamayacak kadar küçük hisseler halinde ise, hepsinin rızası olmadıkça ortak arazi taksim edilemez (el-Kâsânı, a.g.e, 28; el-Meydânı, el-Kitab maa'l-Lübâb, IV, 94 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1975, V, 667 vd.). Mâlikîlere göre, ortak bir malın taksiminde zarar yoksa hâkim tarafından zorla taksimi yoluna gidilir. Eğer taksimi kabil olmayan bir malsa, şüyûun izalesi için satılır ve satış bedeli, ortaklara hisseleri oranında dağıtılır (ez-Zühaylî, a.g.e, V, 669, 670). ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #12 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İCMA' İttifak etmek, görüş birliğine varmak, azmetmek, kasdetmek. Hz. Peygamber'den sonraki bir çağda amelî bir meselenin şer'î hükmü üzerinde İslâm müctehidlerinin birleşmesi. İslâm hukukunda, müctehidlerin üzerinde ittifak ettikleri dört tane aslî delil vardır: Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas. Bilginler İcmâ'ın huccet sayılmasında ittifak etmekle birlikte, icmâ yapacak müctehidlerin kimler olacağı konusunda ihtilafa düşmüşlerdir. Şiîler, kendi müctehid ve imamlarının icmâmı hüccet olarak kabul etmiş, müslümanların büyük çoğunluğu da cumhur-u ulemânın icmâmı huccet saymışlardır. İslâm'da icmâ fikrinin ortaya çıkışı, Sahâbîler asrında başlayıp müctehid imamlar devrine kadar tedrîcî olarak gelmiştir. Bu gelişme üç devre teşkil eder: l) Sahâbîler, karşılaştıkları yeni meseleler üzerinde ictihad yaparlardı. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, özellikle âmme hukuku sahasında, istişareye başvurarak şûrâ ictihadı yaptırıyorlardı. Bu ictihadlar sonunda varılan ihtilafsız hükümler, ferdî hükümlerden daha kuvvetli sayılıyor, buna muhâlefet edilmiyordu. İşte bu çeşit hükümlere "İcmâ" adı verilir (İbnu'l Kayyim, İ'lâmu'l-Muvakkıîn, Mısır 1955, I, 61-66). 2) Müctehid imamlar devrinde, her imam ictihad yaparken ülkesindeki fâkihlerin görüşlerine aykırı bir şey söylememek için dikkat eder ve böylece görüşünde yalnız kalmak istemezdi. Meselâ Ebû Hanîfe, kendisinden önce yaşamış oları Kûfe bilginlerinin icmâ ettikleri hususlara uymak için çok titizlik gösterirdi. imâm Mâlik, Medinelilerin icmâını huccet sayardı. 3) Fakîhler, uymak için Ashâb-ı kirâmın icmâ ettikleri meseleleri öğrenmeye büyük bir titizlik gösterirlerdi. Onlar sahâbîlerin icmâ ettikleri, şeylerin dışına çıkmamaya çalışıyorlardı (Muhammed Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi, çev. A. f ener, Ankara 1986, 171, 172). İcmâ yalnız bir kısım Şer'î hükümlerde geçerlidir, icma ibadetlerde ve hukukî meselelere ait hususlarda gerçekleşir. Şer'î delillerden çıkarılması mümkün olmayan ahiret halleri, kıyâmet zamanı gibi şeyler icmâ ile bilinemez. İcmâ ehli; fâsık, bid'atçı olmayan ve ictihad seviye ve gücüne sahip bulunan alimlerdir. İcmâın şartı da, bir asırda, yani, bir zamanda bulunan ve bu özelliklere sahip oları müctehidlerin ittifak etmeleridir. Bu yüzden bir mesele hakkında bir asırdaki müctehidlerden yalnız bir kısmının ittifak etmeleri, bir icmâ mâhiyetinde olamaz. Bazı bilginlere göre, bir, iki kişinin muhâlefeti icmâın oluşmasına engel bulunmaz. İmam Mâlik'e göre, Medine halkının ittifakları icmâdan saydır. Zeydiyye ile İmâmîyye'ye göre, Rasul-i Ekrem'in neslinden başkanlarının icmâl geçerli değildir. Zâhiriyye ve Ahmed b. Hanbel'den bir rivayete göre, Ashâb-ı kirâmdan olmayan müctehidlerin icmâl muteber değildir (Ömer Nasuhî Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu, İst. 1967, s. 163, 164). Fakîhlerin büyük çoğunluğuna göre icmâ hem mümkün ve hem de fiilen olmuştur. Sahabîler devrinde nine'nin altıda bir miras hissesi alacağına dair icmâ hâsıl olmuştur. Nine tek ise, altıda biri, tek başına alır. İki ise, altıda biri aralarında paylaşırlar. Yine Sahâbîler, baba bir erkek ve kız kardeşlerin öz kardeşler bulunmadığı takdirde, onların yerine geçmeleri üzerine icmâ etmişlerdir. Yine Sahâbîler, müslüman kadının gayri müslimle akdetmiş bulunduğu nikâhın bâtıl olduğunda da icmâ etmişlerdir. Sahâbîlerin icmâ ettikleri meseleler sayılmayacak kadar çoktur. İcma hakkındaki deliller şunlardır: l) Kur'an-ı Kerîm'de icmâı öngören çeşitli ayetler vardır: "Kendisine doğru yol açıkça belli olduktan sonra, Peygamber'den ayrılıp mü'minlerin yolundan başkasına uyan kimseyi, yöneldiğine döndürürüz ve onu cehenneme yaslandırırız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir " (en-Nisâ, 4/1 15). Bu ayete göre, müminlerin yolundan başkasına uymak caiz değildir. Çünkü böyle yapanlar, Peygamber'den ayrılmış olup, Allah onları cehenneme yaslandıracaktır. Bir kimse müminler topluluğundan ayrılır ve onların görüşlerinin zıddını ileri sürerse, elbette onların yollarına uymamış olur. Meselâ, müminler cemaatı "bu helâldir" derse, aynı şey için "bu haramdır" diyenler, cemaata uymamış olurlar (imâm Şâfiî, er-Risâle, s. 472; İmam Gazzâlî, el-Mustasfâ, I, 175). "Sizler insanlar için ortaya çıkarılmış, iyiliği emreden ve kötülükten nehyeden en hayırlı ümmetsiniz" (Alu imrân, 3/110). Bu hayırlı oluş, ittifak ettikleri şeylerin doğru olmasını gerektirir. "İnsanlar üzerine şahitler olasınız diye, böylece sizi orta bir ümmet kıldık" (el-Bakara, 2/143). Bu ümmetin üzerinde ittifak ettiği şeyin hak olması gerekir. 2) Hadisten deliller: "Ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez" (İbn Mâce, Fiten, 8). "Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir" (Ahmed b. Hanbel, I, 379). İmâm Şâfiî, icmâ konusunda Hz. Ömer'in Şam'ın Câbiye karyesinde yaptığı bir konuşmada şöyle söylediğini rivayet eder: "Peygamber (s.a.s) benim sizin aranızda yaptığım gibi aramızda ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: "Sahabilerime, sonra onların ardından gelenlere, sonra onların ardından gelenlere saygı gösterin. Daha sonra yaları ortaya çıkar. Hatta kişi teklif edilmediği halde yemin eder; İstemediği halde şahitlik yapar. Kimi, Cennetin ortası sevindiriyorsa, o, cemaatten ayrılmasın. Çünkü, şeytan tek kalan kimse ile beraber olup, iki kişiden uzaktır" (Şâfiî, er-Risâle, s. 474). Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilir: "Benim ve Ömer'in re'yi, sahibinden hamile olup çocuk doğuran câriye (Ümmü'l-Veled)'nin satılamayacağı üzerinde birleşmişti. Şimdi ise ben bunların satılabileceğini caiz görüyorum". Bunun üzerine kendisine; "Ömer'le ittifak ettiğin görüş bu görüşünden daha üstündür" denilmiştir (Şafiî, a.g.e, s. 474). İcmaın mertebeleri l) Sarih icma: Bu, her müctehidin, icma konusu oları fikri kabul ettiğini açıkça söylemiş olduğu icmadır. Bu tür icma, fakihlerin büyük çoğunluğunun ittifakı ile şer'î bir delildir. Böyle bir icma ister her asırda, isterse sadece Sahâbiler asrında vuku bulsun netice değişmez. 2) Sükûtî icma: Herhangi bir asırda, ictihad yetkisi oları fakih belli bir görüşe varır ve bunu ilân ederse ve kendisini tenkit eden çıkmazsa buna "sükutî icma" denir. İmam Şâfiî ve bir çok bilgin, bu tür icma'ın huccet (delil) olduğunu kabul etmez. Onlara göre burada susma, rıza anlamına gelmez, sevgi ve saygıdan veya fitne korkusundan susmuş olabilir. Sükûtî icmayı delil sayanların dayanakları: a) Düşünüp araştırmadan veya araştırma için gerekli oları zaman geçmeden önceki susma delil olamaz. Bundan sonraki susma ise beyan demektir. Çünkü konuşma gereken yerde susmak, ikrar anlamına gelir. b) Hakka karşı susmak haramdır. Sâhâbeyi ve diğer müctehidleri böyle bir haramla itham caiz değildir. Hadiste; "bâtıl gördüğü halde hakkı söylemeyen dilsiz bir şeytandır" buyurulur. 3) Müctehidlerin belli bir ortak noktada ittifak etmeleri; Bir mesele üzerinde aynı asırdaki fakihler ihtilafa düşerler ve herhangi bir müctehid, diğerlerinin görüşüne her yönden zıt bir ictihad'da bulunmazsa, bu durumda aralarında görüş ayrılığı olmakla birlikte, bir noktada birlik (icma) bulunmuş olur. Meselâ, Ashâb-ı kirâm, miras bırakanın erkek kardeşleriyle birlikte mirasçı oları dedenin hissesi üzerinde ittifak edememiştir. Bazısı üçte birden az olmamak üzere mirasçı olacağını, kimisi de dede varken kardeşlerin hiç miras alamayacağını söylemişlerdir. Ancak, dedenin mirasçı olacağı konusunda görüş birliği içindedirler. Bir kısım fakihlerle, bazı Hanefîler, bu tür icmaı da sükûtî icma'dan sayarlar. İcma'ın temelde dayandığı delil (senet): Üzerinde icma bulunan bir meselenin Kitap veya Sünnete dayanması gerekir. Çünkü hüküm koyma hakkı Allah ve Resulune aittir. Müctehidler kendiliklerinden hüküm koyamazlar. Bazı müsteşrikler senetsiz icma yapıldığını öne sürerek, yanılgıya düşmüşlerdir. Ashâb-ı kirâm, icma ettikleri meselelerde görüşlerini dayandıracak bir nass bir dayanak araştırıyorlardı:. Meselâ; Hz. Ebû Bekir'e, halife iken, annenin annesinin annesi (büyük nine) gelip, ölen torunundan miras hakkı istedi. Ebû Bekir (r.a) şöyle dedi: "Allah'ın kitabında senin için bir şey bulamıyorum. Resulullah (s.a.s)'den de bu konuda bir şey duymadım. Şimdi git; senin bu durumunla ilgili olarak arkadaşlarımla görüşeyim veya görüşümü tesbit edeyim". Öğle namazından sonra Ashâba durumu sordu. Muğîre b. Şu'be (r.a) ayağa kalkarak; Resulullah'ın nineye altıda bir hükmettiğini bildirdi. Muğîre'ye başka şahit soruldu. Muhammed b. Mesleme de Hz. Peygamber'den aynı mahiyette hadis duyduğunu söyledi. Bunun üzerine nineye altıda bir miras hakkı üzerinde icma oluştu (Ebû Dâvud, Feraiz, 5; Tirmizî, Feraiz 10; İbn Mâce, Feraiz, 4; el-Mevsilî, el-İhtiyar, V, 90). Yine birbirine mahrem olan kadınların bir nikâh altında toplanamayacağında icma ederken bu konu ile ilgili ayet ve hadislere dayanmışlardır (en-Nisâ, 4/23; Buhârî, Müslim, Ebû Hüreyre'den: el-Kâsânî, Bedâyiü's-Sanâyi', II, 262-266; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, II, 360-364; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 35, 36). İcma'ın senedi kıyas veya maslahat da olabilir. Çünkü kıyas ve maslahat da çoğu defa temelde ayet veya hadise dayanır. Meselâ; Hz. Ömer, fethedilen Suriye topraklarının mücâhidlere dağıtılmaması üzerinde icma ederken, önce maslahatı gözönüne alarak Sahâbîlerle iki gün müzakere etmiş, ancak ikna edememiştir. Sonunda şu ayeti zikredince onlar ikna edilmiş ve görüş birliğine varılmıştır. "Allah'ın fethedilen memleketler halkından Peygamberine verdiği şey (ganimet); Allah, Peygamber, Peygamber'e yakınlığı olanlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; İçinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşması için değildir. Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden alıkoyarsa ondan kaçının. Allah'tan sakının, çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir" (el-Haşr, 59/7). Hz. Ebû Bekir'in halîfe seçilmesi ve Kur'an'ın toplanması gibi konulardaki icmalar, sahâbîlerin ayet ve hadise dayanmaksızın icma ettiklerine delil olamaz. Çünkü bunlar teşrîî bir hüküm üzerinde yapılmış icma' sayılmayıp, ancak ameli bir hususu infaz etmek üzere varılan ittifaktan ibârettir (M. Ebû Zehrâ, a.g.e, s. 181). İslâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre, hakkında icma olan bir mesele üzerinde tekrar icma meydana gelmez. Çünkü ikinci icma birincisiyle çatışır. Diğer yandan birinci icma delil teşkil ettiğine göre, bunun aksine icma yapmak şöyle dursun, buna karşı çıkmak bile caiz olmaz. Ancak icma ictihadi bir mesele üzerinde ise, bu konuda daha sonraki asırlarda başka bir icma yapılabilir. Çünkü ictihad ictihadı nakzetmez. Fakîhler, Ashâb-ı kirâmın icmaından başka icma üzerinde ittifak edememişlerdir. Sahâbilerin Şer'î hükümler üzerindeki icmaları tevâtürle sâbit olmuştur. Sahâbe devrinden sonraki hiçbir icma ise tevâtür yoluyla sâbit olmamıştır. Bu yüzden fakihler, birbirlerinin ileri sürdüğü icmaları tanımamışlardır. Hılâf kitapları bu konulardaki çekişmelerle doludur. Fahruddin er-Razî ve birçokları âhad haberle nakledilen bir icmaı kesin delil saymaz. Bir kısım usûl bilginleri ise, icmaın âhad haberle naklini caiz görürler (M. Ebû Zehra, a.g.e, s. l 83). İCMÂLÎ ÎMAN İman esaslarına (inanılacak şeylere) topluca inanmak. Kelime-i Tevhîd denilen: "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resulullah" (Allah'tan başka ilâh yoktur, Hz. Muhammed, O'nun elçisidir) diyen kişi "icmalî iman" ile inanmış demektir. Yahut da Kelime-i şehâdet denilen "Eşhedü en-lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammed abdühû ve resuluhu" (Ben, Allah'tan başka bir ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim) diyen ve buna gönülden, bütün samimiyeti ile inanan kişi de "icmalî iman" ile mü'min olmuş olur. Kelime-i Tevhîd veya Kelime-i Şehâdeti (yahut da her ikisini birden) dili ile söyleyen ve kalbi ile de tasdik eden kişi, imanın şartları (Âmentü esasları) olarak bildiğimiz altı esasa da inanmış demektir. işte bu imana "icmalî İman" denilir. Bir kimsenin müslüman olabilmesi için, ilk önce Kelime-i Tevhid ve Kelime-i şehâdeti inanarak söylemesi gerekir. Çünkü bunlar, İslâm Dininin temel direği sayılır. Gerçekten Allah'ın birliğine ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna inanan bir kişi, hiç tereddütsüz diğer iman esaslarını da kabullenir. Zaten diğer iman esaslarını da, Yüce Rabbimiz Peygamber Efendimiz aracılığı ile bize bildirmiştir. Buna göre, Allah'a ve Peygamberine inanıp da, peygamberinin getirdiği diğer esaslara inanmamak söz konusu olamaz. Kelime-i Tevhid ve Kelime-i şehâdet, İslâm'ın anahtarı durumundadır. Bunları benimseyen yani icmalî îmanda bulunan kişi, eline anahtarı alıp, İslâm'ın kapısını açmıştır. Nasıl ki, binanın kapısından içeri giren kişinin daha sonra yapacağı iş, binayı tanımak olursa, İslâm'a icmalî imanla girmiş bir kişinin ondan sonra yapacağı iş de, gerek îmanın diğer esaslarını ve gerekse İslâm'ın şartlarını öğrenmek ve öğrendiği ile amel etmek olacaktır. (Ayrıca bk. İman mad.). ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #13 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İCRÂ Yürütmek, uygulamak yerine getirmek; medenî, borçlar ve idare hukuku alanlarındaki mahkeme kararlarının yerine getirilmesi, borcunu kendi rızası ile ödemeyen borçlu hakkında alacaklının devlet gücüne başvurması anlamında bir İslâm hukuku terimi. Buna "cebrî icrâ" denildiği gibi, ceza hukuku ile ilgili mahkeme kararlarının yerine getirilmesine "infâz" veya "tenfiz" denir. İslâm hukukunda bazan infaz, her çeşit mahkeme kararının uygulanması anlamında, "icrâ" ile eş anlamlı olarak da kullanılmıştır. Kazaî hüküm safhası, bir İslâm mahkemesinin en önemli ve sonuncu merhalesidir. Dava açılıp duruşma yapıldıktan, hakkın ispatı için deliller değerlendirildikten sonra, hükme sıra gelir. Mahkeme hükmü; kişiler arasındaki husûmeti ve anlaşmazlığı, hâkim tarafından bağlayıcı bir şekilde söz veya fiil ile sona erdirmektir. Hâkimin karar vermezden önce şu iki hususu gözetmesi öngörülmüştür: 1. Davacı ve davalı arasında, son bir sulh teşebbüsünde bulunmak. Hasımların anlaşmasında bir yarar gördüğü zaman, hâkimin sulh teşebbüsünde bulunmasında bir sakınca yoktur. Ayet-i Kerîme'de sulhun daha hayırlı olduğu belirtilmiştir (en-Nisâ, 4/128). Çünkü sulh istemek, hayır istemektir. Hz. Ömer'in (ó. 23/643); "Hasımları, kendi aralarında anlaşıncaya kadar geri çeviriniz. Çünkü bir davayı kaza yolu ile çözümlemek, taraflar arasında kine yol açar" dediği nakledilmiştir (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l İslâmî v e Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, VI, 785). 2. Fakihlerle istişâre. Hâkimin, duruşmada kendileriyle istişâre edip, görüşlerinden yararlanacağı bilim adamlarını bulundurması menduptur. Ayette: "..İşlerde onlarla istişare et. Bir ise de azmettin mi, Allah'a tevekkül et. Şüphesiz ki Allah tevekkül eden/eri sever" (Âlu imrân, 3/159) buyurulur. Ebû Hüreyre'den, şöyle dediği nakledilmiştir: "Resulullah(s.a)'tan sonra, ashabı ile ondan daha çok istişare eden hiç kimse görmedim" (Tirmizi, Cihâd, 34). Hukukçuların görüşü bir noktada toplanırsa buna uyularak hüküm verilir. O konuda görüş ayrılığı varsa, doğru gördüğü en güzel görüşü alır. Mahkeme Kararlarının icrâ ve infazı: İslam hukukçuları hükümlerin icrasında iki noktada görüş birliği içindedir: Bunlardan birincisi, icrâ ve infaz hakkının İslâm devleti adına hâkime ait olması; ikincisi ise, kişisel kin ve intikama fırsat vermemek veya hak sahibinin, hükümlü yahut borçlu üzerinde kişisel sulta kurmasını önlemektir. Ceza hukuku alanındaki kararları (ilâm) uygulamak İslâm Devleti'nin görevidir. Bu cezaların miktarı belirli olsun veya olmasın, ceza; had, ta'zir veya kısas kabilinden olsun sonuç değişmez. Burada icrâ ve infaz görevinin devlete verilmesi; kamu düzenini korumak, anarşi, kargaşa, bozgunculuk ve anlaşmazlıkların yayılmasını önlemek amacına yöneliktir. Bir kimsenin fert olarak kısas, dayak, el veya ayak kesme, hapis, uyan ve benzeri cezaları bizzat infaz etmesi caiz değildir. Öldürülenin mirasçısı, kısasın uygulanmasını hâkimden isteme hakkına sahiptir. Hâkimin olayı inceleyip, mevcut delillere göre karar vermesinden sonra da, davacı her an talebinden vazgeçerek, kısası düşürebilir (Abdülkadir Ûdeh, et-Teşrîu'l-Cinâî'l-İslâmî, Beyrut, t.y, II, 180 vd.; ez-Zühaylî a.g.e, VI, 786, 787; Necmeddin M. Berkin, Medenî Usûl Huk. Esasları, İstanbul 1969, s. 21 vd.). Borçlar hukuku alanında, alacaklı doğrudan talepte bulunur ve alacağı ödenirse anlaşmazlık ortadan kalkar. Aksi halde hâkime başvurarak, borcun zorla ödenmesini ister. Eğer borçlu darda ise, ödeme gücüne kavuşması için kendisine belli bir süre verilir. Ayette şöyle buyurulur: "Eğer borçlu darda ise, ona genişlik zamanına kadar bir süre vermek vardır. Bağışlamanız ise, bilirseniz sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/280). Hâkim borçluyu, borcunu ödemeye üç şekilde zorlayabilir: Hapis; hacr altına alma (tasarruflarında kısıtlama) ve icra yoluyla satış. 1. Hapis. Ödeme gücü oları borçlunun, borcunu ödemekten kaçınması halinde hapsedilmesi mümkün ve caizdir. Bu Ebû Hanîfe'nin görüşüdür. Delil şu hadislerdir: "Varlıklı kişinin borcunu geciktirmesi, onun şeref ve itibarına zarar verir ve cezalandırılmasını haklı kılar" (Buhârî, İstikrâz, 13; Ebû Dâvud, Akdiye, 29; Nesâf, Büyû', 100; İbn Mâce, Sadakât, 18). Su hadis de bu mânâyı destekler: "Zenginin, borcunu geciktirmesi zulümdür" (Buhârî, istikrâz, 12; Müslim, Müsâkât, 34; Ebû Dâvud, Büyû', 10; Tirmizi, Büyû', 100,101). Ebû Hanîfe'ye göre, borcunu vadesinde ödemeyen borçlu, ödeyinceye kadar hapsedilebilir. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve diğer mezhep imamlarına göre ise; ödemeye zorlamak için hapsedilir. Borcunu buna rağmen ödemezse, hacr altına alınır, elinde bulunan malı zorla satılarak alacaklılar arasında hisselerine göre paylaştırılır. Eğer, borçlunun darda olduğu sâbit olursa, genişlik zamanına kadar süre verilir. Bu durum, hapis cezasının, mücerred olarak, borcu ödemeye zorlama vesilesinden ibaret olduğunu gösterir. 2. Hacr altına almak. Borçlunun hacr altına alınması, onun malında, alacaklılara zarar verecek nitelikteki tasarruflarından men etmektir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, hacri borçlunun mal varlığı borca batıl olduğu veya borcunu ödemede ağır davrandığı zaman caiz gördüler. Müteahhirûn (sonraki) Hanefi hukukçuları kötüye kullanımı önleme (seddü'z-zerâyi') prensibine dayanarak bununla fetvâ verdiler. Kısaca, bu durumda Müteahhirûn fakihler borcu servetini aşmış kimselerin, hacr altında olmasalar bile alacaklılar razı olmadıkça hibe ve vakıf gibi tasarruflarının yürürlük (nefâz) kazanamayacağına fetvâ vermişlerdir. Buna göre, borç bazı durumlarda edâ ehliyetini daraltmakta ve bir ehliyet ârızası olabilmektedir. Hanbelî ve Mâlikî hukukçularından sonra Hanefîler de bu yolda fetva vermişlerdir. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman ve 11. Selim devirlerinin Şeyhu'l-İslâmî oları Ebussuud Efendi, sultana arz ettiği maruzatında bu hükmü açıkça belirtmiştir (es-Sibâî, el-Ahvâlü's-şahsiyye, Dımaşk 1958, s. 30, 31; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul, 1983, s. 144). İmam Şâfiî, malın borca batık olması hâlinde hacr'i uygun bulur. Ancak borçlu ödeme imkânı olduğu halde borcunu ödemiyorsa hacr'i gerekli görmez. Çünkü bu durumda hâkim, onun malını zorla (icrâ ile) sattırıp, borcunu ödetme imkânına sahiptir. Bu yolu tercih etmeyip borçlunun tasarruflarının kısıtlanması uygun değildir. Darda bulunan borçlunun ne hacredilmesi ve ne de hapsedilmesi, ödemeye yardımcı olmayacağı için uygun değildir. Ancak aslî ihtiyaçları dışında malı varsa bunun icrâ yoluyla satılması mümkündür. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, hâkim, hacre karar verdiği zaman, borçlunun mallarının zorla satımı da mümkündür. Bunun için alacaklıların satış isteğinde bulunması gerekir. Alacaklı birden fazla ise, icrâ yoluyla satıştan elde edilecek bedel; alacaklılar arasında paylaştırılır. Mâlikiler de bu görüşü benimserler. Borçlunun mallarının satışı; ancak hâkim kontrolünde, borçlu ve alacaklıların, hazır bulunmasıyla, pazar yerinde veya rayiç bedelle pazar yeri dışında, en yüksek bedeli belirlemek için açık arttırma ile yapılır (bk. es-Serahsî, el-Mebsût, XVII, 28 vd.; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Kahire t.y., VI, 137 vd.; el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', VI, 222 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır t.y., II, 458 vd.; İbn Kudâme, el-Muğni, Kahire t.y., IX, 53 vd.; eş-Şîrâzî, el-Muhazzeb, II, 304 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e, IV, 787-789). Hâkim satışa önce nakitlerden (altın-gümüş, zinet, döviz vb.) başlar. Sonra menkul eşya satılır. Bu da yeterli olmazsa gayri menkul satışına geçilir. Bazı İslâm hukukçularına göre ise, hâkim, önce, bozulması muhtemel oları menkul malları, sonra dayanıklı menkulleri, sonra da gayri menkulleri satar. Sonuç olarak hâkim burada her iki tarafın da menfaatini koruyarak takdir hakkını kullanır (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtar, Bulak 1272 H., V, 95). Türkiye'de beşerî hukuk açısından hukuk ve idare mahkemelerince verilmiş ve kesinleşmiş hükümlerin devlet gücüyle yerine getirilmesine "icrâ"; ceza mahkemelerinin verdiği kesinleşmiş ceza hükümlerinin uygulanmasına ise "infaz" denir. Bazen hakkı devlet eliyle almak, mahkeme kararına dayalı olmadan da söz konusu olabilir. Bono, çek veya poliçenin doğrudan icrâ işlemine tabi tutulması gibi. Ancak bunlara, imza sahiplerinin bir itirazı olursa, yine icra hâkimi anlaşmazlığı çözümler ve icrâ sürdürülür. Hak sahibinin mahkeme hükmüne veya kambiyo senedine dayanarak, icrâ dairesinden hakkını istemesine "cebrî icrâ" adı verilir. Osmanlılarda ilk icrâ kanunu 1295/1878 tarihinde çıkarılmıştır. Altmışdokuz madde ve bir de geçici maddeden ibarettir. Baştan on iki madde mukaddime; 1620 arası icrâ daireleri; 21-31 icrânın şartları; 32-39 borçlunun hapsi; 40-69 arası borçlunun mallarının haczi ve icrâ yoluyla satışı hakkındadır. Türkiye'de icrâ ile ilgili konular, İsviçre kanunundan tercüme edilen İcra ve İflas Kanunu ile düzenlenmiştir. 1929'da yürürlüğe giren bu tercüme kanun çeşitli yıllarda sürekli, değişikliklere uğramıştır. İCTİHAD Güç, takat ve çaba. Bir şeyi elde etmek için olanca gücünü sarfetmek anlamında hakîkî; kıyas vb. yollarla hüküm çıkarmak anlamında ise mecazîdir (Zebîdi, Tâcu'l-Arûs, Mısır 1307, II, 329). Bu kelime Kur'an-ı Kerîm'de zikredilmemiş, hadis-i şeriflerde ise her iki anlamda kullanılmıştır. Hz. Peygamber, düzgün namaz kılmayan bir sahâbiye "namazını yeniden kıl, çünkü sen namaz kılmadın" demiş ve bu hal üç defa tekrar edilmiştir. Üçüncüde namaz kılan "bana doğrusunu öğret, vallahi ben elimden geleni yaptım" derken "ictehedtü" ifadesini kullanmıştır (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, Haydarâbâd, 1966, I, 156). Şu hadislerde mecazî anlamında kullanılmıştır: "Hâkim hükmedip, ictihadda bulunur ve isâbet ederse ona iki ecir vardır" (Buhârî, el-İ'tisâm, 21; Müslim, Akdiye, 15; Ahmed b. Hanbel, III, 187). Allah Rasûlü, Muaz b. Cebel'i Yemen'e yönetici olarak gönderirken"Kitap ve sünnette hüküm bulamazsan ne ile hükmedersin" sorusuna Muaz "Reyimle ictihad ederim" diye cevap vermiştir (Tirmizî, III, s. 616: Ahmed b. Hanbel, V, 230; Şafii, el-Ümm, VII, 273). Bir terim olarak ictihad en eski fıkıh usûlü kaynağı oları Şâfiî (ö. 204/819)'nin er-Risâlesi'nde şöyle tarif edilmiştir: "Her hâdise hakkında ya ona ait bir hüküm veya hak oları hükmün yolunu gösteren bir delâlet vardır. Hâdisenin açık hükmü varsa ona uymak gereklidir. Eğer muayyen bir hüküm yoksa, hâdisenin hak oları hükmüne götüren yolun delili ictihad ile aranır; İctihad ise kıyastan ibarettir" (Şafii, er-Risâle, thk. Ahmed M. Şakir, Mısır 1940, s. 477). En eski fıkıh usulü kaynağında yer alan bu tarif yeterli değildir. Çünkü ictihad, kıyas yoluyla olabileceği gibi, ayet ve hadislerde hâkim bulunan genel prensiplerden, kelime ve cümlelerin çeşitli delâlet ve inceliklerinden kıyas dışında kalan diğer istidlal yollarından hüküm çıkarmak tarzında da olabilir. Bu duruma göre kıyas her zaman ictihada muhtaçtır, fakat ictihadın tek yolu kıyas değildir (Gazzalî, el-Mustasfâ, Mısır 1324, II, 229). Kıyas; hakkında ayet-hadis bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet dolayısıyla, hakkında ayet-hadis bulunan meselenin hükmüne bağlamaktır (Şâfiî, el-Ümm, Mısır 1329, VII, 85; Şevkânî, İrşâdü'l Fuhûl, Mısır 1937, s. 197). Ayet ve hadislerden amelî (pratik) hükümleri çıkarma gücüne sahip oları fâkih'e "müctehid" denir. ictihad ya şer'i delillerden hüküm çıkarma tarzında olur, ya da çıkarılan bu hükümlerin toplum hayatına uygulanmasıyla ilgili bulunur. Birinci kısma giren ictihad; şer'î kaynaklardan hüküm çıkaran müctehidlere mahsustur. Sahâbe, Tâbiûn, Tebe-i tabiîn ve mezhep imamları devrinde bu çeşit ictihadlarla İslâm hukuku sistemleştirilmiştir. Ancak üçüncü hicrî yüzyıldan sonra giderek ictihad yapanlar azalmış ve şartlarının ağırlığı sebebiyle bu kapının kapandığı kanaati uyanmıştır. Hanbelî, Zâhirî ve Şiî mezheplerinde, ictihad kapısı sürekli açık telakki edilmiştir. İkinci kısına giren ictihada gelince; hükümlerin toplum hayatına uygulanması bu tür ictihadda sürekliliği gerekli kılmıştır. İslâm hukukunun yürüyen ve yaşayan hayata intibakını sağlamak, gelişen toplum hayatının yeni problemlerini çözmek için her devirde bu yola başvurulmuştur. Bunu yapanlara "tahrîc âlimleri" denilir. Bunlar, çıkarılmış hükümlerin illetlerini belirleyip yeni, benzer cüz'î meselelere uygularlar. Bu, hükümleri uygulama çalışması olup, böylece ilk müctehidlerin, üzerinde görüş beyan etmedikleri bir kısım meselelerin hükümleri de anlaşılmış olur (Muhammed Ebû Zehra, Usulü'l-Fıkh, Kahire, t.y., s. 379). İslâm hukukunda, şer'î hükümler kesin delillere yani açık ayet ve hadislere veya icmaa dayanıyorsa ictihada yer verilmez. Mecelle'nin 14. maddesinde "mevrid-i nass'da ictihada mesağ yoktur, yani ayet-hadis oları yerde ictihad yoluna gitmek caiz değildir" denilmiştir. Ancak nass'ların sübûtu ve delâleti kat'i olur veya bir konuda icma bulunursa ihtilafa mahal kalmaz. Eğer nassların sübûtu veya delâleti zannî olup kesinlik ifade etmiyorsa veya bir nasstan bir kaç hüküm çıkarmak mümkün oluyorsa ictihada başvurmak gerekir. Diğer yandan ictihad, en çok hakkında nass bulunmayan olayların hükümlerini belirlemek için yapılır (Abdülvahhâb Hallâf, Masâdiru't-Teşriî'l-İslâmî, s.10). Devamlı farklılaşan toplum hayatında yeni meselelerin zuhûru tabiîdir. Çözüm bekleyen problemlere eğilmek gerekir. Ayrıca bir takım amelî hükümlerin örf-âdet, istihsan, maslahat gibi... tali derecedeki delillere dayandığı düşünülürse problemin ağırlığı daha iyi anlaşılır. Ancak ictihad yapacak kimsede bir takım şartların bulunması gerekir. Aşağıda vereceğimiz bu şartları taşıyanlara "müctehid" denir. Bu esaslar fıkıh usûlünün tedvini ile birlikte ilk olarak müctehid imamlar devrinde tesbit edilmiştir. Müctehidde bulunması gereken şartlar: 1) Arapçayı bilmek: Fıkıh usûlü bilginleri bu noktada ittifak etmişlerdir. Çünkü Kur'an-ı Kerîm ve sünnet arap dili ile ifade edilmiştir. Âyet ve hadislerdeki kelimeleri ve hitabı anlayacak kadar sarf ve nahiv bilgisiyle Arapçayı bilmek gerekir (Gazzâlî, a.g.e, II, 350-353). Ebû İshak eş-Şâtibî'ye (ö. 790/1388) göre ictihad; nass'lardan hüküm çıkarma ile ilgili ise şarttır. Fakat maslahatlar ve mefsedetler nev'inden bir mânâ ve illete bağlı ise Arapça şart değildir. Kıyas ictihadlarının çoğu bu kabildendir (eş-Şâtibî, el-Muvâfakât, Mısır (t y), IV, 162-165). 2) Kur'an ilmine sahip olmak: Kur'an-ı Kerîm'in hepsini bilmek şart olmayıp, beşyüz kadar oları hüküm ayetlerinin inceliklerini bilmek yeterlidir. Bu ayetlerin; âmm (genel anlam), hâs (özel anlam), mutlak mukayyed, nâsih-mensûh ve sünnetle ilgili durumlarını bilmek gerekir. Kur'an'ı ezbere bilmek gerekmez, ihtiyaç duyuları ayetlerin yerini bulabilecek durumda olmak yeterlidir (Gazzâlî, a.g.e, II, 350-353). Ebû Bekir el-Cassâs (ö.370/980) ile İbnü'l-Arabî (ö. 543/1148) gibi bilginler "Ahkâmü'l-Kur'an" adlı eserlerinde hüküm âyetlerini açıklamaya çalışmışlardır. es-Sâbûnî'nin "Tefsîru Âyâti'l Ahkâm" isimli eseri de hüküm ayetleri hakkında söylenenleri özlü bir şekilde açıklamıştır. 3) Sünneti bilmek: Bu şart üzerinde de ittifak vardır. Hüküm hadislerini bilmek yeterli olup, mev'ıza, ahiret hükümleri vb. hadisleri bilmek şar. değildir. Ancak hadislerin âmm-hâs, mutlak mukayyed, nâsih-mensûh gibi durumlarını, rivâyet yollarını, râvilerin derece ve hallerini, adâlet ve zabt gibi vasıflarını bilmek gerekir. Hadisleri ezbere bilmek şart olmayıp, ihtiyaç duyulan hadisleri yerinde bulabilecek durumda olmak yeterlidir (M. Ebû Zehrâ, a.g.e, s. 382, 383). 4) Üzerinde icma veya görüş ayrılığı olan konuları bilmek: Üzerinde ittifak (icma) edilen konuları bilmek yanında, Sahâbî ve onlardan sonra gelen müctehidlerin ihtilafa düştükleri konuları bilmek gerekir (Şafiî, er-Risâle. s.510). Ancak bütün icma yerlerini ezberlemek şart değildir. Araştırma konusu yapıları mesele hakkında icma veya ihtilaf bulunup bulunmadığını bilmek yeterlidir (Ebû Zehrâ, a.g.e, s. 383 vd.). Müctehidlerin ittifak ve ihtilaf ettikleri meseleleri, ihtilaf sebeplerini açıklayan eserler meydana getirilmiştir. Eş-Şîrâzî (ö. 476/1083)'nin el-Mühezzeb, ibn Kudame (ö. 620/1223)'nin el-Muğni, İbn Hazm (ö. 456/1063)'ın el-Muhallâ, Hafîd, İbn Rüşd (ö. 595/1199)'ün Bidâyetü'l Müctehid ve Nihâyetü'l-Muktesid adlı eserler bunlar arasında zikredilebilir. 5) Kıyası bilmek: İctihad, bütün yönleriyle kıyası bilmeyi gerektirir. Hatta İmam Şafii'ye göre "ictihad kıyastan ibarettir" (Şâfii, a.g.e, s. 383 vd.). Kıyasın metodunu bilmek, nasslardan hüküm çıkarma esaslarını öğrenme ve ictihad yapılacak konuya en yakın olan nass'ı seçme imkânını sağlar. Kıyası bilmek, şu üç şeyi bilmeyi gerektirir: a) Kıyasın dayanacağı asil hükmü bilmek; bu dayanağın ayet, hadis veya icma olması, bunlarla ilgili gerekli bilgilere sahip olunması lazımdır. b) Kıyâs kâide ve prensiplerini bilmek: Meselâ, belirli ve özel bir durumu ifade ettiği sabit olan bir nass (ayet-hadis) üzerine kıyas yapılamaz. Hz. Peygamber'in dörtten fazla olan eş sayısına kıyas yapılarak hüküm çıkarılamaması gibi. Çünkü bu müsâade yalnız O'na âittir. c) Önceki müctehidlerin kıyas metotlarını bilmek. Çünkü bu sayısız hükümlerin açıklanmasına götüren bir yoldur (İsnevî, şerhu Minhâci'l-Usûl, İbn Emir'in Takriri kenarında, Mısır 1316, III, 310). 6) Hükümlerin amaçlarını bilmek: İslâmî hükümlerin amaçları, belli bir nass'ların değil; bütün nass'ların toplamından anlaşılabilir. Böylece, cüz'î bir meseledeki maksadı anlamak, küllî hükümleri ortaya koyan nass'ları anlamaya bağlıdır. İslâmî hükümlerin asıl amacı insanlar için rahmet olmaktır. Âyette "biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyurulur (el-Enbiyâ, 21/107). İslâm'da güç ve sıkıntının giderilmesi, zorluğun değil, kolaylığın tercih edilmesi bu rahmetin bir gereğidir. Şâtibî şöyle der: "İnsan, Allah ve Resulunün amaçlarını bütün meselelerde anlayacak bir dereceye gelirse, o, ilim öğretme, fetvâ verme ve Allah'ın bildirdiği hükümleri açıklamada Peygamber (s.a.s)'in vârisi olma özelliğini kazanmış olur" (Şâtibî; a.g.e, IV, 106). 7) Doğru bir anlayış ve takdir gücüne sahip olmak: Müctehidin gerçek ve doğru fikirleri yanlış olanlardan ayırt etme yeteneğine sahip olması gerekir (Ebû Zehrâ, a.g.e, s. 387, 388). 8) İyi niyetli ve sağlam inanç sahibi olmak: Bütün büyük müctehidler fıkıhla şöhret yapmazdan önce ihlâs ve takvalarıyla meşhur olmuşlardır. İhlaslı kimse, gerçeği nerede bulursa bulsun kabul eder, taassup göstermez. Büyük imamların hepsi "bizim görüşümüz doğrudur, yanlış da olabilir. Başkalarının görüşü yanlıştır, fakat doğru da olabilir" demişlerdir. Hâlis bir niyet, sahibini dinin özüne nüfuz ettirir ve yalnız hakka yöneltir. İslâm dini, ancak kalbi ihlâsla aydınlanmış olanların idrak edeceği bir dindir. İtikadı bozuk olan kimse, bid'at ve nefsî arzularının peşine düşer; selîm bir kalb ile âyet ve hadislere yönelemez. Kötü niyet, düşünceyi de kötüleştirir. İşte İslâm hukukçularının ittifakla müctehidde bulunmasını kabul ettikleri şartlar bunlardır. Bu şartları kendisinde toplayan müctehide "mutlak veya müstakil müctehid" denir. Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre ictihad bölünme (tecezzi) kabul etmez. Nikâh meselelerinde ictihad yapan kimse, ibâdet konularında başkasını taklid edemez. Yine ibadet konularında müctehid olan kimse, alım satım, nikâh ve talak gibi konularda başka bir müctehidi taklid edemez. İctihadla taklid bir kimsede birleşemez. Ancak müctehidin bütün şer'î meseleleri aynı derecede bilmesi mümkün olmayabilir. Birçok müctehid soruları bazı sorulara "bilmiyorum" diye cevap vermiştir. İmam Mâlik'in otuzaltı kadar soruya "bilmiyorum" diye cevap verdiği nakledilir (Ebû Zehrâ, a.g.e, s. 400, 401). Dayandığı kitap, sünnet ve icmâ delillerinden biri bilinmeksizin bir müctehidin sözünü alıp, bununla amel etmeye "taklid" denir. Fakat deliline bakmak, öğrenmek ve ictihadına katılmak sûretiyle bir müctehidin re'yini benimsemeye ise "ittibâ" adı verilir. eş-Şevkânî (ö. 1250/1832)'ye göre, sahâbe, tabiûn ve etbâü't-tâbiîn içinden ictihad derecesine ulaşamayanlar muayyen bir müctehidi taklid etmiyor. onlardan problemleriyle ilgili delilleri sorup öğrenerek bunlara ittibâ ediyorlardı. Taklit bu nesillerden sonra zuhûr etmiştir (Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda ictihad, Ankara 1975, s. 206). Müslümanlar arasında taklid yerine, ittibâ ruh ve alışkanlığının geliştirilmesi toplumu giderek vahiyle, sünnetle ve icma-ı ümmetle karşı karşıya getirir. Bunun sonucunda vahiy ve sünnet, toplum üzerindeki etkisini gösterir. İctihadın hükmü gâlip zandır. Yani bir meselenin ictihad ile sabit olan hükmü yanılma ihtiali ile birlikte gâlip zanna dayanır. Bir müctehidin devamlı isabet etmesi gerekmez. Hata etmesi de mümkün ve muhtemeldir. Bu yüzden Ebû Hanîfe, "bu bizim ulaştığımız en iyi sonuçtur. Kim bundan daha iyisine ulaşırsa ona uysun" derdi. imam Şâfiî de; "bir hadis görürseniz ona sarılın ve benim görüşümü duvara çarpın" demiştir (Ebu Zehrâ. a.g.e, s. 388, 389). Mu'aaaile'ye göre, l)er müctehid ictihadında isâbet etmiş sayılır. Çünkü hüküm, Allah nezdinde müctehidin ictihadına tabidir. Aksi halde insanlar güç yetiremeyecekleri bir yükümlülükle karşı karşıya gelmiş olur (Ömer Nasuhi Bilmen, lstılahat-ı Fıkhıyye Kâmusu, I, 243). Müctehidlerin tabakaları: Fıkıh usulü bilginleri müctehidleri yedi tabakaya ayırırlar. ilk dört tabaka müctehid, diğerleri mukallid derecesindedir. 1) Şerîatte müctehid: Bunlara "mutlak veya müstakil müctehid" de denir. Bunlar hem müstakil usûl ve ictihad metodu ortaya koyan hem de bunlara göre fer'î hükümler çıkaran müctehidlerdir. Sahâbe fakîhleri, Saîd b. el-Müseyyeb ve İbrahim en-Nehaî gibi Tâbiûn fakîhleri, Ca'fer es-Sâdık ve babası Muhammed el-Bakır, Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, Evzâî, Leys b. Sa'd, Süfyan es-Sevrî ve diğerleri gibi pek çok müctehid bu tabakaya girer. 2) Müntesip mutlak müctehidler: Bunlar, eksiksiz olarak ictihad ehliyetine sahip, bazan usûl ve fürûda üstadlarına muhalif olmakla birlikte genel olarak bir müstakil müctehidin ictihad usûlünü benimsemiş olan müctehidlerdir. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Züfer, Şâfiîlerden el-Müzenî, Mâlikîlerden Abdurrahman b. Kasım ve İbn Vehb bunlardandır. 3) Mezhepte müctehidler: Bunlar mensup oldukları mezhep imamına muhalefet etmezler. Ancak onun hükme bağlamadığı meseleleri ayni usul ve metodu kullanarak Kitap ve Sünnet delillerinden çıkarırlar. Tahâvî, Kerhî, Serahsî, İsfereyânî ve Şîrâzî bunlar arasında sayılabilir. 4) Tercih yapan müctehidler: Rivayet edilen görüşler arasında tercihlerde bulunan fakihlerdir. Bu tabaka ile önceki tabaka arasındaki fark çok azdır. 5) İstidlâl sahibi müctehidler: Bunlar, görüş ve rivayetleri karşılaştırıp: "Şu görüş rivayet bakımından daha sağlam ve delili yönünden daha kuvvetlidir". "Bu görüş kıyasa daha uygundur" gibi açıklamalar yapmışlardır. Aslında bu üç tabakayı "tahrîc ve tercih yapanlar" diye ikiye ayırmak mümkündür (Ebu Zehrâ, a.g.e, 396, 397). 6) Hâfızlar tabakası: Bunlar taklid derecesinde olup, öncekilerin tercihlerini bilmede huccet sayılırlar. İbn Abidin bunlar hakkında söyle der: "Onlar en sağlam, sağlam ve zayıf, açık rivayet, mezhebin zahir görüşü ve nâdir rivâyet arasında seçme gücüne sahip kimselerdir. el-Kenz, ed-Dürrü'l-Muhtâr, el- Vikâye ve el-Mecma' gibi eserlerin müellifleri bu tabakaya dahildir. Bunlar kitaplarında reddedilmiş veya zayıf rivayetleri nakletmemişlerdir" (Ebû Zehrâ, a.g.e, 397, 398)* 7) Mukallidler tabakası: Bunlar Kitabı anlayabilir, fakat görüş ve rivâyetler arasında tercih yapamazlar ibn Âbidin şöyle der: "Onlar gece odun toplayıcısı gibi ellerine geçen her şeyi bir araya getirmişlerdir. Bunları taklid edenlere yazıklar olsun" (İbn Âbidin, Şerhu Risâleti Resmi'l-Müftî, İstanbul, t.y. >. 5). ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #14 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İFFET Kötü iş ve sözden uzaklaşma, şehevî hisleri dinî emirlerin çerçevesinde muhafaza etme hali. Dilimizde iffet kelimesi: namuslu, şerefli ve ahlâklı olma halini ifade etmek için kullanılmaktadır. Bir İslâm ahlâkı terimi olarak iffet şöyle tarif edilmiştir: "Şehvet duygusunun bedendeki fücur (sınır tanımayan şehvet) ve humûd (iktidarsızlık, isteksizlik) ortasında dengeli bir şekilde bulunması hali. Yani helâl olan hanımına ve cariyelerine karşı şehvet duyup bunun dışında kalan kadınlara karşı şehvet hissine kapılmama" (Tehânevi, Keşşafu lstılâhâti'l-Funûn, II, 1010). Hz. Peygamber (s.a.s) ahlâkı özelliklerde dengenin korunmasına teşvik etmiş, aşırı kızgınlık, öfke ve haddi aşmaktan insanları sakındırmıştır. Hz. Âîşe (r.a)'ye "Seni sertlikten ve aşırılıktan sakındırırım" (Buhârî, Edeb, 38) buyurmuştur. Bir başka hadisinde Hz. Peygamber iffetin karşıt anlamı olan fuhûştan insanları sakındırmış ve şöyle buyurmuştur: "Ahlâksız davranışlar (fuhuş) ve ahlâksızlık alenî yapılmaya başlamadıkça kıyamet kopmaz" (Ahmed b. Hanbel, VI, 162). Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de zinanın fuhşiyâtın yasak olduğunu bildirdiği gibi iffetin gerekliliğini ve unsurlarını bildirmiştir. "Evlenme imkânı bulamayanlar Allah'ın kendilerini lütfuyla zenginleştirene kadar iffetlerini korusunlar" (en-Nur, 24/32). Bu ayet-i kerime iffetli olmanın dinî bir zorunluluk olduğunu bildirmektedir. Bir başka ayette iffetli kadınların özellikleri şöyle anlatılmaktadır; "Namuslu olmanız zina yapmamanız, gizliden dost edinmemeniz..." (el-Maide, 5/5) Bu ayet-i kerime iffetin en genel manasıyla açık ve gizli zinadan korunmak ve sefihlikten uzaklaşmak anlamında olduğunu bildirmektedir. Hür kadınların iffetli olması emredildiği gibi cariyelerin de iffetli olması, sahipleri tarafından fuhşa teşvik edilmemeleri ve bu teşvikin kötülüğü Kur'an'da anlatılmıştır. "Dünya hayatının geçici menfaatini kazanma hırsıyla iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın" (en-Nur, 24/33). Diğer dinlerde, İslâm toplumunun dışında kalan cahilî toplumlarda, iffet ve namus anlayışı menfi yönde çok farklılıklar göstermektedir. Hristiyan din adamları kadını sesleri veya şeytanın oyuncağı olarak değerlendirmişlerdir. İlk Hristiyan din adamlarından Tertullion "kadın insanın kalbine şeytanın girmesini temin etmek için açıları kapıdır" der. Bu anlayışla kadına yaklaşan Hristiyanlar onu pis ve kirli kabul ettiklerinden ondan uzak olmayı Allah'a yaklaşmaya bir vesile edinmişlerdir. Bu şekilde namus ve iffet adına "tefrit"i kendilerine prensip edinmişlerdir. İnsan fıtratına uygun olmayan bu tutumları sonraları aralarında birçok ahlâksızlıkların yaygınlaşmasına sebep olmuştur. İslâm ahlâkında bu tür bir şehvet "humûd" terimiyle ifade edilmiştir. Yani Allah'ın helâl kıldığını haram kılmak, şehvet duygusunu körletmek. Bir başka açıdan câhilî toplumlarda fuhuş yani şehvetin dizginlenmeden helâl-harama dikkat edilmeden giderilmesi yaygınlık kazanmıştır. İslâm öncesi Arap toplumunda bu tür dengesizlikten doğan ahlâksızlıkların bulunduğu bilinmektedir. Müslüman gezginlerden İbn Fazları seyahatnamesinde Bulgarlar arasında gördüğü bir ahlâksızlığı feci bir durum olarak nakletmektedir. Bulgarların kadın-erkek nehre beraber girip yıkandıklarını anlatan ve bunun büyük bir ahlâksızlık olduğunu vurgulayan İbn Fazlan'ın bu tepkisi İslâm toplumunda bu tür iffetsizliklerin bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu gün benzeri ve daha kötü uygulamalar halkı müslüman olan toplumlarda bile toplu denize ve havuza girmek ve bunu mübah görmek şeklinde görülmektedir. Kur'an iffetin ve namusun gerekliliğini ve müslüman aile yapısının sıhhati için iffetli kadınların lüzumunu anlatmaktadır. "... Irzlarını koruyan erkek ve kadınlar... Allah bunlara bir mağfiret ve büyük bir mükafât hazırlamıştır" (el-Ahzâb, 33/35). "Onlar ki avret yerlerini (namuslarını) korurlar... İşte bunlar, cennetlerde ikram olunanlardır" (el-Meâric, 70/29-35). İffetin lüzumunu göstermek için Hz. Peygamber şöyle dua etmiştir: "Allahım, senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği dilerim" (Müslim, Zikr, 72). İFK OLAYI İfk; yalan, büyük yalan, iftira namuslu birinin namusu hakkında iftira etmek. İfk olayı; İslâm tarihinde Resulullah (s.a.s)'in zevcesi ve müminlerin annesi (el-Ahzâb, 33/6). Hz. Âîşe hakkında münâfıklar tarafından uydurulan iftira olayının adı. Olay Buhârı, Müslim gibi ana kaynaklarda tafsilâtlı olarak anlatılır. Bizzat Hz. Âîşe, olayı cereyan tarzı ve sebepleriyle birlikte detaylı olarak anlatmaktadır. Olayın gerçek yüzü münâfıkların, Medine'de güvenli bir yurt edinen ve günden güne gelişen İslâm toplumunu parçalamak için İslâm peygamberinin aile mahremiyetini hedef alarak, baş vurdukları bir aleyhte propaganda ve karalama hareketidir. Onlar, Resulullah'ın, en yakın arkadaşları ile arasını açabilirlerse, İslâm'ı yok etme emellerine kısa yoldan varabileceklerini zannediyorlardı. Münâfıklar Mustalikoğullarına karşı düzenlenen cihat harekatında, Hz. Âîşe'nin başına gelen normal bir olaydan yararlanarak Hz. Ebu Bekir'le Resulullah'ın arasına fitne sokmaya ve Resulullah'ı gözden düşürmeye çalıştılar. Münâfıklar, hicretin beşinci yılı Şaban ayında, Necid bölgesinde, Müreysî suyu yanında konaklamış olan Mustalikoğulları kabilesine karşı düzenlenen sefere savaşın şiddetli geçmeyeceğini bildikleri için kalabalık bir şekilde katılmışlardı. Resulullah sefere çıkmadan önce, adeti olduğu üzere, hanımları arasında kura çekmiş, kendisiyle beraber sefere gitme kurası Hz. Âîşe'ye çıkmıştı (Buhârî, Şehâdet, 15). Bu sefer esnasında münâfıklar, Mekkeli Muhacir müslümanlarla, Medine'nin yerlisi Ensar arasına fitne sokmaya da çalıştılar. Bunun için bölge ve kabile taassubunu kullandılar. Bir seferinde iki müslüman grubu birbiriyle kılıca sarılacak hale getirmiş, olay Resulullah (s.a.s) tarafından kolayca önlenmiştir. Bu arada münâfıkların reisi Abdullah b. Übeyy: "Medine'ye dönünce, aziz olanların, zelil olanları oradan çıkaracaklarını" söylüyordu (el-Münâfîkûn, 63/8). Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) Ensarı toplayarak durumu anlattı. Ensâr olaya son derece üzüldü. Böylelikle Abdullah b. Übeyy herkesin nefretini kazandı. Hatta oğlu babasının bineğinin üzengisinden tutarak: "Zelil olduğunu, Allah Resulunün de aziz olduğunu itiraf etmeden seni bırakmam " demiş ve itiraf da ettirmiştir (İbn Sa'd, Tabakâtu'l-Kübra, II, 65). Sefer dönüşü ordu, geceleyin bir yere konakladı. Hz. Âîşe ihtiyacı için ordugahın dışına çıktı. Döndüğü zaman, boynundaki Yemen boncuğundan dizilmiş gerdanlığının kopup düşmüş olduğunu gördü. Bu gerdanlığı Hz. Âîşe'ye, gelin olduğunda annesi Ümmü Rûman hediye etmişti (Vakıdî, Meğazî, II, 428). Diğer kaynaklar gerdanlığı kız kardeşi Esma'dan emanet aldığını yazarlar. Hz. Âîşe, gerdanlığı aramak için ordunun dışında ihtiyacını giderdiği yere gitti. Bulup döndüğünde ise kendisinin devesi üzerindeki mahfelinde olduğunu zanneden muhafızları da dahil olmak üzere, ordunun oradan ayrılıp gitmiş olduğunu gördü. Geri dönüp kendisini ararlar düşüncesiyle orada oturup bekledi. Bu arada da olduğu yerde uyuyup kaldı. Ordunun artçısı Safvan b. Muattal kendisini görerek, hiç konuşmadan onu devesine bindirdi. Devenin yularını çekerek orduya yetiştirdi (İbn Hişam, es-Sîre, II, 298). İkinci konakta Hz. Âîşe'nin devesinin üzerinde olmadığı anlaşılıp bir süre sonra genç bir askerin devesiyle geldiğini görünce, münâfıklar bunu fırsat bilip dedikoduya başladılar. Abdullah b. Übeyy el altından bu dedikoduyu besledi. Müslümanlar bunun iftira olduğunu anladılar. Meselâ Hz. Ebû Eyyûb el-Ensarî hanımına: "Ümmü Eyyûb! Senin hakkında böyle birşey söylense kabul eder misin?" diye sordu. O, "Haşâ, asaletli ve şerefli bir insan böyle bir şey yapmaz." cevabını verdi (İbn Hişâm, a.g.e, s. 302). Ne yazık ki münâfıklar dışında üç müslüman da bu dedikoduya kendilerini kaptırdılar; Bunlar Safvan'dan öç almak isteyen Hassan bin Sâbit, Resulullah'ın hanımlarından Zeyneb binti Cahş'ın kız kardeşi Hamne ve Hz. Ebû Bekir'in yardımlarıyla geçinen Mıstah b. Üsâse idiler. Hz. Âîşe yolculuk dönüşü hastalandı ve annesinin bakması için baba evine gitti. Olanlardan tamamen habersizdi. Ne annesi ve babası, ne de Resulullah (s.a.s) olanları kendisine duyurmadılar. Kendisi de Resulullah'ın soğuk davranışına bir mana veremedi. Bir gün Mıstah'ın annesi durumu kendisine açınca derin bir üzüntüye kapıldı ve günlerce gözyaşı döktü (Müslim, Tevbe, 56). Bu arada Resulullah (s.a.s) kendisine durumla ilgili sorular sordu. Hz. Âîşe ise, halini Allah'a havale ettiğini bildirerek karşılık verdi. Olayı duyan Safvan büyük bir öfaaae kapılarak kılıcını aldı ve öldürmek kastıyla Hassan'a saldırdı ve onu yaraladı. Bu Resulullah (s.a.s)'e haber verilince Safvan'ın tutuklanmasını emretti. Aslında Safvan kadına ilgi duymayan, erkeklik gücü yok (hasûr) birisi idi. Bunu kendisi de açıkça ifade etmiştir (İbn Hişam a.g.e, s. 306, Müslim, Tevbe, 57). Resulullah (s.a.s) durumu bir de Ashaptan bazılarıyla görüştü. Bunlardan Hz. Osman, Üsâme b. Zeyd, Zeyneb binti Cahş, Ümmü Eymen hep Hz. Âişe'nin tertemiz olduğuna şahitlik ettiler. Hz. Ömer, Hz. Âîşe'nin nikâhının Allah tarafından kıyıldığını hatırlatarak, Allah'ın temiz olmayan bir kadınla onu nikahlamayacağını söyledi. Yalnız Hz. Ali lehte olmayan bir konuşma yaptı ve Resulullah için kadının çok olduğunu belirtti. Bir de Hz. Âîşe'nin hizmetçisinin sorguya çekilmesini teklif etti. Hatta doğru söylemesini sağlamak için onu tokatladı. Berire ise, hanımı hakkında iyilikten başka bir şey bilmediğini belirtti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) durumu bir de Ashab'a bildirmek üzere minbere çıktı ve bu konuda onların yardımını istedi. Ensardan Sa'd b. Muaz: "Ey Allah'ın Resulu, sana ben yardım edeceğim. İftiracı Evs kabilesinden ise, ben onun boynunu vururum. Eğer Hazrecli kardeşlerimizden ise, bize emredersin, emrini yerine getiririz" deyince Hazreclilerden Sa'd b. Ubade buna karşı çıktı. Karşılıkla atışmalar neticesinde çıkan anlaşmazlığı Resulullah (s.a.s) yatıştırdı. Resulullah (s.a.s) büyük üzüntüyle oradan, babası Ebû Bekir'in evinde bulunan Hz. Âîşe'nin yanına gittiğinde, Allah onun temizliğini şu ayetlerle Resulune bildirdi: "O iftira haberini getirenler, sizlerden bir zümredir. Onu siz kendiniz için bir şer sanmayınız. Belki o, sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günah vardır. Günahın büyüğünü yüklenen kimseye de büyük bir azap vardır. Ne olurdu o iftirayı işittiğiniz zaman, erkek ve kadın müminler, kendi nefislerine kıyas ederek hüsnü zan etselerdi de; bu açık bir iftiradır deselerdi! O iftiracılar buna dört şahit getirselerdi ya! Şahitleri getiremeyince de onlar, Allah katında muhakkak yalancıdırlar. Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın fazl ve rahmeti üzerinizde bulunmasaydı, içine daldığınız o ifiradan dolayı, sizi her halde büyük bir azap çarpardı. Ortaya atıldığı zanları siz, o iftirayı dillerinizle birbirinize yetiştiriyordunuz. Hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söyleyiveriyor ve bunu kolay sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah katında büyük bir vebal idi." "Ne olurdu, onu işittiğiniz zaman: "Bunu söylemek bize yakışmaz! Sübhanallah! Bu büyük bir bühtandır" deseydiniz ya!...." (en - Nûr, 24/11-20). Bu ayetlerin inişi başta Resulullah (s.a.s) olmak üzere bütün müminleri sevindirdi. Ama iftira yapanların ve yayanların cezası da verilmeliydi. Cenabı Hak bunun üzerine su iki ayeti indirdi: "Namuslu ve hür kadınlara (zina isnadıyla) iftira atan, sonra da (bununla ilgili olarak) dört şahit getirmeyen kimselerin (her birine) aaaaen değnek vurun. Onların ebedî şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fâsıkların ta kendileridir. Ancak (bu hareketlerine) tövbe edip durumlarını ıslah edenler müstesnâdır. Çünkü Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir" (en-Nûr, 24/4-5). Ayetlerde, zina iftirası atanlar için üç ayrı hüküm konulmuştur: 1- İftiracıya aaaaen sopa vurulacak 2- Şahitliği ebediyyen kabul edilmeyecek 3- Allah'ın taatından çıktığı için fâsıklıkla vasıflandırılacak. İftira eden, pişman olur, tövbe ederse fâsıklık vasfını üzerinden kaldırmış olur (M. Ali es-Sabûnî, Kur'an-ı Kerîm'in Ahkâm Tefsîri, II, 107). Bu ayetlerin inmesi üzerine Resulullah (s.a.s) Hassan, Hamne ve Mıstah'a zina iftirası cezası olarak aaaaener değnek vurdurdu. Abdullah b. Übeyye'ye bu ceza tatbik edilmedi (Muhammed Rıda, Muhammed (s.a.s), Mısır 1357/1938, s. 303). Hz. Ebû Bekir kızına yapılan iftiraya karıştığı için Mıstah'a vermekte olduğu yardımı kesmişti. İftira cezası tatbik edildikten sonra Cenabı Hak: "Sizden (dinde) fazilet ve (dünyada) servet sahibi olanlar, akrabalarına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesin. Allah'ın sizi yarlığamasını sevmez misiniz? Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir" (En-Nur, 24/22) ayetini indirdi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir: "Vallahi ben, Allah'ın beni yarlığamasını elbette arzu ederim. Vallahi ben, artık bunu ondan hiç bir zaman kesmem" dedi ve Mıstah'a vermekte olduğu nafakayı vermeye tekrar devam etti (Buharî, Meğazî, 34; Tefsîru'l-Kur'ân, 6; Müslim, Tevbe, 56). İftira, içi başka dışı başka olan iki yüzlü münâfıkların metodudur. İftiradan sakınmak, iftiraya uğrayan mazlumlara arka çıkmak, zalim ve iftiracıları yalanlamak gerekir. ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #15 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İFLÂS Arayıp bulamamak, iflâs etmek. Bir kimsenin yanında veya tasarrufu altında kendisine ait hiçbir mal kalmadığı zaman "iflâs etti" denilir. Bunun anlamı, dirhemleri fels çeşidi değersiz madenî paralara dönüştü, demektir. Bir kimsenin yanında fels para bile kalmayınca, iflâsından söz edilir. Felsler, altın ve gümüş paraya göre, değeri çok düşük olan ve şehirler arasında bile satın alma gücü farkları bulunan madeni paralar olduğu için İslâm'ın zuhuru yıllarında Hicaz bölgesinde bu paraya rağbet edilmemişti. İşte bu yüzden mal varlığını tüketen kimseye fels kökeninden gelen "müflis" ifadesi kullanılmıştı, (İbnu'l-kesir, en-Nihâye, III, 407; R.S. Poole, W.H. Valentine,"Fels"mad., İ.A; Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Meselelere İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 20 vd.). Hz. Peygamber çeşitli hadislerinde iflâs'ın ne olduğunu ve uygulama şartlarını göstermiştir. Bir gün çevresindeki sahabelere; "Müflis kimdir?" diye sormuş, ashâb-ı kiram; "bize göre müflis, kendisine ait hiçbir dirhemi (nakit parası) ve malı kalmayan kimsedir" cevabını vermiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ümmetimden gerçek müflis şudur: Kıyamet gününde namazını, orucunu ve zekâtını getirir. Bu arada başkasına sövmesi, zina iftirasında bulunması, kan dökmesi ve başkasını dövmesi ile ilgili kötü amelleri gelir. Bunlara karşılık iyi amelleri (hasenâtı) verilir ve borçları (kul hakları) bitmeden iyi amelleri tükenir. Alacaklıların hataları kendisine yükletilir ve ateşe atılır" (Müslim, Birr, 60; Ahmed b. Hanbel, II, 303, IV, 372). "Bir kimse iflâs eden birisinin yanında kendi malını bulursa, buna başkalarından daha fazla hak sahibidir" (Buhârî, İstikrâz, 14; Müslim, Müsâkât, 22; Ebû Dâvud, Büyû', 74; İbn Mâce, Ahkâm, 26) İslâm hukukunda borçlular üç kısına ayrılır Mâlî durumu iyi olup, borcunu ödemek istemeyenler; darda olup, ellerinde hiçbir malı olmayanlar; malı borcuna denk veya borcu daha fazla olanlar. Bu somuncunun vadesi gelen borçları ödenemiyor ve mevcut mal varlığı da borcu karşılayamıyorsa iflâs problemi ortaya çıkar. Ebû Hanîfe'ye göre, borçlar mal varlığım aşsa bile, bir kimse borçları yüzünden hacr (kısıtlılık) altına alınamaz. Çünkü aklı yerinde olduğu için tam ehliyetlidir ve başarılı bir işletme ile mal varlığını çoğaltması mümkündür. Böylece onun tasarruf ve insanlık hürriyeti korunmuş olur. Ancak bu durumda kendisine borçlarını, ödemesi emredilir. Bunu yapmazsa, malını bizzat satıp borçlarını ödemesi için hapsedilir. Hâkim, borçlunun malını satamaz. Ancak, varsa paralarını ve borçların cinsinden olan mallarını alacaklılarına istihsân yoluyla verebilir. Borçluyu hapsetmenin sebebi, borcun vadesinde ödenmemesi yüzünden alacaklıların zarara sokulması ve onlara haksızlık edilmesidir (el-Meydânî, el-Lübâb, II, 20; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l İslâmî ve Edilletüh, lV, 132). Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre, vadesi gelen borcu, mal varlığını aşan borçlular, alacaklıların isteğiyle hâkim tarafından hacredilir. Bu kimse iflâs etmiş sayılır. Mâlikîler bu durumda hacr için mahkeme kararını da gerekli görmezler. Hacirle, alacaklıların haklarına zarar verebilecek tasarruflar önlenmiş olur. Alacaklılar icâzet vermedikçe vakıf, hibe, sadaka, velâyet ve başkasına yeni bir borç ikrarı gibi tasarruflar muteber olmaz. Herhangi bir malı rayiç bedeliyle satmış olurlarsa, bedeli alacaklılara ait olur. Bu satış rayiç bedelin altında bir fiyatla olmuşsa alacaklıların icazetine bağlıdır. Alıcı da muhayyer olup, isterse bedeli tamamlar, dilerse akdi bozar (İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, V, 101; Abdülkadir Şener, "İslâm Hukukunda Hacr", A.Ü.İ.F. Dergisi, c. XXII, s. 339). Bu gibi tasarruflarda borçlunun ehliyeti, mümeyyiz küçük gibi olur. Alacaklılarına zarar verecek mâlî tasarrufları, onların icazetine bağlıdır. Bu tasarruflar hibe, vakıf gibi teberru kabilinden olsun veya kıymetinden daha az bir bedelle satmak yahut kıymetinden çok bir fiyatla satın almak gibi, satış bedelinde müsamahayı kapsayan ıvazlı akitlerden olsun müsavidir. Hâkim, borcunu ödemeyen borçlunun mallarını satıp, bedelini alacaklılara bölüştürür. Satışa, önce bozulacak mallardan başlanır. Sonra telef olacaklar, daha sonra da gayri menkuller satılır. Ancak borçlunun ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin yiyecek, giyecek, mesken ve benzeri zaruri ihtiyacına ait şeyleri satamaz (İbn Âbidîn, a.g.e, V, 103; Damad, Mecmau'l-Enhur, II, 443). Ebû Hanîfe'ye göre, hâkim borçluyu 2-3 ay hapsettikten sonra, malı olduğuna dair belirti bulunmaz veya gerçekten yoksul olduğu ortaya çıkarsa, "Eğer borçlu darlık içinde bulunuyorsa ona, genişleyene kadar mühlet verin" (el-Bakara, 2/280) ayeti uyarınca serbest bırakır. Fakat alacaklılar, onu takip eder. Yeniden ödeme gücüne kavuşursa, bunu aralarında paylaşırlar. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, yoksul borçlular yeni mal kazandığı sâbit olana kadar takip edilmezler. Çünkü yukarıdaki ayet onlara çalışıp kazanmak için bir mühlet vermeyi öngörmektedir (el-Meydânî, a.g.e, 21-23). Ebû Hanîfe'nin borçlulara tanıdığı bu geniş hürriyet zamanla kötüye kullanılmış, borçlular mallarını alacaklılardan kaçırmak için muvazaalı olarak satış göstermiş, bir hayra veya çocuklarına vakfetmiş veya hibede bulunmuştur. İşte bu durum karşısında müteahhirûn (sonraki) fakihler borcu servetini aşmış kimselerin hacr altında olmasalar bile, alacaklılar razı olmadıkça vakıf ve hibe gibi tasarruflarının nâfiz (yürürlükte) olmayacağına fetvâ vermişlerdir. Kanunî ve II. Selim devirlerinde şeyhülislamlık yapan Ebussuud Efendi, sultana arzettiği maruzatında bu hususu açıkça belirtmiştir (Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 144). İFTAR Orucu bozmak, orucu açmak, ramazanda akşam yemeği, oruç bozma vakti. iftarın zıddı, yani oruca başlamak, "imsâk" terimiyle ifade edilir. Orucun başlangıç ve sonu Kur'an Kerîm'de şöyle belirlenir: "Fecirde beyaz iplik siyah iplikten ayırdedilinceye kadar yeyin, için. Sonra orucunuzu geceye kadar devam ettirin" (el-Bakara, 2/187). Ayetteki siyah iplik gece; beyaz iplik ise gündüz anlamında kullanılmıştır. Oruçta gündüzün başlangıcı, İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre, ikinci fecirden (fecr-i sadık) itibarendir. Sona ermesi ise güneşin batmasıdır (et-Taberî, Câmiu'l-Beyân, Mısır 1388/1968, II, 177 vd.; ibn Kesîr, Muhtasaru Tefsîri İbn Kesîr, Beyrut 1402/1981, l, 165, 166). Hz. Peygamber siyah ve beyaz iplikten gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığının kastedildiğini belirtmiştir (bk. Buhârî, Tefsîru Sûre, 2/28; Müslim, Sıyâm, 33; Ebû Dâvud, Savm, 17; Dârimî, Savm, 7). Bu ayetteki; "Orucu geceye kadar tamamlayınız" ifadesi, iftarın güneş battıktan sonra yapılmasını gerektirir. Hz. Peygamber, bir ramazan günü yolculuk sırasında güneş batınca, Bilâl (r.a)'e bir şeyler hazırlamasını söylemiş, henüz güneş ışıklarının tam kaybolmadığını gören Hz. Bilâl'in tereddüt etmesi üzerine şöyle buyurmuştur: "Gündüz sona erip, gecenin doğu taraştan girdiğini gördüğümüz zaman oruçlunun iftar vakti gelmiştir" (Buhârî, Savm, 33, 34, 35; Müslim, Sıyâm, 51, 53; Dârimî, Savm, 11). Hadis-i şeriflerde iftarın acele yapılması, geciktirilmemesi istenmiştir. "İnsanlar iftarı acele yaptıkları sürece, hayır üzere devam etmiş olurlar" (Buhârî, Savm, 45; Müslim, Sıyâm, 48; Tirmizî, Savm, 13; İbn Mâce, Sıyâm, 24; Dârimî, Savm, 11; Mâlik, Muvatta', Sıyâm, 6, 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 147, 172, 331, 334, 337) Bir Kudsî hadiste şöyle buyurulur: "Kullarımın bana en sevimli olanı, onların iftarda en acele edenidir" (Tirmizî, Savm, 13; Ahmed İbn Hanbel, II, 238, 329). Enes b. Mâlik (r.a)'ten, Hz. Peygamber'in iftar etmedikçe akşam namazı kılmadıkları, hiç değilse bir yudum su içtikleri rivayet edilmiştir. İftarda acele etmenin sebebi şudur. Yahudi ve Hristiyanlar, oruçlu oldukları zaman iftarı yıldızlar görülünceye kadar geciktirirlerdi. Onlara benzememek için iftarı acele yapmak müstehap sayılmıştır. Sahuru son vaktine kadar geciktirmek de müstehaptır (Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, Ankara 1984, VI, 286). Hz. Peygamber ümmetine visal orucunu yasaklamıştır. Visal; bir günün orucunu, başka günün orucuna yemeksizin ve içmeksizin birleştirmektir. Enes b. Mâlik'ten rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.s); "Bir günün orucunu öbür günün orucuna eklemeyiniz" buyurmuş. Ashâb-ı Kirâm'ın "Yâ Resulullah, siz oruçları birbirine ekliyorsunuz" demeleri üzerine; "Ben sizin gibi değilim. Rabbim tarafından yedirilirim ve içirilirim" cevabını vermiştir (Buhârî, Savm, 48, 49, İ'tisâm, 5; Tirmizî, Savm, 62; Dârimî, Savm, 14; Müslim, Sıyâm, 59; Ebû Dâvud, Savm, 24). Visal orucu Hz. Peygamber'e mahsus amellerdendir. Çünkü iki-üç gün süreli bir oruçta Cenab-ı Hak peygamberine güç verir. Nitekim hadiste bu hususa işaret edilmiştir. Aynı güç ve kuvvete ümmeti nâil olamayabilir (İbn Kesîr, a.g.e, I, 167; K. Miras, a.g.e, VI, 290, 291). Hz. Peygamberden iftar ederken okuduğu bazı dualar nakledilmiştir: "Allahümme leke sumtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rızkıke eftartü, fe tekabbel minnâ. İnneke Sumte's-semiu'l-âlim." Anlamı: "Allahım! Senin için oruç tuttum. Sana iman ettim. Sana güvenip dayandım. Rızkınla iftar ettim. Bizden bunu kabul buyur. Şüphesiz Sen, her şeyi işiten ve bilensin" Başka bir dua şöyledir: "Zehebe'z-zamen, ve'bteleti'l-urûku ve sebete'l ecru inşâallah" Anlamı: "Susuzluk gitti. Damarlar ıslandı. İnşâallah sevap sâbit oldu" (bk. İbn Mâce, Sıyâm, 48; İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd, II, 52). Kısaca şöyle de dua edilebilir: "Ya vâsia'l-mağfireti. vağfirlî ve li vâlideyye ve li'l-mü'minîne yevme yekûmu'l hısâb" Anlamı: "Ey bağışlaması bol olan Allah'ım! Beni, ana-babamı ve bütün müminleri hesap gününde mağfiret et" (bk. İbrâhim Sûresi, 14/41; Tirmizî, Dua, 82). Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Üç kimsenin duası reddolunmaz; Âdil hükümdarın duası, İftar sırasında oruçlunun duası, mazlumun duası, Allahü Teâlâ bu duaları semâya yükseltir, gökyüzünün kapılarını açar ve"izzet ve celâlime yemin olsun ki, bir sure sonra da olsa, sana yardım edeceğim" diye yemin eder" (el-Azîzî, es-Sirâcü'l-Münîr Şerhu'l Câmii's-Sağîr, II, 182; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü'l-Meâd, II, 52). Resulullah (s.a.s) iftar zamanının sevincinden söz ederken şöyle buyurmuştur: "Müminin kendisiyle neşelendiği iki sevinci vardır. Birisi iftar vaktindeki oruç bozma sevinci, diğeri Rabbına kavuştuğu zamanki (orucunun mükâfatı ile) sevincidir" (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163, 165; Nesaî, Sıyâm, 42; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 232, 273, 516, III, 5). İFTİRA Olmayan birşeyi olmuş gibi anlatmak veya nakletmek. Hayatta insanoğlunun çeşitli arzu ve beklentileri vardır. Bu beklentilerine bazen erişemeyebilir. Böyle bir durumda, bazıları kendi kaderine razı olurken; bir kısım insanlar da arzu ettiklerini zorla elde etmeye çalışırlar. Bu bakımdan iftira, bir kimseyi veya bir şeyi elde etmek veya o şeyi başkalarından kıskanıp, zarar verme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Her halükârda, dünya için önemli olan bir nesneye karşı olan zaafın neticesinde iftira yapılır. İftira son derece kötü ve tahribedici bir hadisedir. Hem iftirayı yapan ve hem de kendisine iftira edilen kimse için oldukça rahatsız edici bir tutumdur. İftira sonucunda insanlar arasındaki sevgi ve dostluk bağları zayıflar; dayanışma gücü ortadan kalkar. insanlar birbirine güven duymaz olurlar. Bu güvensizlik, bir toplumun sosyal hayatını tamamen felce uğratan yıkıcı bir etki yapar. İftira, toplumdaki güzellikleri yakıp bitiren bir ateş gibidir. İftira, toplumda adaletin tam olarak etkisini kaybettiği zamanlarda yaygınlaşabilen bir sosyal ve ahlâkı hastalıktır. Çünkü adaletsizlik ve takipsizlik, kötü fiillerin yaygınlaşmasına ve artmasına yol açan bir başıboşluğa sebep olmaktadır. İslâm'da iftira konusu, üzerinde oldukça fazla durulan bir konu olmaktadır. Çok sayıda ayet-i kerime, iftira'nın özelliğinden ve onun Allah'ın nezdinde sevilmeyen ve hatta yerilen bir davranış olduğundan bahsetmektedir. İftiranın en ağırı namus üzerine atılan iftiradır. Bunu, Hz. Âîşe ile ilgili olarak "İfk"* olayında görmekteyiz Olay özet olarak şöyle cereyan etmiştir: Hz. Peygamber ashab-ı kirâmla sefere çıkarken, kura ile belirlenen bir eşini de beraberinde götürürdü. Bu usulle, Mustalikoğulları Gazâsına da Hz. Âîşe katılmıştı. Konaklama yerinde, devenin üzerindeki gölgelikten (mahfel) tuvalet ihtiyacı için çıkan Âîşe (r.anhâ), dönüşünde gerdanlığını düşürdüğünü farketmiş, aramak için yeniden çıkmıştır. Bu sırada ordu yola çıkmış, Hz. Âîşe, devenin üzerindeki gölgeliğin içinde zannedilmiştir. Dönüşte unutulduğunu anlayan Hz. Âîşe, orada beklemiş, ordunun arka gözcüsü Safvân b. Muattal O'nu devesine bindirerek yolda orduya yetiştirmişti. Münâfıkların reisi Abdullah b. Ubey ve arkadaşları bunu fırsat bilerek Hz. Âîşe'ye zina iftirasında (ifk) bulundular. Bir aydan fazla bir süreyle bu dedikodu Medîne'de dolaştı. Hz. Peygamber ve Âîşe validemizin yakınları bu olaya çok üzüldü. Daha sonra Hz. Âîşe Nûr sûresindeki şu ayetlerle temize çıkardı: "O uydurma haberi getirip iftira (ifk) atanlar, içinizden bir topluluktur. Onu kendiniz için bir ser sanmayın, bilakis o, sizin için hayırdır. İftirada bulunanlardan her birinin kazandığı günaha göre cezası vardır. Onlardan günahın en büyüğünü yüklenene de büyük bir azap vardır." "İftirayı işittiğiniz zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların, kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?" "Bir de dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki, bu şahitleri getiremediler, o halde onlar, Allah nezdinde, yalancıların da kendileridir" "Eğer Allah'ın lütuf ve merhameti, dünyada ve ahirette üzerinizde olmasaydı, yaydığınız fitne yüzünden, size mutlaka büyük bir azap dokunurdu." "Siz o iftirayı dilinize dolamıştınız. Hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığınız şeyi ağzınızla söylüyor ve onu önemsiz birşey sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah nezdinde büyük bir günahtır " "O asılsız sözü duyduğunuz zaman: "Bunu konuşmak bize yakışmaz. Haşa! Bu büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi?" (en-Nûr, 24/1116). Hz. Peygamber inen bu ayetleri tebliğ ettikten sonra; "Ya Âîşe, Allah'a hamd et. Allah seni, iftiracıların isnadından kesin olarak berî kıldı" buyurdu. Bunun üzerine Âîşe (r.anhâ) nin annesi: "Kızım, kalk da Resulullah (s.a.s)'a teşekkür et" deyince, Hz. Âîşe; "Hayır kalkmam ve yalnız Allah'a hamdederim" diye cevap verdi (bk. Buhârî, Tefsîru Sûre, 24/6, Meğâzi, 12, 32, 34, Şehâdet, 2, 15, Eymân, 13, 18, İ'tisâm, 28, Tevhîd, 35, 52; Müslim, Tevbe, 56; Ebû Dâvud, Salât, 122; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 194, 195, 197; Kamil Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1984, VIII, 73-97). İftira eden kimse, bununla amacına ulaşamaz ve sonunda dünyevî ve uhrevî bakımdan kendisi zararlı çıkar. Nebî (s.a.s) "İftira eden kimse zarara uğramıştır" (Ahmed b. Hanbel, I, 91) buyurur. İffetli bir kadına zina isnadında bulunup da bunu dört erkek şahitle ispat edemeyen bir kimse kazif cezasına çarptırılır. Bunlara ceza olarak aaaaen değnek vurulur ve bundan sonra şahitliklerine güvenilmez (bk. en-Nûr, 24/4; "kazf" mad.). Zina isnadında bulunan kimse kadının kocası olur ve dört şahitle bunu ispat edemezse "mulâane" yoluna başvurulur (bk.en-Nûr, 24/6-9; "Liân" mad.). En ağır iftirayı atan kimse bile sonradan pişmanlık duyar ve durumunu düzeltirse Cenâb-ı Hakkın mağfiretine nail olabilir (en-Nûr, 24/4-5). Günümüzde fertlerin birbirine iftirası yanında basın ve yayın yoluyla da iftiralar yapılmaktadır. Namus, iffet, haysiyet ve zimmet üzerindeki bir iftira ne kadar çok yayılırsa, iftiracının sorumluluğunun da o nisbette artması tabiidir. Ayette şöyle buyurulur: "Mümin erkek ve o kadınlara işlemedikleri bir günahla eziyet edenler (onlara iftira atanlar), doğrusu açık bir günah yüklenmişlerdir" (el-Ahzab, 33/38). ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #16 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İFTİTAH TEKBİRİ Namaz farzlarından biri. Namaza bu tekbirle başlandığı için "iftitah tekbiri" denmiştir. Namaz içinde bazı şeylerin yapılması bu tekbirle haram kılındığı için buna,"tahrim tekbiri", "tekbiretü'l-ihram" da denilir. İslâm âlimleri, namaza Allah'ın ismini anmakla başlamanın gerekli bir emir olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Binaenaleyh "iftitah tekbiri" getirilmeden başlanılan namaz sahih olmaz. Fakîhler, bu görüşlerini, Kitap ve Sünnetten getirdikleri delillerle teyid etmeye çalışırlar. Kitaptan delilleri: "Ey bürünen! Kalk inzâr et ve Rabbini yücelt" (el-Müddessir, 74/1-3) ayetidir ki, burada geçen "Rabbini yücelt" lafzı, Kur'an'da "ve rabbeke fekebbir" şeklindedir. Sünnet'ten istidlal edilen en sahih hadis, Hz. Ali (r.a)'den rivayet edilen şu hadistir: "Namazın anahtarı abdesttir. Tahrimi ise tekbir, tahlili de selâmdır" (Ebû Dâvud, Taharet, 31: Tirmizî, Taharet, 3; Dârimî, Vudû', 22). Hanefi mezhebine göre, namaza "Allahü ekber" lafzıyla başlamak şart değildir, ancak vaciptir. Bunun yerine başka bir lafız söylenecek olursa, namaz yine sahihtir. Ancak vacip terkedilmiş olduğundan günah işlenmiş olur. Matlup olan; namaza, "Allahu ekber" lafzıyla başlanmasıdır. Mamafih namazın sahih olması için, Cenâb-ı Hakk'ı ta'zime delâlet eden herhangi bir lafızla başlamak da yeterlidir. Meselâ Sübhanellah" veya "lâilâhe illallah" yahut "Allahü rahımün" ya da "Allahü kerimün" vb. lafızlardan biriyle iftitah yapılabilir. "Eûzü billâh", "Lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh" ya da "Estağfirullah" lafızları tamamen tazime delâlet etmediği için "iftitah tekbiri" yerine bunlardan biri söylenecek olursa, namaz sahih olmaz. Çünkü bunlarda talep manası mevcuttur. Tekbirde kullanılan lafızların "Allah" lafz-ı celâli ile birlikte olması lazımdır. Binaenaleyh sadece "Kerîm" ya da "Rahîm" vb. sıfatları söylemek yeterli değildir. "Allah, Rahmân veya Rab" gibi isimle iftitah yapılacak olursa, Ebu Hanife'ye göre sahih olur. Çünkü Ebû Hanife'ye göre, Kur'an'da emir şeklinde geçen "kebbir" sözü, mutlaka "ekber" denilmesini değil, tazim ifade eden herhangi bir lafzın söylenmesini amirdir. "İftitah Tekbiri"nin özellikle "Allahü ekber" lafzıyla söylenmesinin vücûbuna gelince; çünkü Peygamber (s.a.s), namazda, hep buna devam etmiştir (bk. Abdurrahman el-Cezirî, "el-Fıkhu Ala Mezâhibi'l-Arbaa", Mısır, 1939 I. 198-220; Fetâvâ'l-Hindiye, I, 68; Vehbe ez-Zühaylî, "el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühü", 1989 Dımaşk, I, 631 vd.). Hanefilere göre "iftitah tekbiri"nin edasının şartları: 1- Vaktin girmesi 2- Vaktin girdiğini bilmek veya zann-ı gâlib ile hükmetmek 3- Setr-i avret 4- Bedenin, elbisenin ve namaz kılman yerin temiz olması 5- Gücü yetenin, farz ve vacip namazlarla sabahın sünnetinde tekbiri ayakta getirmesi 6- Kılmak istediği namaza niyet getirmesi 7- Kılacağı namazı tayin etmesi (öğle, ikindi vs.) 8- Vacip namazı da tayin etmesi (tavaf, vitir ve bayram namazları) 9- Kendisi duyacak kadar tekbiri sesli söylemesi 10- Tekbir niyetiyle söylediği lafızların zikir ifade etmesi. 1 l- iftitah tekbirine delâlet eden lafzın taleb ya da hacet ifade etmemesi 12- Bu lafzın "Besmele" olmaması 13- Gücü yetenin Arapça tekbir getirmesi 14- Lafzatullah'dan (h) harfinin hazfedilmemesi 15- "Allah" lafzının hemzesinin uzatılmaması 16- "Ekber" lafzının hemzesinin uzatılmaması 17- Yine "Ekber" lafzının (b)sinin uzatılmaması 18- Niyetle iftitah tekbirinin arasının ayrılmaması 19- "İftitah tekbiri"nin niyetten önce olmaması 20- Muktedinin imamdan önce tekbir getirmemesi, şarttır. "İftitah tekbiri"nin Arapça'dan başka bir dille getirilmesi de caizdir (Vehbe ez-Zühaylî, a.g.e, I. 634). Üzerinde necaset olduğu halde "İftitah tekbiri" getiren ve tekbiri bitirince necaseti gideren veya tekbir getirirken avret mahalli açık olup, tekbiri bitirince avret yerini örten ya da tekbire başlarken yönü kıbleden dönük iken, tekbiri bitirince kıbleye yönelen kimsenin namazı sahihtir. Fetva Ebu Hanife'ye göre verilmiştir. Müslümanlar için bunda kolaylık vardır (Fetâvâ'l-Hindiye, aynı yer). İĞVÂ Yanıltmak, saptırmak, şüpheye düşürmek, vesvese vermek; şeytanın insanı İslâm yolundan ayırmak için; onun kalbine verdiği vesvese. Buna "hizlân" da denir. İnsanın kalbi melekle şeytanın etki alanıdır. Melek insanı daima iyiliğe ve hayra çağırır. Kalpte doğan iyilik duygularının kaynağı melek olup, bunlara "ilham" denir. Şeytanın çağırdığı şer ve kötülük taşıyan duygulara ise "vesvese" adı verilir. Bazen insan ve cinlerden sapık olanlar da insanı saptırmak için vesvese verebilir. Nâs Sûresi bu anlamı kapsar. "Ey Muhammed! De ki: Cin ve insanlardan olan ve insanlardan kalplerine vesvese veren, o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Rabbi, insanların mâliki ve insanların Rabbi, insanların mâliki ve insanların ma'budu olan Allah'a sığınırım" (en-Nâs, 114/1-6). Ebû Zer (r.a) Mecsid'te Hz. Peygamber'in yanına oturmuş, Nebî (s.a.s), ona namazı kılıp kılmadığını sorunca o kılmadığını söylemişti. Hz. Peygamber: "Kalk namazını kıl" buyurdu. Ebû Zer namazı kılıp Resulullah'ın yanına oturunca, Allah elçisi şöyle buyurdu: "Ey Ebû Zer! İnsan ve cinlerden olan şeytanların şerrinden Allah'a sığın". Ebû Zer'in, insandan şeytanın olup olmadığını sorması üzerine, Resulullah (s.a.s) buna "evet" diye cevap verdi" (Nesaî, İstiâze, 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 178, 265; İbn Kesir, Muhtasaru Tefsir İbn Kesir, Beyrut 1402/1981, III, 696, 697). Kur'an-ı Kerîm'de şeytanın iğvâsı ile ilgili pek çok ayet vardır. Bazıları şunlardır: "İbl Benim azmama hükmettiğin için senin doğru yolunda kullarının önünü keseceğim" (el-A'râf, 7/16). "İblis şöyle dedi: Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de, yeryüzünde Ademoğullarına, kötülükleri güzel göstereceğim ve onların hepsini azdıracağım. Ancak kullarından ihlâslı olanlar müstesnadır" (el-Hicr, 15/39, 40) "O gün, aleyhlerinde hüküm kesinleşenler: Rabbimiz! İşte doğru yoldan saptırdıklarımız. Kendimiz sapıttığımız gibi onları da saptırdık. Onlardan uzaklaşıp sana geldik. Zaten onlar bize tapmıyorlardı, derler" (el-Kasas, 28/63) "Eğer Allah, sizi azdırmayı dilerse, öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir. Tekrar O'na döndürüleceksiniz" (Hûd, 11/34). Kalp, yaratılış bakımından melekten gelen etkileri de, şeytandan gelen etkileri de eşit bir şekilde kabul etmeye elverişlidir. Prensip olarak bunlardan birisi diğerine ağır basmaz. Kişi irade gücünü kullanarak bu iki etkiden birisine ağırlık kazandırma imkânına sahiptir. Öfke, şehvet ve nefsin hevâsına uymak kalpteki kötülük meylini güçlendirirken, bu duyguları İslâmî sınırlar içinde tutma gayreti, insanı iyiliğe sevkeder. Şeytanın nüfûz etmek için çare ve fırsatlar aramadığı hiç bir kalp yoktur. şeytanın kalbi istilası, kişinin şehvet duygularına ve nefsinin meşrû olmayan isteklerine tâbi olmasıyla başlar. Bundan sonra, kalbi şeytanın azığından yani gayr-i meşrû istek ve arzulardan kalbi boşaltmak suretiyle elekler tarafından fethi mümkün olur. Bu da, Allah'a kulluk, ibadet, taat ve zikirle gerçekleşir. İhlasla Allah'a kulluk eden kimse üzerinde, şeytan bir üstünlük kuramaz. Ayette şöyle buyurulur: "Ey İblis! Şüphesiz, benim o gerçek kullarım üzerinde senin hiç bir hakimiyetin yoktur. Rabbin vekil olarak yeter" (el-İsrâ, 17/65). Bu duruma göre, nefsinin meşru olmayan isteklerine uyan kimse, nefsinin hevâsının kulu olmuştur. Böyle bir kimsede hidayet yoluna dönüş için bir gayret kalmayınca Cenâb-ı Hak ona şeytanı musallat eder. Bir bakıma üzerinden mânevî koruma kalkar. Çünkü kişi Allah'tan korunma (istiâze) talebinde de bulunmamaktadır. Ayette şöyle buyurulur: "Ey Muhammed! Şimdi o kimseyi gördün ya. Hidayeti bırakıp, gayri meşru isteklerine taparcasına zevkini kendisine ilâh edinmiş..." (el-Câsiye, 45/23). Amr İbnü'l-Âs, Resulullah (s.a.s)'a; "Şeytan benimle namazım ve okuyuşum arasına girdi" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s) cevap olarak şöyle buyurmuştur: "O, kendisine Hanzeb denilen bir şeytandır. Seninle ibadetinin arasına girdiğini hissettiğin zaman, onun şerrinden Allah'a sığın" (Müslim, Selâm, 68; Ahmed. Hanbel, Müsned, IV, 216). Amr der ki; Ben Resulullah'ın dediğini yaptım ve Cenâb-ı hak beni o şeytanın vesvese ve iğvâsından uzaklaştırdı. Şeytan insana abdestle ilgili vesveseler de vermeye çalışır. Bundan korunmanın çaresi de Allah'a sığınmaktır. Hadiste şöyle buyurulur: "Şüphesiz abdestin "Velhân" adlı bir şeytanı vardır. Onun şerrinden Allah'a sığınınız" (Tirmizî, Tahâre, 43; İbn Mâce, Tahâre, 48; Ahmed b. Hanbel, V, 136). Şeytandan korunmanın yolu ayette şöyle belirlenir: "Allah'tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman Allah'ı ve azabı düşünürler. Bakarsın ki, onlar hemen doğru yolu bulup şeytanın vesvesesinden kurtulmuşlardır" (el-A'râf, 7/201). Gayri meşrû isteklerin insanoğlunun etine ve kanına işlemesi gibi, şeytanın tasallutu da etine ve kanına karışmış ve her taraftan kalbini muhasara altına almış bulunur. Allah Resulu bu olumsuz psikolojik, biyolojik ve fizik etkiyi kırmak için şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz şeytan, Âdemoğlunun damarlarında, kanın dolaştığı gibi dolaşır. Onun dolaştığı yolları açlıkla (oruç) daraltınız" (Buhârî, Ahkâm, 21, İtikâf, 11, 12, Bedü'l-Halk, II, Edeb, 121; Müslim, Selâm, 23-25; Ebû Dâvud, Sünne, 17, 18). Oruç, şehveti kırar; güzel ve meşru duyguları güçlendirir; böylece şeytanın kalp üzerindeki etkisini yok eder. Hz. Peygamber, geçmiş devirlerde şeytanın dürüst bir râhibi vesvese yoluyla nasıl felâkete sürüklediğini şöyle haber verir: "İsrailoğullarından bir râhip vardı. Onun devrinde şeytan bir kız çocuğunu etkileyerek rûhî bunalıma itti. Sonra bu kız çocuğunun aile fertlerinin kalbine; bu kızınızın tedavisi ancak râhibin yanında mümkündür, diye ilkâ etti. Kızı râhibe getirdiler. Rahip tedaviden kaçındı ise de, çok ısrar ettiler ve kızı tedavi için râhibin yanında bıraktılar. Bu sırada şeytan kızla cinsî ilişkide bulunmasını râhibin kalbine vesvese yoluyla ilkâ etti ve rahip kızla cinsî ilişkide bulununcaya kadar şeytan bu vesvesesine devam etti. Kız gebe kalınca da râhibe şu vesveseyi verdi: Bu olay ortaya çıkarsa rezil olursun. Kızın ailesi sana gelecektir. En iyisi kızı öldür ve toprağa göm. Senin için başka bir çıkar yol da yoktur. Kızın ailesi gelip, kızlarını sorarlarsa; hastalığının artıp vefat ettiğini söylersin. Bunun üzerin rahip kızı öldürüp gömdü. Sonra da şeytan kızın ailesinin kalplerine vesvese yoluyla, kızın râhip tarafından gebe bırakıldıktan sonra öldürüldüğü şüphesini soktu. Kızın ailesi gelip, râhibi öldürmek isteyince, şeytan râhibe; iki tarafa bütün bu düşünce ve vesveseleri kendisinin verdiğini, isterse kendisini ölümden kurtarabileceğini söyledi. Ancak bunun için râhipten, kendisine iki defa secde etmesini istedi. Bunun üzerine râhip şeytana iki defa secde etti. Artık şeytan râhibi imanından da soyutlamış ve iğvâsında amacına ulaşmıştı. "ben senden beri ve uzağım" diyerek, râhibi kendi kaderiyle başbaşa bıraktı (Gazzâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Terc. Ali Arslan, İstanbul 1972, VI, 100-102). İşte Kur'an-ı Kerîm'de bu râhibe işaret edilerek şöyle buyurulur: "(Yahudileri savaşa teşvik eden münâfıkların hâli de) şeytanın hali gibidir. Çünkü şeytan insana "inkâr et" der de, o inkâr edince: "Ben gerçekten senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım " der" (el-Haşr, 59/16). İHDÂD Yas tutmak, kadının kocasının ölümünden sonra belli bir sure sevinmeyi, süslenmeyi ve zevki bırakması. Kocası ölen veya bâin (kesin) talakla boşanan müslüman kadın, aile yuvasının yıkılması sebebiyle, iddet süresince yas tutar. Yassın belirtisi olarak elbiseyi, güzel kokuları, yağlanmayı, eline kına yakmayı, bir özür bulunmadıkça gözüne sürme çekmeyi, başını sık tarakla taramayı ve ziynet eşyalarını terkeder (İbrahim el-Halebî, Mülteka'l-Ebhur, Terc. Mehmet Mevkufâtî, Sadeleştiren A. Davudoğlu İstanbul 1980, I, 583). Kadının, kocasının ölümü sebebiyle iddet bekleme süresi 4 ay 10 gün (el-Bakara, 2/234); boşanma halinde ise üç defa hayız (kurû) görüp temizlenme vaktine kadardır (el-Bakara, 2/228). Hanefilere göre, kadın temizlik günlerinde boşanmışsa, üçüncü hayızın bitiminde iddet tamam olur. Hayızlı iken boşanmışsa, içinde boşandığı ilk hayız dışındaki üç hayız sonunda iddet bitmiş olur. Ancak hayızlı iken boşama bid'âttır. Bu iddetin süresi yaklaşık üç ay kadardır. İddet bekleyen kadına evlenme teklif edilemez. Ancak vefat iddeti veya bâin talakla boşanma iddeti bekleyen kadına çıtlatma yapmada bir sakınca yoktur (el-Bakara, 2/235). Çıtlatma; bir kimsenin iddet bekleyen kadına; "Seninle evlenmek istiyorum, sen olgun bir kadınsın" gibi yumuşakça söylemesidir. Ric'î talakla boşanma iddeti bekleyen kadına ise çıtlatma da yapılmaz. Çünkü, bu durumda eşler birbirine iddet içinde nikâh yenilemeden dönme (ric'at) hakkına sahiptir (Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 170). Boşanma iddeti bekleyen kadının nafakası kocasının üzerine vâciptir. Bu yüzden evden dışarı çıkmaya ihtiyacı yoktur. Âyette; "Onları (boşanmış kadınları) evlerinden çıkarmayınız ve onlar da çıkmasınlar" (et-Talâk, 65/1) buyurulur. Ölüm iddeti bekleyen kadın ise, nafaka yükümlüsü öldüğü için, dışarıda çalışma zorunda kalabilir. İddet bekleyen kadın, bâin talakla boşanmış olsa bile, kocasıyla aralarında bir perde bulununca, bir evde bulunmalarında bir sakınca yoktur. Ancak kocası fâsık (Allah'ın emir ve yasaklarına uymayan kimse) olursa, o zaman beraber oturmaları câiz değildir. Bu durumda erkeğin evden çıkarak, kadına iddet süresinde evde oturma imkânı sağlaması daha uygundur. Fâsık bir erkekle, iddet bekleyen kadın aynı evde kalacaklarsa, yanlarında yaşlı bir kadının bulunması uygun görülmüştür (İbrahim Halebî, a.g.e, I, 584, 585). ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #17 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İHLÂL Herhangi bir şeyi helâl kılma, mubah sayma. Bazen "helâl olduğuna dair fetva verme" anlamında kullanılır. Bu, bir şeyin helâl olduğuna dair fetva verdi, demektir. Yoksa helâl ve haram kılmak yalnız Allah'a mahsustur. İslâm âlimleri değil bir şeyi helâl etmek, helâl olan bir şey hakkında fetva vermekten bile kaçınmışlardır. İmam eş-Şâfiî, el-Ümm isimli kitabında, Ebu Hanîfe'nin talebesi kadı Ebu Yûsuf'un şöyle anlattığını nakleder: "İlim ehlinden olan hocalarımı fetvadan nefret eder gördüm. Onlar, tefsirsiz olarak Kur'an-ı Kerim'de açık bir delile dayanmadan şu helâldır, bu haramdır demekten çok kaçınırlardı. "İbn es-Sâib, tabiinin en üstünlerinden olan Rabi' b. Heysem'in şöyle anlattığını söyledi: "Herhangi birinizin, Allah şunu helâl kılmıştır, buna da razı olmuştur" şeklinde fetva vermesinden sakınınız. Zira böyle bir fetva neticesinde Allah, o kişiye diyecek ki; ben bunu helâl kılmadım ve ondan razı olmadım. Yahut herhangi biriniz, "Allah bunu haram kılmıştır" dediği zaman, Allah cevap olarak, "yalan söylüyorsun, ben bunu haram kılmadım ve nehyetmedim" diyecektir. Dostlarımızdan bazıları, Kûfe'de bulunan Tabiîn fukahasının büyüklerinden olan İbrahim en-Nehaî'nin, Kûfe'deki arkadaşlarının herhangi bir şey hakkında fetva verdikleri veya herhangi bir şeyi nehyettikleri zaman "bu mekruhtur, şu zararsızdır" dediklerini anlatır. Onlar "şu helâldır, şu haramdır" şeklinde hüküm vermenin çok büyük bir sorumluluk yüklediğini kabul ederlerdi... (el-Ümm, VII, 317; Yusuf el-Kardavî, el-Helâlu ve'l Heramu fi'l-İslâm, 30-31). İmam Ahmed b. Hanbel kendisine bir şey sorulduğu zaman: "nefret ederim, beğenmem, hoş görmem" derdi. İmam Malik, İmam Ebu Hanife ve benzerlerinden de aynı şeyler nakledilmektedir. Ellerinde delil veya delile benzer bir şey olmadan herhangi bir şeye "haram" damgası vurmakta acele eden mukallitler bunu böyle bilmelidir (Yusuf el-Kardavî, a.g.e, 31). İslâm'da durum böyle iken, Hristiyan ve Yahudilerde durum hiç de böyle değildir. Kur'an-ı Kerîm, helâl ve haram hükmünü hahamların ve papazların ellerine teslim eden ehl-i kitabı (Yahudiler ve Hristiyanları) haber vermiştir. Meselâ et-Tevbe sûresinde şöyle buyuruluyor: "Onlar Allah'ı bırakıp, hahamlarını, papazlarını ve Meryemoğlu Mesih'i Rabler kabul ettiler. Oysa tek Allah'tan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardır. Ondan başka ilâh yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir" (et-Tevbe, 9/31). Birgün Adiy b. Hatem Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelmişti ki, bu zat İslâm'dan önce Hristiyandı. Hz. Peygamberin bu ayeti okuduğunu duyunca "Ya Resulullah, Onlar -Hristiyanlar- haham ve papazlara ibadet etmiyorlar ki" demiş; bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Evet, onlar helâlı haram, haramı da helâl ettiler. Hristiyanlar da onlara tabi oldular. İşte bu, onların birbirlerine ibadetidir (Hadis-i Tirmizi rivayet etmiştir; el-Kardavî, a. g. e, 29). Diğer bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.s) bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Onlar birbirlerine ibadet etmiyor gibi görünüyorlardı. Fakat haham ve papazlar bir haramı helâl, helâlı da haram saydıkları zaman onlar kabul ediyor ve buna göre hareket ediyorlardı." Hele Hristiyanlar, Hz. İsa'nın semâya çekildiği zaman kendi talebelerine diledikleri gibi helâl veya haram hükmü verebilme müsaadesini verdiğini iddia ederler. Meselâ; Matta İncilinin 18. babının 18. cümlesinde şöyle der: "Size doğruyu söylüyorum. Sizin yere dayandırdığınız her şey mutlaka göğe bağlıdır. Yerde helâl kıldığınız her şey de gökte helâl kılınmıştır." Tıpkı bunlar gibi Kur'an, Allah'ın izni olmadan helâl ve haram hükümlerini kendi kafalarına göre veren müşrikleri de haber vermiştir: "De ki, bana söyleyin Allah'ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram, bir kısmını helâl kıldınız. Bunu size Allah mı bildirdi, yoksa Allah'a karşı yalan mı uyduruyorsunuz? de" (Yunus, 10/59). Yine bir çok ayette bu durumlar dile getirilmiştir (en-Nahl, 16/116; el-Enam, 6/119). İslâm âlimleri bu nasslardan, helâl ve haram kılma hakkının yalnız Allah'a ait olduğunu anlamış ve böyle kabul etmiştir. Âlimlerin vazifesi bunları tebliğ etmekten ileri gidemez (el-Kardavî, a.g.e, 30). İHLÂS Bir şeyi saf temiz ve arıtılmış hale getirmek. Kalbi saf etmek, çıkar ve şöhret amacı güdülmeyen, içten, riyasız, samimi sevgi ve bağlılık. Yapılan İbadet ve işlerde gösterişe yer vermeme, ibadet ve taatda riyadan uzaklaşma hali ve kalbin safasına keder veren şeyden, kalbi uzak tutmak. Sırf Allah rızasını düşünmek, ona göre hareket etmek ve sadece Allah için ibadet etmek. İhlâs; bir kalp hareketi ve ruhanî bir davranıştır. Kalp temizliğinin ve sağlamlığının bir delilidir. Yalnız Allah'ın rızasını arayan bir niyettir. Kişinin bütün varlığı ve benliği ile Allah'a kulluk etmesi ve bu kulluğun da ondan başkasını düşünmemesidir. Ayrıca İhlâs, "kalbi garaz şüphesi ve zan eğriliğinden temiz tutmaktır" şeklinde tarif edilmiştir. İhlâsta Hakkın rızâsı talep edilir, yapıları işlerde, riya, gösteriş, menfaat ve şöhret gayesi güdülmez. "Bir şey karışıklıktan arındığı zaman, temiz olur. Saf ve temiz hareketlere de ihlâs denir" (İmâm Gazzâ1î, İhyâ u'ulumi'd-din, IV, ş 379). İhlâs bir kalp hareketi ve ruhâni bir davranış olmaktadır. Kalbî davranışların makbul oluşu, niyet ve irademizin sağlamlığına bağlıdır. İhlâs, kalp sağlamlığının bir delilidir. Böyle olunca her işe başlandığı zaman niyette ihlas, yani her türlü dünyevî karşılık beklemekten uzak olmak gerekmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın rızası ihlâs ile kazanılır. Yoksa ihlâs kişinin başarı ve becerileriyle elde edilemez. Bazen ihlas ile söylenmiş bir tek kelime ile kişi kurtuluşa erer ve Cenab-ı Hakk'ın rızasını elde edilebilir. Bazan bir tek adamın irşadı, bin kişinin irşadı kadar Allah rızasına sebep olur. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurur: "Ben Cebrail'den ihlâsın ne olduğunu sordum. Şöyle cevap verdi: Ben de Aziz ve Celil olan Allah'a: "İhlâs nedir?" diye sordum o şöyle buyurdu: "İhlas benim bir sırrımdır. Onu kullarımdan sevdiğim kimselerin kalbine koyarım." Kur'an-ı Kerîm, ihlâsı lüzum, fayda ve neticeleriyle belirtmiştir. Buna göre ihlas, ibadet ve davranışta Allah'a özden bağlanmaktır. "Yaptıklarımızın mükâfatı bize, sizin yaptıklarınızın cezası da size aittir. Biz ona özümüzle bağlanmışız" (el-Bakara, 2/139) ayeti, amellerinde sadece Allah'ın rızasını gözetenlerin hâlis insanlar olduğuna işaret etmektedir. Böyle bir ihlâsı taşıyanlar, Allah'ın dininde ihlâslı ve samimi olan özyürekli kişilerdir. İhlâs ve samimiyetlerini ibadeti Allah için yaparak gösterirler, nefisleri hoşlanmasa da bu hallerine devam ederler ve Allah'a hamdetmekten geri kalmazlar (el-A'râf, 7/29; Yûnus, 10/22; Lokmân, 31/32; en-Nisâ, 4/46; ez-Zümer, 39/2, II, 14; el-Mümin, 40/14, 65). İhlâs, fenalığı ve kötülüğü gideren bir fazilettir. "İşte biz ondan (Yûsuf'tan), fenalığı ve fuhşu gidermek için böyle yaparız. Çünkü o, bizim ihlâslı kullarımızdandır"(Yûsuf, 12/24) ayetinde, evdeki kadınla Hz. Yûsuf arasında geçen olayda ve kadının niyetinin neticesiz kalışında en büyük etkenin, Hz. Yûsuf'un ihlâsı olduğu görülmektedir. İnsanlık için ihlâsın gereği her zaman emredilen bir aaafiyet oluşuyla da anlaşılmaktadır. Çünkü ihlas, ehl-i kitaba, yapacakları diğer ibadetlerle birlikte emredilmişti (el-Beyyine, 98/5). İhlas, şeytanın kişiye süslemeye çalıştığı fenâlıklara ve insanları azdırma gayretine engel olan bir tutumdur. Bu durum şeytanın, "Yeryüzünde insanlara (fenâlıkları) süsleyeceğim, elbette onların hepsini azdıracağım. Ancak içlerinde ihlâsa sahip müminler bunun dışındadır" (el-Hicr, 15/40; Sâd, 38/83). Ayetlerinde ifadesini buları itiraftan anlaşılmaktadır. Şirkten, kitabı ve peygamberi yalanlamadan, sapık yollara sapıp tevhit akidesine aykırı inanç düşünceler beslemeden dolayı gerçekleşecek ilâhî azaptan, "Allah'ın ihlâs sahibi kulları istisna" (es-Sâffât, 37/40, 74, 128, 160) sözedilerek azâbtan kurtuluşta ihlâsın yeri ve önemi belirtilmiştir. Ahlâk önderleri peygamberler, varlıkları ihlâsla yoğrulmuş şahsiyetlerdir. Hz. Mûsâ, Hz. Yûsuf, Hz. İbrahim, Hz. İsmâil, Hz. Ya'kûb ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in özellikleri anlatılırken Kur'an onları ihlâslı kullar olarak nitelemiştir (Meryem, 19/51; Yûsuf, 12/24; Sâd, 38/45, 46; ez-Zümer, 39/11). Çünkü Peygamberler davet ve tebliğlerinde daima, Hakk'ın, rızasından başka bir gaye ve maksat gütmeyerek, ihlâslarını ortaya koymuşlardır. Fudayl b. İyâd (r.a): "Halk için ameli terketmek, riyadır; halk işin amel etmek ise şirktir. İhlas, Allahu Teâlâ (c.c)'ın bu iki şeyden seni afiyette kılmasıdır" diyor. Hz. Ebû Bekir (r.a) bir hutbesinde şöyle der: "Biliyorsunuz ki, malum bir ecelin peşinde gece-gündüz koşuyoruz. Allahu Teâlâ'nın (c.c) rızası için söylenmeyen hiçbir şeyde hayır yoktur. Aziz ve Celil olan Allah'ın (c.c) yolunda harcanmayan hiç bir malda hayır yoktur. Bilgiçlik taslayarak gurura kapılanlarda hayır olmadığı gibi, Allah (c.c) için yaptıklarında insanların kınamasından endişeye düşenlerde de hayır yoktur" (Kuşeyri Risalesi, İstanbul 1978, s. 3, 7). Müminler bütün söz ve fiillerinde Allah (c.c)'ın rızasını gözetmek zorundadırlar. Eğer insanların hoşlarına gitmek niyetiyle amelde bulunurlarsa, kendi kendilerini helâk ederler. Nitekim Uhud savaşında Müminlerin en önde savaşanlarından birisi de Kuzman idi. Medine'deki hurmalıklarını korumak niyetiyle savaştığı için, Cehennemlik olmuştur (İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, Beyrut 1969, IV, 342). Hz. Peygamber (s.a.s)' şöyle buyurmaktadır: "üç hususta müslümanın kalbi hıyanet edemez: Allah için ihlâs ile amel yapmak, İslâm devletinin yöneticilerine samimiyetle öğüt vermek ve İslâm cemaatı ile birlikte olmak" (İbn Mace, Mukaddime, 18) İhlâsın zıddı rıda ve gösteriştir. Bu da insanı şirke sürükler. Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Şüphesiz Cenab-ı Allah sadece kendisi için ve kendisinin rızası için olmayan bir amelden başkasını kabul etmez" (en-Nesâî, cihad, 24). ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #18 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İHRAM Hac veya umreyi yahut her ikisini eda etmek için mübah olan şeylerden bazılarını kendisine belli bir süre haram kılmak, bunları yapmaktan sakınmak; İhrama girmek, Mekke haremine, haram bölgeye veya haram aya girmek; bir söz veya taahhüdün gereklerine uymaya başlamak; bir şeyi helâlden haram kılmak. İhram; mikat denilen yerde hacca veya umreye niyet ederek telbiye'de bulunmakla meydana gelir. Telbiye duası şudur: "Lebbeyk, Allahumme Lebbeyk, La şerike leke lebbeyk. İnne'l-hamdeve'n-ni'mete leke ve'l-mülke lâ şerike leke". Anlamı: "Emrine hazırım... Allahım emrine hazırım... Emrine hazırım, senin ortağın yoktur. Emrine hazırım... şüphe yok ki hamd da, ni'met de, sadece sana mahsustur. Senin hiç bir ortağın yoktur". Hz. Peygamberden rivayet edilen telbiye budur (Buhârî, Hacc, 26, 101, Libâs, 69; Müslim, Hacc, 19-20, 275; Ebû Dâvud Menâsik, 26; Tirmizi, Hacc, 13; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 302, 11, 3, 79, 341, 352, 476, VI, 243). İhrama girene "haram" veya "muhrim" denir. Hac veya umre için dışarıdan gelen mümin (âfakî) mikat denilen yere gelince önce abdest veya gusûl abdest alır. Yalnız bu gusûl abdesti Resulullah (s.a.s)'ın ihrama girerken yaptığı bir davranış olduğundan dolayı yapılır. İhrama girerken gusûl abdesti almanın hükmü, tıpkı cuma namazına giderken alman gusûl abdesti gibidir (el-Merginânî, el-Hidaye, Kahire 1965, I, 136). Gusûl abdestini aldıktan sonra izâr ve ridâ (alt ve üst peştamal) giyer. İhramda olan kişi dikişli elbise giyemez. Avret yerini ve sıcakla soğuktan koruması için belden aşağısını izâr'la, belden yukarısını da ridâ ile örter. İzâr, göbekten diz kapağına kadar olan yerleri örten bir peştamaldır. Ridâ ise sırta, omuza ve göğse örtülen havludur. Alt peştamalın düşmemesi için bir kemerle bağlanması mümkündür. İhrama giren kimse tavafın ilk şartlarında ve sa'y ederken ridâ'sını sağ omzunun altına alır ve sol omzuna koyar; böylece sağ omuzu açıkta kalır (el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400, l, 222). Bu şekildeki ihram erkeklere mahsustur. Kadınlar, normal elbiseleri ile ihrama girerler. Câbir (r.a) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte; "Resulullah (s.a.s) Zülhuleyfe'de ihrama girdikten sonra iki rekat namaz kılar ve şöyle dua eder: "Allahım... Ben haccetmek istiyorum, niyetim budur. Bunu bana kolay kıl ve benden kabul buyur". Bu dua hacca niyet edenler içindir. Umreye niyet edenler ise hac yerine umreyi söyleyerek dualarını yapmış olurlar. Duadan sonra telbiye getirilir. İhrama niyyet etmeden sadece telbiye getiren kimse "muhrim" sayılmaz. Zira ibadet ancak niyet ile olur (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Beyrut 1315, II, 139). Hem niyet eden, hem de telbiye getiren kimse "muhrim" durumundadır. Namazların sonunda yolda giderken yüksek bir yere çıktığı, bir vadiye indiği veya bir kafile ile karşılaştığı zaman, telbiye getirilir. Ayrıca seher vakitlerinde de yüksek sesle telbiye duası okunabilir (el-Meydânî, el-Lübâb fi Şerhi'l Kitâb, Beyrut 1400, I, 183). İhrama Giren Kimsenin Dikkat Edeceği Hususlar: a) İhrama giren kişi, Allah'u Teâlâ'nın yasakladığı her şeyden sakınır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Hacc bilinen aylardır. İşte kim onlarda haccı (kendisine) farz eder (ihrama girerse) artık hacc da ne refes ne fusuk, ne de cidal vardır" (el-Bakara, 2/197). Bu ayet-i kerime de geçen, refes cima (cinsi temas) veya fahiş söz anlamında; fusuk, her türlü kötülük; cidâl ise, yol arkadaşlarıyla lüzumlu-lüzumsuz çekişme manalarında kullanılmıştır. b) "İhramlı bulunduğunuz süre içerisinde size kara avı haram kılındı" (el-Mâide, 5/96). Ayet-i kerime'de de buyrulduğu gibi, ihramlı kişinin her türlü kara avından uzak durması şarttır. Zira ihramlı iken avlanmak yasaklanmıştır (Molla Hüsrev, Dürerü'l Hükkâm fi Şerhi Gureri'l-Ahkâm, İstanbul 1307, l, 221). c) İhramlı olan kimse; gömlek ve şalvar gibi dikilmiş elbiseler giyemeyeceği gibi, sarık, külah, kaftan ve mest de giyemez (Molla Hüsrev, a.g.e, I, 221-222). Daha önce açıklandığı gibi izâr ve ridâ giyer. d) İhramlı kimse güzel koku süremez; başının ve bedeninin kıllarını tıraş edemez, tırnaklarını kesemez ve ondan bir parça bile olsa koparamaz. Yağ sürünemez ve yağlanamaz (krem kullanamaz) (el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400, I, 223). e) Kokulu elbiseler giyemez. Bunu Resulullah (s.a.s) yasaklamıştır. f) insanların ekip yetiştirdiği cinsten olmadığı gibi, onların emekleri sonucu da ortaya çıkmamış olan ağaç ve bitkilerin koparılması ve onlardan menfaat temin edilmesi ihrama giren kişiye yasaklanmıştır. Fakat bu yasaklama sadece Harem bölgesi için geçerlidir. g) İhramlı olarak ölen bir kimsenin yüzü ve başı örtülür. Çünkü ölmekle ihramı sona ermiştir. Hadiste şöyle buyurulur: "Ademoğlu ölünce bütün ameller, kesilir; ancak üç amel müstesnadır..." (Müslim, Vasiyye, 14; Ebû Dâvud, Vesâye, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36). İhram da bir amel olduğundan onun da hükmü bitmiştir. Diğer yandan devesinden düşerek boynu kırılan ve ölen sahabe hakkında Allah elçisi; "Onun basını ve yüzünü örtmeyin. Çünkü kıyamet gününde o telbiye ederek gelecektir" (Tirmizi, Hacc, 105). buyurmuştur. Hanefîler bu muamelenin yalnız o sahabeye mahsus olduğu görüşünü benimsemiştir. Mikatlar (İhrama Cirme Yerleri): Mikat sınırlı yer ve zaman anlamına gelir. Terim olarak hac ve umre için ihrama girme veri demektir (ibn Âbidîn, a.g.e, II, 474). Mikatların yeri konusunda Hz. Ömer (r.a) şöyle demiştir: "Sizden kim hacc için ihrama girmek isterse, mikattan başka yerde girmesin. Peygamberimizin gösterdiği mikatlar ise şunlardır: "Medineliler ve oradan geçecek olan yabancılar için "Zü'l Huleyfe"; Şamlılar ve oradan gelecek yabancılar için "el-Cuhfe"; Necidliler ve oradan geçecek yabancılar için "Karn"; Yemenliler ve oradan geçerek gelen yabancılar için "Yelemlem" ve nihayet Iraklılar ve o yolla gelen diğer müslümanlar için "Zâtu Irk" tır. Resulullah (s.a.s): "Hiç kimse ihramsız olarak mikattan geçemez" (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Beyrut 1315, II, 132) buyurmuştur. Bu hadisi esas alan Hanefi fukahası; "İster hacc, ister umre ister başka bir niyetle olsun (ticaret, seyahat vb.) hiç kimse mikatlardan ihramsız olarak geçemez. Zira ihramın vacip olması, o yere ta'zim ve hürmet içindir. Dışarıdan gelen kimseler, Resulullah (s.a.s)'ın daha önce işaret ettiği mikatlara geldikleri zaman ihrama girmeleri farz olur" (İmâm-ı, Serâhsi, el-Mebsut, Beyrut (t.y), IV, 167). Diğer yandan mikat bölgesi içinde oturan yerli mü'minler, ihtiyaçlarından dolayı ihramsız kalarak Mekke'ye girip çıkabilirler. Mekke'de oturanlar hac için ihrama bulundukları yerden girerler. Fakat umre için Mekke haremi dışından, özellikle "Ten'im" denilen yere giderek ihrama girerler. Mekke çevresindeki bir miktar alana "Harem bölgesi" denir. Harem bölgesi ile mikatlar arasında kalan alana da "Hıll bölgesi" adı verilir. Hıll'in Mekke-i Mükerreme'ye en yakın noktası, batı tarafından üç-dört mil mesafede bulunan "Ten'im" dir. Hıll bölgesinde oturan müminler de ihrama bulundukları yerden veya Mekke-i Mükerremeden girebilirler. Bunların Mekke'ye gelip gitmeleri çok olacağından kendilerine böyle bir kolaylık gösterilmiştir (bk. el-Mergînânî, a.g.e, I, 146; İbn Âbidîn, a.g.e, II, 474 vd. el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanayi', Beyrut 1402/1972, II, 161, vd.). İHRAZ Erişmek, kazanmak. elde etmek, mâlik olmak, istilâ etmek. İslâm hukuku terimi olarak; menkul veya gayri menkulü mülk edinme yollarından birisi. İslâm hukukuna göre, insan tabiatının meylettiği ve ihtiyaç zamanı için biriktirilen şeye "mal" denir. Menkul ve gayri menkul olmak üzere ikiye ayrılır (bk. Mecelle mad. 126). Yenilmesi, içilmesi veya kullanılması meşru olan ve mülk edinilmiş bulunan mala "mütekavvim", bu niteliklere sahip olmayan mallara ise "gayr-i mütekavvim" adı verilir. Bir kimsenin mülkü olan buğday, arpa, sığır, koyun ve gayri menkul mallar mütekavvim, şarap, domuz, denizdeki balık, havadaki kuş ve kimsenin mülkü olmayan ağaç, ot ve mer'alar gayr-i mütekavvim sayılır (bk. İbn Nüceym, el-Bahru'r-Râik, Kahire 1333, V, 277; Muhammed Ebû Zehrâ, el-Mülkiyye ve Nazariyyetü'l-Akd fî'ş-Şerîati'l İslâmiyye, Mısır 1939, s. 45). Mecelle, mütekavvim malı; yararlanılması (intifâ) mübah olmak ve mülk edinilmiş (ihrâz edilmiş-muhrez) bulunmak üzere iki temele dayandırır. Bunlardan birincisi şer'î, ihraz ise şekli bakımından örfi bir unsurdur (bk. Mecelle mad. 127: Taftâzânî, Telvîh, İstanbul 1310, II, 325). Mübah bir malı meşrû ve helâl yolla ele geçirme yöntemi olan "ihraz", kişiye o mal üzerinde tasarruf hakkı sağlar. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Elinde mevcut olmayan şeyi satmak caiz değildir" (bk. Buhârî, Büyû', 55; Ebû Dâvud, Talâk, 7; Tirmizi, Büyû: 19; Nesaî, Büyû', 60, 72). Hanefi hukukçusu es-Serahsî (ö. 490/1097) bu hadis hakkında şöyle der: Hadiste geçen, "elinde mevcut olmayan" ifadesinden "mülkiyetinde olmayan şey" kastedildiği konusunda görüş birliği (icma) vardır. Çünkü, bir kimsenin mülkiyetinde olan bir şeyi, akit sırasında yanında bulunmasa da, müşteri onu daha önce görmüşse, satması ittifakla caizdir. Fakat mülkiyetinde olmayan şeyi elinde ve yanında mevcut olsa da satamaz. Bu duruma göre, mal ancak ihraz ile mütekavvim olur. İslâm'da ihraz edilmemiş bir malın satımı yasaklanmıştır. Bu kuraldan, para peşin mal veresiye akdi olan selem*, mislî (standard) mallarla sınırlı olmak üzere istisna edilmiş ve hadisle meşru kılınmıştır (bk. es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1331, XI, 53, 118-119, 125). İslâm'ın çıkışı sırasında, mübah suyun kaba alınması, av hayvanının yakalanması ve sahipsiz gayr-i menkulün işgal edilerek ihyâsı gibi mülk edinme yolunu ifade eden "ihraz" terimi yerine, daha sonra "mülkiyet" terimi geçmiş, bu terim şahısla mal arasındaki "mülkiyet ilişkisi"ni ifade eder olmuştur (Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, y.y. 1981, s. 97-99). el-Kâsânî (ö. 587/1191) mülkiyeti şöyle tarif eder: "Tasarrufa konu olan şey üzerinde, sırf sahibine ait olmak üzere tasarruf yetki ve iktidarına mülkiyet denir" (el-Kâsânî, Bedâyiu's Sanâyi , Beyrut 1394/1974, VII, 128). Mülkiyet tam ve eksik olmak üzere ikiye ayrılır. Bir mal üzerinde kuru mülkiyet (rakabe) ve yararlanma (intifâ) hakkı birlikte bulunuyorsa, buna "tam mülkiyet" denir. Bir şeyin yalnız kendisi üzerindeki kuru mülkiyet veya yalnız yararlanma (intifâ) hakkı veren mülkiyet "eksik mülkiyet" adını alır. Yararlanma hakkı şahsa bağlı ise buna "intifâ hakkı" gayr-i menkule bağlı ise "irtifak hakkı:" adı yerilir (bk. intifa ve irtifak hakkı mad.). İslâm hukukunda mülkiyetin kaynak veya sebepleri dörttür. Mübah malı işgal, akit, halefiyyet (hukuki halef) ve mülkten doğan ziyadeler. Beşerî hukuk, buna "zaman aşımı yoluyla iktisab" da ilâve eder. Bu, mülk edinme yollarını kısaca açıklayacağız. 1. İşgal, Roma hukukundan beri bilinen ve günümüz beşerî hukuklarında mülkiyetin kaynağını teşkil eden, en önemli mülk edinme yolu sahipsiz malı ilk işgaldir. İslâm hukukuna göre, sahipsiz menkullerde işgal (ihrâz, ilk ele geçirme), mülkiyetin sebebi olarak yelerli iken, gayri menkullerde buna ihyâ şartı da eklenmiştir. İhya; arazinin sınırları belirlenip, işlenebilir duruma getirilmesidir. İşgalin mübah ve sahipsiz bir mal üzerinde olması gerekir. Mübah mal; bir kimsenin mülkü olmayan ve mülk edinilmesinde şer'î bir engel bulunmayan maldır. Kaynaktaki su, kırlardaki ot, ağaç, kara ve deniz av hayvanları ve sahipsiz gayri menkuller gibi. Mübah malın mülk edinilebilmesi için iki şart gereklidir. a) Mübah mala başkalarından önce el koymak. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Henüz hiç kimsenin el koymadığı bir şeyi kim ilk önce ele geçirirse, o şey o kimsenin olur" (Ebû Dâvud, İmâre, 36). Bu hadisi nakleden Esmer b. Müderris'in belirttiğine göre, Hz. Peygamber, zilyedlikte önceliğe dikkati çekince, ashâb-ı kirâm, ziraat yapmak istedikleri toprak parçalarını adımlayıp işaretlemeye başladılar. b) Mülk edinme kastının bulunması. Bir kimse kendiliğinden tasarruf alanına giren şeye mâlik olamaz. Araziye kendiliğinden giren av hayvanlarının, arazi sahibinin mülkü sayılmaması gibi. Mübah malları ele geçirme dört şekilde olabilir. a) Ölü araziyi ihya. Sahipsiz ölü araziyi ihya; ya zeminini temizlemekle, ya su ulaştırmakla yahut taslarını ayıklayıp ekip biçilecek hale getirmekle gerçekleşir. Osmanlı Devleti uygulamasında bir arazinin ölü (mevat) sayılması için; kimsenin mülkü olmaması, kasaba veya köyün mera veya bataklığı bulunmaması ve kasaba veya köyden uzak olması şart koşulmuştur. Bu uzaklık kasaba veya köyün kenarından yüksek sesli birisi bağırınca, sesin ulaşacağı son noktaya kadardır (bk. Mecelle mad. 1270). Arazi ihyasının mülk ifade etmesi hadislerle sabittir. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Kim ölü bir toprağı ihya ederse, o toprak onundur. Ancak haksız dökülen ter için bir hak yoktur" (Buhârî, Hars, 15; Ebû Dâvud, İmâre, 37-39; Tirmizi, Ahkâm, 38; İmam Mâlik, Muvatta' Akdiye, 26, 27; Dârimî, Büyû', 65; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 303; Yahya b. Âdem, kitabü'l-Harâc, No: 268, 274). İmam Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik'e göre, arazi ihyasında, hâkimden izin alma şartı yoktur. Diğer İslâm hukukçularına göre ise, ihya hâkim izniyle olursa hukukî sonuç meydana getirir. Ancak Hz. Ömer halîfeliği sırasında, bir araziyi çevirip yıllarca ekip biçmeyenleri görünce şöyle demiştir: "Ölü araziyi kim ihya ederse onun olur. Araziyi çeviren üç yıl, ihya etmeden bekletmişse, bundan sonra o arazi üzerinde hakkı kalmaz" (Ebû Yûsuf, Kitabü'l-Harâc, Kahire 1396, s.71). Ebû Yûsuf, üç yıllık hak düşürücü zaman aşımıyla ilgili olarak imam Leys'in Tâvus'tan naklettiği bir hadisi zikreder (Ebû Yûsuf, a.g.e, s. 70). b) Avlanmak. Başkasının mülkü olmayan bir hayvana el koymak demektir. Bu, ya sahipsiz hayvanı fiilen tutmakla, yahut kuş ve balık gibi hayvanı kaçamayacak şekilde tuzağa düşürmekle gerçekleşir. Av, hac veya umre için ihramlı olmamak veya av hayvanı Mekke veya Medine hareminde bulunmamak şartıyla insan için helaldir (bk. el-Mâide, 5/4, 96). Av mülkiyet sebebidir. Ancak hükmî el koymada, av hayvanını mülk edinme kastı şarttır. Buna göre, meselâ, kuruması veya onarılması için bırakıları bir tuzağa düşen hayvan, ona ilk el koyana ait olur. Çünkü tuzak sahibinin amacı mülk edinmek değildir. c) Mübah ot ve ağaçları ihraz. Kırlarda kendiliğinden biten otlarla, ormanlardaki ağaçlar zilyedlikle mülk edinilebilir. Dört mezhebin ağırlıklı görüşüne göre sahipli arazilerde kendiliğinden biten otlardan herkesin alma ve hayvanını otlatma hakkı vardır. Arazi sahibi çıkan otları özel koruma altına almadıkça onları bundan alıkoyamaz. Zira Hz. Peygamber şöyle buyurur: "insanlar üç şeyde ortaktırlar. Su, ot ve ateş" (Ebû Dâvud; Büyû 60; İbn Mâce, Ruhûn, 16; Ahmed b. Hanbel, V, 364). Ancak bu hadiste belirtilen, mülkiyet ortaklığı değil, ibâha ortaklığıdır. Bir şeyin mübahlığı ise; o malı edinme ve ondan yararlanma hakkının birden çok kimseye ait olmasıdır (bk. es-Serahsî, el-Mebsût, XXIII, 161; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi VI, 193 vd.; Mecelle mad. 1234-1307). Meralarda özel kişilerin koru ve otlak çevirme hakları yoktur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah ve Resulunden başka kimsenin "himâ (otlak çevirme)" hakkı yoktur" (Buhârî, Cihâd, 146; Ebû Dâvud, İmâre, 39). Bu duruma göre, meraları otlak olarak, yalnız İslâm Devleti askerî atları, zekât hayvanları vb. amaçlar için çevirebilir. Nitekim Hz. Peygamber'in, Medine civarındaki "Naki" denilen yeri, Hz. Ömer'in de "Şerîf" veya "Şeref" ve "Rebze" adı verilen yerleri, bu amaçla otlak olarak çevirttiği (kamulaştırdığı) bilinmektedir (Ebû Dâvud, İmâre, 39; H.No: 3084; Buhârı, Şirb, 11). Sahipsiz araziye, dağ ve ormanlardaki ağaçlara ilk el koyan bunlara mâlik olur. Ancak Devlet, ağaçların kesilmesini engellemek için, toplum yararını gözeterek bu konuda sınırlamalar getirebilir. Diğer yandan ağaçlar, sahipli bir arazide bulunursa, mübah mülk olmaktan çıkar ve arazi sahibine ait bulunur. Artık onun izni olmadıkça, başkası oradan kesim yapamaz. Çünkü bir araziye mücerred mübah otları yetiştirmek için sahip olunmazken, çam, meşe, kavak vb. ağaçlar yetiştirmek amacıyla sahip olunur (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhû, Dımaşk 1404/1984, V, 505). d) Maden ve yer altından çıkarılan hazineyi mülk edinme. Toprağın derinliklerinde tabii olarak bulunan altın, gümüş, bakır, demir, kurşun vb. maddelere "maden", ister İslâmî devirde isterse câhiliyye devrinde olsun insanların yer altına gömdüğü değerli şeylere ise "hazîne (kenz)" denir. Hanefilere göre "rikâz" her iki cinsi kapsamına alır ve; "Rikâzda beşte bir zekât vardır" (Buhârî, Müsâkât, 3; Zekât, 66: Ebû Dâvud, İmâre, 40; Diyât, 27; Müslim, Hudûd, 45, 46). hadisine göre, beşte bir zekâta tabi bulunur. Hanefîlere göre, bir araziye sahip olan kimse, bu araziden çıkacak madenlere de malik olur. Çünkü bir araziye bütün cüzleriyle mâlik bulunur. Arazi şahsa aitse, maden onun mülkü, devlete aitse, devletin mülkü olur. Arazi sahipsizse, bu takdirde bulana ait olur. Çünkü bu durumda araziye tabi olarak, o da mübah olur. Mâlikilerin meşhur görüşüne göre, bütün maden çeşitleri Devletin mülkiyeti altında olup, şahıs mülkiyetine konu olmazlar. Madene, el geçirme veya arazinin mülkiyetine sahip olma yoluyla mâlik olunmaz. İslâm Devleti madenler üzerinde toplum maslahatının gerektirdiği şekilde tasarrufta bulunur. Çünkü arazi İslâmî fetihle mülk edinilir hale gelmiştir (ez-Zühaylî, a.g.e, V, 506-508). 2. Akitler: Mülk edinme yollarından birisi de, mülkiyetin el değiştirmesini sağlayan akitlerdir. Günlük hayatta en çok rastlanan satım, hibe ve vasiyet bunlar arasında sayılabilir. Bazen borçlunun veya karaborsacının malının Devlet gücü aracılığı ile satılması hâlinde görüldüğü gibi satış cebrî olur. Burada alıcı, yetkili makamın iradesiyle mala mâlik olur. Bazen de şuf'a veya istimlâkte olduğu gibi, malın mülkiyeti kişiden zorla alınır, şuf'a hakkı sahibine veya istimlâkte toplum yararına devredilir. Bu duruma göre, mülkiyete sebep olan akit ya rızaya dayanır, ya da mülk sahibine temlîk zorla kabul ettirilir. 3. Halefiyyet: Bir kimsenin, başka birisinin veya bir şeyin başka bir şeyin yerine halef olması da mülk edinme yollarındandır. Miras* ve tazminat gibi. Mirasçılık cebri mülk edinme yoludur. Çünkü mirasçı, miras bırakanın geride bıraktığı mirasa İslâmi hükümler uyarınca kendiliğinden, mâlik olur. Mirasçılar arasında ortak mülk olan mirasın paylaşılması daha sonra olabilir (bk. en-Nisâ, 4/7, 11, 12, 176; el-İnfâl, 8/75). Tazminat; bir şahsın canına, malına veya beden bütünlüğüne verilen zararın maddî bir bedelle karşılanmasıdır. Mal teleflerinde misi malın misli ile, kıyemî malın kıymetiyle tazmini, bedene verilen zararlarda ise; diyet, arş ve hukûmetü'l-adı gibi ödentiler tazminata örnek verilebilir. 4. Mülk edinilmiş bir malda meydana gelen ziyadeler: Sahipli malda meydana gelen yavru, meyve, yün ve süt gibi ziyadeler, asıl malın sahibine ait olur. Çünkü asl'ın mâliki, fer'in de mâlikidir. Hanbelîler dışında çoğunluk İslâm hukukçularına göre, bir kimse gasbettiği araziye ekin ekse, bu ekinlere mâlik olur. Çünkü bunlar, onun tohumunun nemâsıdır. Tohum da onun mülküdür. Ancak, kendisinin arazi sahibine, arazi kirasını ve ziraat yapmaktan dolayı araziye verdiği zararı ödemesi gerekir. Hanbelîlere göre ise, burada çıkan ürün, arazi sahibine ait olur. Dayandığı delil şu hadistir: "Bir kimse, izni olmaksızın başkasının arazisini ekse, bu kimse üründen hiçbir şey alamaz. Ancak arazi sahibinden yaptığı masrafları alabilir" (Ahmed b. Hanbel, III, 465, IV, 141; Ebû Dâvud, Büyû, 32; Tirmizi, Ahkâm, 29; İbn Mâce, Ruhun, 13). Gasp, hırsızlık ve zimmete mal geçirme meşrû mülk edinme yollarından değildir. Buna İslâm'ın yasakladığı faiz, kumar ve İslâm toplumunda yapılacak karaborsacılık vb. yollarla mülk edinmeyi de ilâve edebiliriz ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #19 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İHSAN İyilik, güzellik, uygun ve güzel olanı en güzel ve kusursuz bir şekilde yapmak. İhsan; Allah'ın huzurunda olduğunu onu gönül nuruyla görüyormuş gibi tasavvur ederek kulluk vazifelerini yerine getirmek. Bu anlamda ayet-i kerimede "öyle değil! Kim muhsin olduğu halde kendini Allah'a teslim ederse, onun mükafatı Rabbinin katındadır" (el-Bakara, 2/112). İnanç ve gönül planında ihsan ve teslimiyet Allah'ın kullarından istediği kurtuluş beraatıdır. Anne-baba hakkındaki tavsiyelerde de onlara "ihsan" ile davranılması istenmiştir (bk. el-Bakara, 2/73; en-Nisa, 4/36; el-En'âm, 6/151; el-İsrâ, 17/32). Münafıklar Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelmişler ve yaptıkları kötülükleri gizlemek ve güzel göstermek için "...Biz ihsan ve uzlaştırmadan başka bir pey yapmak istemezdik" (en-Nisa, 4/61) diyerek Allah adına yemin etmişlerdir. Bu ifade tarzından ihsan kavramının Araplar arasında bilinen ve kullanılan bir kavram olduğu anlaşılıyor. Ancak İslâm bu kavrama farklı bir anlam yükleyerek mutlak iyilik, güzellik ve iyi davranış olgusunu ilâhî iradenin kabulüne ve rızasına uygun olarak yapıları iyilik tarzında değiştirmiştir. Nitekim bu manayı Kur'an'ın ifadelerinde ve Hz. Peygamberin hadislerinde müşahede etmek mümkündür. Cibril (a.s) sahabilerden Dıhye (r.a)'in şeklinde Hz. Peygamber (s.a.s) in huzuruna gelmiş ve ona "ihsan nedir?' sorusunu sormuştur. Peygamber (s.a.s) ihsanı şöyle tanımlamıştır: "Allah'a onu görüyormuşsun, sen onu (gözle) görmesen de o seni görüyormuşçasına kulluk etmendir" (Buhârî, Tefsiru sûre (31); İman, 37; Müslim, İman, 57; Ebu Davud, Sünne, 16; Tirmizi, İman, 4; İbn Mace, Mukaddime, 9). Seyyid Şerif ihsan teriminin tarifini yaparken bu hadisi zikrederek şöyle demektedir: "Basiret nuruyla Rabbü'l-Âlemîn'in huzurunda olduğunu tasavvur ederek kulluğu yerine getirmektir. Hadisteki "sanki onu görüyormuşsun" ifadesi Allah'ın bizatihi görülmesinin maksat olmadığını, Allah'ın sıfatlarını idrak ederek kulluk etmenin istenildiğini anlatmaktadır" (Seyyid Şerif e/-Cürcani, et-Ta'rifât, s. l2). İhsan yalnız ibadetle ilgili meselelerde mü'minin yükümlü olduğu bir sorumluluk değil, bütün söz ve işlerindeki değişmez tavrıdır. Hz. Peygamber "Allah her şeyde ihsan ile davranılmasını kullarının üzerine gerekli kılmıştır. Bundan dolayı "öldürdüğünüzde güzel davranın, hayvanların kesiminde güzel davranın" (Müslim, Sayd, 57; Ebû Dâvud, Edâhî, 11; Tirmizî, Diyat, 14; Nesai, Dahaya, 22, 26; İbn Mace, Zebâih, 3) buyurmuştur. Yapıları iyiliklerin hasbî ve Allah rızası için olmasının gerekliliğine de işaret eden Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:"İnsanlar bize iyi davranırsa onlara iyilik yaparız şayet kötü davranırlarsa onlara kötülük yaparız diyen şahsiyetsizlerden olmayın. Kendinizi, insan/ar iyi davranırsa onlara iyilikle mukabele etmeye, şayet kötülük yaparlarsa onlara aynıyla karşılık vermeye alıştırın" (Tirmizî, Birr, 63). Yapılan iyiliğin ve ihsanın inkar edilmesi hoş görülmemiş, birtakım insanların yapıları iyilikleri inkâr etmelerinin kendilerinin cehenneme girmesine sebep olan bir haslet olduğu bildirilmiştir. Kocalarını ve kocalarının iyiliklerini inkar eden kadınların cehenneme gireceği bildirilmiş (bk. Buhari, İman, 21; Kusuf, 9; Müslim, Kusuf, 17). İhsanın insanlar arasındaki münasebetlerdeki etkisi ve önemi anlatılmıştır. İnsanlara güzellikle davranan, Allah'a kulluk yaparken kulluğun gereği olan; kulluk yapıları zatı iyi tanımanın gereklerini yerine getiren muhsinlerin Allah'ın rahmetine çok yakın olduğunu Hz. Peygamber (s.a.s) bildirmiştir (Dârimî, Mukaddime, 56). İHSÂR Bir kimseyi yapmak istediğini yapmaktan alıkoymak, hacc için ihrama girmiş olan kişiyi Arafat'taki vakfe veya ziyaret tavafından engellemek. Bu şekilde hacc'ın farzlarını yapmaktan alıkonan kişiye "muhsar" denilir. Hacc yolunda beraber yolculuk yaptığı mahremi ölen kadın da muhsar hükmündedir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer hacdan alıkonulursanız size gücünüzün yettiği bir kurban gerekir. Bu kurban, yerine varmadan başınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olur veya başında bir rahatsızlık bulunursa tıraş olabilir. Ve bunun için oruç tutmak veya sadaka vermek yahut kurban kesmek suretiyle fidye verir. Eğer emniyet içinde iseniz, hac zamanına kadar umre yapana gücünün yettiği bir kurban gerekir. Kurban bulamayan kimseye hac sırasında üç gün, döndükten sonra da yedi gün oruç tutması gerekir. Bu, tam on gündür. Bu hüküm ailesi Mescid-i Haram çevresinde oturmayan kimse içindir. Allah'tan korkun. Bilin ki, Allah'ın cezası şiddetlidir" (el-Bakara, 2/196). Bu ayet, Hicret'in altıncı yılında Kureyş müşriklerinin, Resul-ü Ekrem'in, Ka'be-i Muazzama'ya ulaşmasına engel oldukları sırada Hudeybiye'de inmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber Hudeybiye'de hazır bulunan bin dörtyüz kadar sahâbesine, yanlarında getirdikleri kurbanları keserek ihramdan çıkmalarını bildirdi. Ashab, hükmün neshedilmesini ümit ederek ağır davrandılar. Bunun üzerine Resullah (s.a.s), önce kendisi kurban keserek tıraş oldu ve böylece ihramdan çıktı. Ashaptan bazıları saçlarının ucundan keserken bazıları tam tıraş oldular. Hz. Peygamber, tam tıraş olanlara üç defa Allah'tan rahmet dilemiş, dördüncüde saçlarını kısaltanlara da dua etmiştir. Hudeybiye'de her yedi kişi ortaklaşa birer deve kurban kesmiştir (Kâmil Miraş Tecrid-i Sarih Tercemesi, Ankara 1984, VI, 193-195). İbn Abbas'tan, şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resulullah (s.a.s) Hudeybiye ömresinde Kâ'be'yi ziyaretten alıkondu. Rasûlüllah basını tıras etti, kadınlarına yaklaştı, kurbanını kesti, nihayet ertesi yıl umre yaptı" (Buhârî, Muhsâr, l; Müslim, Cihâd, 92). Ashab-ı Kirâm'dan Misver (r.a)'den; Hz. Peygamber'in Hudeybiye'de tıraş olmazdan önce kurban kestiği ve ashabına da kurbanı tıraştan önce kesmelerini emir buyurduğu nakledilmiştir (Buharî, Muhsâr, 1). "Kurban, yerine ulaşmadan başınızı tıraş etmeyin" (el-Bakara, 2/196) ayeti de bu sıraya işaret etmektedir. Hanefîlere göre, ihsâr (hacdan engelleme hâli) hastalık, düşman tehdidi, yol parasını zâyi etme gibi, Ka'be'ye gidişe engel olabilecek sebeplerde birisinin bulunmasıyla gerçekleşir. Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise, ihsar hali, ancak düşmanın engellemesiyle ortaya çıkar. Bunun dışındaki sebepler ihsara yol açmaz (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Beyrut 1402/1982, II, 177 vd.; Kamil Miras, a.g.e, VI, 194, 195). İhsar, bir çeşit hac cinayeti sayıldığından bunu telâfi için kurban kesilerek ihramdan çıkılması gerekir. Buna "ihsar kurbanı" denir. Meselâ; ihrama girmiş olan bir kimse, bir hastalıktan veya düşmandan ya da nafakasının tükenmesinden dolayı haccını ifa etmezse Mekke-i Mükerremenin hareminde kesilmek için bir koyun veya parasını gönderir. Bunun kesileceği kararlaştırılan saatten sonra ihramdan çıkar. İhsardan dolayı ihrama son vermek için, Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre, yalnız kurban kesilmesi yeterlidir. Ayrıca tıraş olmak veya saç kesmek gerekmez. İmam Ebu Yûsuf ile İmam Şafii'ye göre tıraş olmak veya saç kısaltmak da lâzımdır; bunlar haccın menâsikindendir. Bir görüşe göre de, Harem içinde meydana gelen bir ihsardan dolayı ihramdan çıkmak için, tıraş olmak veya saç kısaltmak gerekir. Nitekim Peygamber efendimiz (s.a.s) Hudeybiye'de böyle yapmıştı. Ebu Hanife'ye göre, ihsara maruz kalmış olan kimseye ait kurbanın kurban bayramının günlerinden birinde kesilmesi şart değildir; daha önce veya daha sonra da kesilebilir. Bir muhsar (ihsarlı), fakir de olsa kurban kesmedikçe ihramdan çıkmış olamaz. İhsarlı olan muhrim kıran haccına niyet etmiş ise Mekke-i Mükerreme'nin hareminde kesilmek için iki kurban gönderir. Bunlardan biri haccı, diğeri de umresi içindir. Böyle iki kurban kesilmedikçe ihramdan çıkmış olamaz. Hac veya umreden men edilen bir ihramlı gönderdiği kurban ile ihramdan çıktıktan sonra aynı mevsimde hacca veya umreye imkân bulsa, engellendiği hacca veya umre yerine hac veya umre yapar. Aksi halde ihramdan çıkmış sayılamaz, Çünkü bu muhrim, başlamış olduğu bir haccı veya umreyi kaçırmış kimse durumundadır. Bir kimse Arafat'a çıktıktan sonra ziyaret tavafından ve diğer hac menâsikinden engellense bununla muhsar (engellenmiş) sayılmaz. Çünkü artık haccını tamamlaması mümkündür. Haccının diğer menâsikini kaçıracağından korkmaz. Ziyaret tavafını her zaman yapabilir. Mikat yerinden farz, adak veya nafile hac için ihrama giren bir kimse arefe günü zevâlden sonra bayram günün imsâkine kadar çok az bir miktarda olsa Arafat'ta vakfe yapamadığı takdirde, haccını kaçırmış olur. Artık ihramdan çıkabilmek için umre yapması, kaçırmış olduğu bu haccını da gelecek yıl kaza etmesi gerekir. Bu umre için ayrıca ihram gerekmez; kaçırılmış olan bu haccın ihramı bu umreye de yeterlidir. Bu umreye başlayınca telbiye'ye* (Lebbeyk Allahümme leke Lebbeyk... demeye) son verir. Bu kimse, eğer hacc-ı kırâna niyetlenmiş ise iki defa umre yapması gerekir. İki defa tavaf ve iki defa Safa ile Merve arasında sa'y eder. Bunlardan birinciler niyet edilmiş olan hac ile umreye karşılıktır; ikinciler ise ihramdan çıkmak içindir. İhsar sebebiyle yapılmayan hac veya umre, daha sonra uygun bir zamanda kaza edilir. İHTİDÂ Tanıma, bir şeye veya bir yere yol bulma. hedefe götüren doğru yolu bulma ve bu yola girme; Kur'an-ı Kerîm'de yol bulma anlamında şöyle kullanılmıştır. "Melekler, kendilerine yazık eden kimselerin canlarını alırken; ne işte idiniz, dediler. Onlar da; biz yeryüzünde çaresizdik, diye cevap verirler. Melekler de; Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya! dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. Orası ne kötü gidiş yeridir. Ancak erkekler, kadınlar ve çocuklardan, gerçekten âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar (ihtidâ) müstesnadır" (en-Nisâ, 4/97-98). Bu ayette "ihtidâ" kelimesi görüldüğü gibi bir şeye ya da bir yere yol bulma anlamında kullanılmıştır. "Onun tahtını, tanıyamayacağı bir vaziyete sokun, getirin bakalım tanıyabilecek (ihtidâ) mi, yoksa tanımayanlardan mı olacak?" (en-Neml, 27/41). Hz. Süleyman ile Sebe' melikesi arasında cereyan eden hadiseden söz eden, yukarıdaki âyette, "ihtidâ", tanıma manasında kullanılmıştır. "Kendileriyle karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız (ihtidâ) diye yıldızları vareden O'dur" (el-En'âm, 6/97). Aynı kelimenin, bu sefer, yolunu bulma manasında kullanıldığını görüyoruz. Istılâhî anlamda "ihtidâ" denilince; hidayeti isteme, hidayete erme ve onda sebat etme; İslâm dinini kabul etme, müslüman olma, kısacası, sapık düşünceleri terkederek Allah'a teslim olma anlaşılır. "Hakk'a teslim olarak "ihtidâ" eden kimseye de "mühtedi" denir. Kelimenin bu manadaki kullanılışına dair örneklere gelince: "De ki; ey insanlar! Size Rabbinizden "Hakk" gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelecektir. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapacaktır. Ben sizin üzerinizde vekil değilim" (Yûnus, 10/108). Buna benzer diğer bir ayette, Hak Teâlâ Peygamber (s.a.s)'e şöyle hitabetmektedir: "(De ki Ben ancak, her şeyin sahibi ve kutlu kılman şu beldenin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Bana Müslümanlardan olmam ve Kur'an'ı okumam emrolundu. Artık kim doğru yola gelirse kendisi için gelmiş olur, kim de saparsa ona: Ben sadece uyarıcılardanım, de" (en-Neml, 27/91 -92). Şu ayetlerde gecen "ihtidâ" kelimesi de aynı şekilde; Müslüman olma anlamındadır: "Şüphesiz Biz bu kitabı sana, insanlar için hak olarak indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin" (ez-Zümer,39/41). "Eğer seninle tartışmaya girişirlerse; ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a teslim etmişimdir de. Kendilerine kitap verilenlerle ümmilere de: İslâm oldunuz mu? de. Şayet İslâm'a girerlerse muhakkak doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kulları hakkıyla görücüdür" (Âlu İmrân, 3/20). Bu ayetler, "ihtidâ"nın; Allah'a teslim olmak, doğru olan İslâm'a girip müslüman olmak manasına geldiğini, en ufak bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat etmektedir. Hakikat bu merkezde iken, İslâm'ın dışındaki fırkaların mensupları, yalnız kendilerinin doğru yolda olduklarını, hidayete ermek için mutlaka kendi dinlerine girmek gerektiğini iddia ediyorlar. Cenâb-ı Allah, bunlardan Yahudi ve Hristiyanların bu bâtıl iddialarına şöyle cevap veriyor: "Yahudi ya da Hristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki; bilakis biz Hanif olan İbrâhîm'in dinine uyarız. O müşriklerden değildi. Biz Allah'a ve O'nun katından bize indirilene, İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Ya'kûb ve esbat (torunlarına)'a indirilene, Mûsa ve İsa'ya verilenlerle, Rableri tarafından diğer peygamberlere gelenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk, deyin. şayet onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse şüphesiz onlar çıkmazdadırlar. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O, işitendir, bilendir" (el-Bakara, 2/135-137). Bu ayet-i kerîmenin ifadesinden anlaşılıyor ki; hidayet üzere olduklarına inanan ve müslümanlara: "Yahudi ya da Hristiyan" olunki "ihtidâ" eresiniz"(el-Bakara, 2/135). "Yahudi ve Hristiyanların kendileri hidayetten çok uzaktırlar. Hidayet üzere olmak şöyle dursun, bir takım sapık inançları yüzünden Cenâb-ı Allah, onları müşrik diye nitelemektedir. Zira onlar Allah'a oğul isnad etmekle bu sıfatı ziyadesiyle hakketmişlerdir. Şöyle ki: "Yahudiler: Uzeyir Allah'ın oğludur, dediler! Hristiyanlar da, Mesîh Allah'ın oğludur, dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Bu sözleri) daha önce kâfir olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da saptırılıyorlar!" (et-Tevbe, 9/30). İşte bu ve buna benzer sapık inançlarda olanların "ihtidâ" ettikleri, doğru yol üzere oldukları söylenemez. Doğru yol yalnızca Allah'ın gösterdiği yol olduğuna göre, bunun dışında kalan tüm yollar bâtıl, bu yollarda yürüyen herkes batıl üzeredir. Nitekim, kendine müslüman sıfatını yakıştırdığı halde söz ve davranışlarıyla Allah'ın hükümlerine sırt çeviren, hatta karşı çıkan ve şeytanın izini adım adım takibeden kimseler de hidayet üzere olamazlar: "Zikrimize iltifat etmeyen ve dünya hayatından başka birşey istemeyenlerden yüz çevir: İşte onların eriştikleri bilgi budur. Şüphesiz ki senin Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir; O, hidayette olanı da çok iyi bilir" (en-Necm, 53/29-30). Şüphe yok ki, Allah'ın "zikri"ne kulak veren ve doğru yolda gitmek isteyenleri Cenâb-ı Hak hidayete erdirir. "İhtidâ" etmek istemeyeni de şeytanı ile başbaşa bırakır. ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #20 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() мэкаи бυяυяυ Üye Numaram: 26532 Kayıt Tarihim : Jul 2007 Mesajlarım: 2.469 REP Puanım : 10 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 0
0 Konu'ya, 0 Teşekkür aldı
| İHTİKÂR İhtikâr, hakr kökünden iftiâl vezninde bir mastardır. Biriktirmek, hapsetmek, bir şeyi fiyatı yükselsin diye bekletmek ve tedâvülden alıkoymak, karaborsacılık yapmak. İnsan ve hayvanların temel gıda maddelerini, satış bedelleri yükselsin diye saklamak anlamında bir fıkıh terimi. Hanefîlere göre ihtikâr, bir gıda maddesini satın alarak, fiyatların yükselmesini sağlamak amacıyla saklamaktır. Şâfiîler bu tarife, "darlıktan yararlanarak yüksek fiyatla satmak"; Mâlikîler ise "depolanan malı piyasayı karıştırarak yüksek kârla satmaya çalışmak" ilâvesini yapmışlardır (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', V, 129; el-Meydânî, el-Lübâb, IV, 166; el-Bâcî, el-Müntekâ Şerhu'l-Muvatta', V, 15; İbn Mâce, Ticârât, 6). Bu tariflerin birleştiği ortak nitelik şudur: İhtikâr; bir şeyi pahalanmasını bekleyerek alıkoymaktır. Böylece karaborsacılık, fiyatların sun'î olarak yükselmesine ve normal piyasa fiyatının üzerine çıkmasına neden olur. Temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları suni olarak yükselirse, halk bundan zarar görür. Kur'an-ı Kerîm'de Musa peygamber'in kavminden olan Kârûn'un zenginliğinden söz edilir. Hazinelerinin anahtarlarını bile bir grup insan güçlükle taşıyabiliyordu. Ancak Kârûn, bu servetini ve ekonomik imkânlarını zulüm aracı yaptığı için kınanır. O, karaborsacılığın, mâlî ve ekonomik zulmün bir sembolü olmuştur (bk.el-Kasas, 28/78, 83; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, V, 37, 55). Hz. Peygamber de çeşitli hadislerinde karaborsacılığı yasaklamıştır:"Uzak yerden mal getiren (câlib) rızıklanmış; karaborsacı ise lânetlenmiştir" (İbn Mâce, Ticârât, 12; Abdurrazzâk, el-Musannef, VIII, 204). "Bir kimse müslümanların yiyeceğini depolar ve onları piyasaya sürmezse, Allâhü Teâlâ onu cüzzam hastalığı ve iflasla karşı karşıya getirir" (İbn Mâce, Ticârât, 6; Dârimî, Büyû', 12). "Karaborsacı ne kötü bir kuldur. Fiyatların düştüğünü öğrenince üzülür, yükseldiğini duyarsa sevinir" (Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 449; Beyhakî, Şuabü'l-İmân). İslâm hukukçuları karaborsacılığın yalnız darlık ve zarûret hallerinde söz konusu olabileceğinde görüş birliği içindedirler. Bolluk zamanında ve normal olarak küçük bir beldede ihtikâr problemi ortaya çıkmaz. Depolanan malın satın alınmış bir mal olması gerekir. Bir kimse kendi ürettiği malı piyasaya sürmeyip bekletebilir. Ancak, darlık ve kıtlık zamanlarında bu sıkıntılı durumdan yararlanmaya kalkışmamak gerekir. Diğer yandan satın alınan ve depolanan malın gıda maddesi cinsinden olması da gereklidir. Çok sayıda İslâm hukukçusuna göre; gıda maddeleri yanında, hayvan yemlerinde de karaborsacılık cereyan edebilir. Ticaret yapanlar, kıtlık ve darlık zamanları dışında, piyasada darlık yaratıp fiyatları yükseltmek amacı olmaksızın dilediği kadar mal depolayabilir. Bu durum yasaklanmış değildir (el-Kâsânî, a.g.e, V, 129; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, III, 213, 214). Çoğunluğun karaborsacılığı yalnız gıda maddelerine ve hayvan yemlerine mahsûs görmesine karşılık, İmam Mâlik (ö. 179/795) ve Ebû Yûsuf'a (ö. 182/798) göre, satılmaması halka zarar veren her çeşit malda ihtikâr söz konusu olur. Bu görüşe göre, bazı hadislerde yalnız gıda maddelerinin ihtikârından söz edilmesi sınırlayıcı olmayıp, örnek kabilindendir. Bu, insanların ihtiyacı bulunan her şeyde karaborsacılığın yasaklandığını bildiren bir numûnedir. Çünkü karaborsacılığın yasaklanmasında "toplumun zarar görmesi" ve "karaborsacının kasdı" önemli unsurlardır. Toplumun normal ve tabiî ihtiyacı olan herhangi bir maddeyi, sırf darlık meydana getirip, fiyatların yükselmesini sağlamak amacıyla depolamak karaborsacılık sayılır. Bu görüş yüzyılımızın ekonomik anlayışına daha uygun görünmektedir. Çünkü temel ihtiyaçlar birbirine bağlıdır. İnsanın yalnız yiyecek maddelerini temin etmesi, başka temel ihtiyacı kalmadığı anlamına gelmez. Giyim eşyası, mesken, yakıt, ulaşım ve benzeri ihtiyaçlar da kaçınılmaz temel ihtiyaçlardandı. İnşaat malzemelerinin ihtikârı mesken yapımında; akar yakıt ihtikârı da ulaşımda darlığa neden olur. İslâm hukukçularının çoğunluğu, toplum en çok gıda maddeleriyle hayvan yemlerinin depolanmasından zarar gõreceği için bu ikisini esas almışlardır. Hadislerde de yalnız bu maddelerden söz edilmesi onların dayanağı olmuştur. Ancak, bugün hayvan gücü yerine motorlu araçların ve yem yerine petrolün geçtiği düşünülürse, benzin, mazot ve yedek parça stokuna kadar birçok depolamaların da yasak kapsamına girmesi gerekir. Karaborsacılık, satılacak şeyleri uzunca bir süre piyasaya sürmeyip, stok yapmakla gerçekleşir. Bu sürenin asgarî miktarı, bir görüşe göre kırk gündür. Hadiste şöyle buyurulur: "Bir gıda maddesini kırk gece satmayıp depolayan kimse, Allah'tan uzaklaşmıştır. Allah da onu kendisinden uzaklaştırmıştır" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 33). Hanefîlere göre en kısa saklama süresi bir aydır. Bundan aşağısı kısa bir süre sayılır ve karaborsacılık suçu teşekkül etmez. Çünkü çok kısa bir süre mal depolamak, piyasada darlık meydana getirmez. el-Kâsânî (ö. 587/1191), bu konuda bir süre zikretmemiş ve şöyle demiştir: "Karaborsacılık yapmak haramdır. Çünkü onda zulüm vardır. Bir şehirde alınıp satılan şeylere toplumun hakkı geçer. Halkın çok şiddetli ihtiyacı varken, bir malı satmayıp depolamak, insanların hakkına engel olmak demektir. Bir hakkı, hak sahibinden esirgemek ise zulümdür ve bu da haramdır. Depolama süresinin az veya çok olması, zulmün gerçekleşmesi bakımından, haramlık konusunda eşittir" (el-Kâsânî, a.g.e, V, 129). Bazı hadislerde de süre kaydı yoktur (bk. Ebû Dâvud, Büyû', 47, 89; Tirmizi, Büyû', 40). İslâm'da ihtikâr yasaklanmıştır. Hanefilerin çoğuna göre ihtikârın hükmü tahrîmen mekruhtur. Hanefiler şöyle derler: İhtikâr bir belde halkına zarar verdiği zaman mekruhtur. Nitekim "telakkı'r-rukbân" denilen, köyden mahsul getirenleri yolda karşılama davranışı hadisle yasaklanmıştır (Buhârî, Büyû, 72; İcâre, 11, 19; Nesâf, Büyû', 18). Ancak bu sehl alışverişler halka zarar vermiyorsa câizdir (İbnü'l-Hümâm, Tekmiletü Fethı'l-Kadîr, VIIl, 126 vd.). el-Kâsânî ise diğer mezhep imamları gibi karaborsacılığın hükmünü haram olarak belirlemiştir. Hadislerdeki yasaklama ifadesindeki üslup buna işaret eder: "Karaborsalığı ancak günahkar kimse yapar" (Müslim, Müsâkât, 129, 130; Ebû Davud, Büyû', 47); "Bir kimse kırk gün karaborsacılık yapsa, sonra da depoladığı bu malları (yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine) sadaka olarak dağıtsa bu sadakası, onun ihtikârına keffâret olamaz"(Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 3). Karaborsacı için Nasslarla (ayet hadis) belirlenmiş dünyevî bir ceza yoktur. Ona verilecek cezanın çeşidi ve miktarı idarecilere bırakılmıştır. İslâm devletinin halkı korumak ve satışlarda, piyasa fiyatı dışına çıkmaları önleme amacıyla alacağı tedbirler arasında karaborsacıya uygulanacak ta'zir cezası da vardır. Bu cezalar; hapis, dayak, para cezası, işyerini kapatma veya ticaretten alıkoyma şeklinde olabilir. Depolanan malın durumuna gelince; Hanefilere göre, hâkim tarafından, karaborsacıya kendisinin ve aile fertlerinin ihtiyacından fazla olan gıda maddelerini satması emredilir. Karaborsacı bunu yapmaz ve karaborsacılıkta ısrar ederse, ikinci defa hâkime başvurulur. Hâkim öğütte bulunur ve tehdit eder. Yine ısrar ederse, hâkim ona ta'zir cezası uygular, hapseder ve satışa zorlar. Devlet, önce karaborsacıya "Bu malları ya rayiç fiyatla, ya da insanların aldanmayı normal karşıladıkları biraz yüksek (yesîr gabin derecesinde) bir bedelle sat" diye emreder. Buna rağmen satış yapılmazsa, mal devletçe karaborsacının elinden alınarak rayiç bedel üzerinden, onun adına satılır. Artık "zarar-ı âmmın def'i için zarar-ı hâs tercih edilir" prensibi uygulanır. Hatta halkın helâk olmasından korkulursa, hâkim gıda maddelerin karaborsacıların elinden alarak halka dağıtabilir. Daha sonra halk imkân bulursa aynı çeşitten malları onlara geri verir. Bu, zarûret prensibine dayanır. Bir kimse başkasının malına muhtaç olur ve helâk olmak tehlikesi ile de karşı karşıya bulunursa, mal sahibinin rızası olmaksızın da bu mallardan istifade edebilir ve kıymetini daha sonra tazminle yükümlü olur. Çünkü ızdırar hâli başkasının hakkını ortadan kaldırmaz. İmam Mâlik'e göre, böyle bir malın satış bedeli (semeni) bilinemezse, depolandığı tarihteki fiyatı üzerinden satılır (el-Kâsânî, a.g.e, V, 129 vd.; İbn Nüceym, el-Eşbâh ve'n Nezair, I, 121; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, III, 214; el-Bâcî, el-Müntekâ, V, 17; eş-Şorbacî, a.g.e, 67, 68; Bilmen, lstılahat-ı Fıkhıyye Kamusu VI, 125; Ali Haydar Düraru'l-Hukkam, I, 84; Hamdi Döndüren, İslam Hukuku'na Göre Alım Satımda Kâr Hadleri, s. 199-201) Hadislerde dürüst ticaret yapanlar övülürken şöyle buyurulmuştur: "Sözü ve muâmelesi doğru tüccar, kıyamet gününde arşın gölgesi altındadır" (İbn Mâce, Ticârât, 1). "Bir kimse gıda maddelerini toplayıp günün rayiç fiyatı ile satsa, sanki onu tasadduk etmiş (yoksullara ihtiyaç sahiplerine ücretsiz dağıtmış) gibi olur" (İbn Mâce, Ruhûn, 16). İHTİLÂFÜ'D DÂR Ülke ayrılığı İslâm devleti ile gayrimüslim devlet arasındaki ayrılık, başka bir deyimle dâru'l-İslâm ile dârû'l harp arasındaki ayrılık. Bütün İslâm devletleri, siyasî ve hukukî anlamda bir birlik teşkil ettikleri için, aralarında ülke ayrılığı söz konusu olmaz. Meşrû yönetime karşı siyasî isyan sonucunda, ayn bir yönetimin hâkim olduğu dâru'l-bağy denilen ülke de teori ve uygulamada dâru'l-İslâm sayılmıştır. Çünkü hepsinde ortak özellik, İslâmî hükümlerle yönetilmeleridir. İslâm devletinin hakimiyeti altında yaşayan zımmîlerin sahip oldukları topraklarda daru'l-İslâm'dan sayılır. Dâru'l-harpte ise, siyasî ve idarî yönetim farkı, ülke ayrılığı doğurur (es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır 1331, V,51, XVI,139, XXX, 33 "Şerhu's-Siyeri'l Kebîr, Kahire 1971, IV, 1160; ez-Zühaylî, Âsâru'l-Harb fi'l-Fıkhı'l İslâmî, 2. baskı, Dımaşk, 1385/1965). Hanefi hukukçularından Debûsî (ö. 430/1039) ülke ayrılığı için şöyle der: "Bize göre, temel prensip dünyanın iki "dâr" olduğudur; dâru'l-İslâm ve dâru'l-harb. İmam Şâfiî'ye (ö. 204/819) göre ise dünya bir tek "dâr"dır" (Debûsî, Te'sîsu'n-Nazar, Mısır t.y., s. 58, 59). Ebu'l-leys es-Semerkandî (ö. 393/1003) ayni görüşü benimser. Bu iki Hanefi hukukçusu ülke ayrılığının hukuka etkisini Hanefi ve Şafiiler bakımından şöyle belirtirler: 1) Hanefilere göre, düşman, müslümanların mallarını ele geçirip dâru'l-harbe götürmekle onlara mâlik olur. İmam Şafii'ye göre ise mâlik olamazlar ve müslüman olduklarında iade etmeleri gerekir. 2) Hanefilere göre, dâru'l-harpte işlenen suçlara İslâm ceza hukuku uygulanmaz. Şafii'ye göre uygulanır. 3) Dâru'l-harpte gayrı müslim eşlerden birisi müslüman veya zımmî olarak dâru'l-İslâm'a gelirse, eşiyle olan nikâh bağı sona erer. Şafii'ye göre ise, bu durum nikâhı etkilemez. Şâfiî bilginlerinden Zencanî (ö. 565/1258) de bu konuda şöyle der: "Ülke ayrılığı, yani dâru'l-İslâm ile dâru'l-harp arasındaki ayrılık, Şafii'ye göre hüküm değişikliğini gerektirmez. Ebû Hanîfe'ye (ö. 150/767) göre ise, ülke ayrılığı hüküm değişikliğini gerektirir" (Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı Dâru'l-İslâm Dâru'l-harb, İstanbul ty. s. 152). Hanefîler, gayri müslimlerin, müslümanların mallarına istilâ ile mâlik olacaklarını söylerken şu delillere dayanırlar: Yeryüzündeki mallar gerek müslümanlar ve gerekse gayrimüslimler için mübahtır: "Yerde ne varsa hepsini sizin yararlanmanız için yaratan odur" (el-Bakara, 2/29). Ancak malı dâru'l-harbe götürmemişlerse, ülke ayrılığı söz konusu olmayacağından mücerred istilâ ile mâlik olamazlar. Diğer yandan Medîne'ye hicret eden Mekkeli muhacirler için Allâhu Teâlâ "yoksullar" tabirini kullanmıştır: "Özellikle o fey hicret eden yoksullara ait olup, onlar Allah'tan fazl ve hoşnutluk ararlar, Allah ve peygamberine yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından (mahrûm edilerek) çıkarılmışlardır" (el-Haşr, 59/8). Eğer muhacirlerin Mekke'de bıraktıkları mallar üzerinden mülkiyet hakları devam etmiş olsaydı, kendilerine "yoksullar" denilmezdi. Başka ayetlerde malından uzakta kalan kimseye, 'İbnu's-sebil* (yol oğlu)" denilmiştir (bk. et-Tevbe, 9/60). Bu konuda İmâm Mâlik ve Ahmed b. Hanbel de Hanefilerin görüşündedir (Şâfiîlerin delilleri ve tenkidi için bk. es-Serahsî, el-Mebsût, X, 53). Bir harbî, dâru'l harpte İslâm'a girse, müslümanlar orasını istilâ ettiklerinde Ebû Hanîfe'ye göre, menkul malları ganimet olmaz, gayrimenkulleri olur. dâru'l-harpte müslüman olduktan sonra, dâru'l-İslâm'a hicret edenin oradaki menkul ve gayrimenkul bütün malları ganimet sayılır (es-Serahsî, el-Mebsût, X, 66 vd.; Şerhu's-Siyer, IV, 1134, V,2064; el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', VII, 105; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, V, 230 vd.). Ülke ayrılığının ceza hukukuna etkisi: Bir harbî, dâru'l-harpte İslâm'a girse veya dâru'l-İslâm'a eman ile gelse, dâru'l-harpte birbirlerine veya müslümanlara karşı işledikleri suçlarla ilgili davalara dâru'l-İslâm mahkemelerinin bakamayacağı ve hüküm veremeyeceği konusunda mezhep imamları görüş birliği içindedir. Suç, dâru'l-İslâm'da işlenmişse, suçlu dâru'l-harbe kaçsa bile cezalandırılır. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur (el-Kâsânî, a.g.e, VII, 131; ez-Zühaylî, a.g.e, s. 184; İbn Kudâme, el-Muğnî, X, 221). Hanefilere göre müslümanların dâru'l-harpte işledikleri had ve kısas gerektiren suçlar için İslâm ceza hukuku uygulanmaz. Suç, kul hakları ile ilgili ise tazminat hükümlerinin uygulanmasıyla yetinilir. Hırsızlıkta çalman malın, öldürme de diyetin tazmini gibi, Dâru'l-harp üzerinde, velâyet olmadığından orada hadler uygulanmaz. Çoğunluğu oluşturan İslâm hukukçularına göre, dâru'l-harpte işlenen öldürme, zina iftirası, zina, şarap içme hırsızlık gibi had ve kısası gerektiren suçlar, sâbit olunca, ilgili ceza hükümleri uygulanır. Dayandıkları deliller şunlardır: 1) Kısas ve hadlerle ilgili nasslar, genel hüküm bildirir. Suç, nerede işlenirse işlensin orada ceza hükmü uygulanmalıdır. İmam Şâfiî bu konuda şöyle der: Dâru'l-İslâm'da helâl olan şey, dâru'l-harpte de helâl; haram olan orada daha haramdır (Şâfii, el-Ümm, 1. baskı, Bulak 1321-1325, VII, 322; Beyhakî, Sünen, IX, 104). 2) Ubâde b. es-Sâmit (r.a) den, Nebî (s.a.s)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Hazarda ve seferde hadleri yakınlarınıza ve uzak olanlara uygulayın. Allah'ın emirlerini ikâme konusunda kınayanların kınamasına aldırmayın" (İbn Mace, Hudûd, 3, Ahmed b. Hanbel, V, 316, 326, 330). Hanefilere göre, hadlerin uygulanması devlet başkanı veya bu konuda, âmme velayetini hâiz kimselere onun tevdî ettiği bir görevdir. Dâru'l-harpte faizli muameleler: Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, dâru'l-harpte müslüman ile harbî arasında faiz muamelesi caizdir. Ancak Ebû Yusuf'a göre caiz değildir. Yine, fâsit sayıları alışveriş ve ticaret muâmeleleri, caizdir. Bu konuda zimmî de müslüman gibidir. Dâru'l-harpte müslüman olup da, hicret etmemiş olan kimselerin harbî ile yapacağı bu çeşit muâmelelerde de hüküm böyledir (es-Serahsi, a.g.e; X, 28, 95, XIV, 56, 57; Şerhu's-Siyer, IV, 1329, 1410, 1486; el-Kâsânı, a.g.e, V, 192-193, VII, 132; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, VI, 177-178). Ebû Hanîfe ve Muhammed'in dayandığı deliller Mekhûl (r.a)'ün rivayet ettiği bir hadis şöyledir: "Dâru'l-harpte, müslüman ile harbî arasında faiz yoktur" Bu hadis "garîb" ve "mürsel" ise de mekhûl "sika (güvenilir)" bir fâkih olduğu için onun mürseli delil sayılmıştır (es-Serahsî, el-Mebsût, X, 28; Zeylai, Nasbu'r-Râye, 2. baskı, 1393/1973, yy., IV, 44; İbnü'l Hümâm, a.g.e, VI, 178). Hz. Peygamber'in Veda Hutbesi'nde şöyle buyurduğu nakledilir: "... cahiliyye devrine ait faizler kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk faiz de Abbas b. Abdülmuttalib'in faizidir" (Ebû Dâvud, Büyû', 5; İbn Hişâm, es-Sîretu'n-Nebeviyye, Mısır 1355, IV, 251). Hz. Abbas, Bedir veya Hayber harbinden önce müslüman olmuş ve Hz. Peygamber'in uygun bulmasıyla Mekke'de ikâmet etmiştir. Halbuki bazı rivayetlerde, faizin Hayber fethi sırasında yasaklandığı anlaşılmaktadır. Hz. Abbas'ın ise, Mekke fethine kadar faizle uğraştığı anlaşılmaktadır. Mekke, fethe kadar dâru'l-harptir, Abbas, gayrimüslimlerle faiz alışverişini sürdürmüştür. Fetihten sonra Mekke dâru'l-İslâm'a dönüşmüştür (İbn Hişâm, es-Siretün-Nebeviyye, II, 281, 301, IV, 42; Taberî Tarih, II, 461; es-Serahsî, Şerhu's-Siyer, l V, 1488). Dâru'l-harpte harbînin malı mübahtır. Müslüman hıyânetten sakınarak, orada kumarla veya müslümanlar arasında caiz olmayan bir takım ticaret muameleleriyle harbînin malını alsa, buna mâlik olur. Nadiroğulları yahudileri ile yapılan savaş sonunda, mallarını yanlarına alarak yurtlarını terketmelerine izin verildi. Müslümanlarda olan ve henüz vadesi gelmemiş bulunan alacakları için, eğer hemen almak istiyorlarsa, kendilerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu; "Eksiltiniz ve hemen alınız" (İbn Kesir, es-Sire, III, 147; M. Hamidullah, İslâm'da Devlet İdâresi, Terc. Kemal Kuşçu, İstanbul 1963, s. 160). Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere ve Hanefilerden İmam Ebû Yûsuf'a göre, müslümanın daru'l-harpte harbîden faiz alıp-vermesi caiz değildir. Zâhirîler de ayni görüştedir (İbnü'l Hümâm, a.g.e, VI, 177; Mâlik, el-Müdevvene, Mısır 1323, IV, 271; Şafîî, el-Ümm, VII, 326; İbn Hazm, el-Muhallâ, VIII, 514, 515). Dayandıkları deliller şunlardır: a) Faiz yasağını bildiren ayet ve hadisler genel bir anlam ifade etmektedir. Bu yüzden faiz her yerde yasaktır (bk. el-Bakara, 2/275, 278; Ebû Dâvûd, Büyû', 12). b) Faiz yasağı hem müslüman, hem de harbî için sabit olunca, böyle bir muamele yapmaları caiz değildir. Müslümana nisbetle faiz yasağı ayet ve hadisle sabittir. Harbiye göre ise "gayrimüslimler haram olan hükümlere muhataptırlar" kaidesine göre faiz ona da haramdır (bk. en-Nisâ, 4/161). İmam Şâfiî, yukarıda zikrettiğimiz Mekhûl hadisini zayıf sayar ve müslümanın her yerde İslâmî hükümlere muhatap olduğunu söyler. Dâru'l-harpte gerek emân (pasaport) la giren ve gerekse orada esir olarak bulunan müslümanlar arasında faiz alış-verişi ve diğer fâsit ticaret muamelelerinde bulunulması caiz değildir. Zimmîler için de hüküm böyledir. Ülke ayrılığının mirasa etkisi: Ülke ayrılığı, müslümanlar arasında miras engeli değildir. Gerek bağımsız müslüman devletleri ve gerekse dâru'l-İslâm ve dâru'l-harp arasında olsun müslümanlar birbirine ve zimmîler de birbirine mirasçı olurlar. Zaten müslüman ülkeler bir bütün teşkil eder. Onlar arasında ülke ayrılığı söz konusu olmaz. Hanefilere göre ülke ayrılığı gayrimüslimler arasında miras cereyanına manidir. Şâfiîlere göre ise, mirasa engel olan ülke ayrılığı fiilî ikâmete dayanan ayrılıktır; tebealıktan ileri gelen hükmî ayrılık değildir (İbn Kudame, el-Muğnî, VII, 169; Ahmed Özel, a.g.e, s. 181, 182). Hanbelîlere ve İmam Mâlik'e göre ise, ülke ayrılığının gayrimüslimler arasında mirasa etkisi yoktur. Gayrimüslimler aynı dinden olmak şartıyla, ayrı ayrı ülkelerde bulunsalar da, birbirlerine mirasçı olabilirler. Çünkü kitap ve sünnette bunu yasaklayan bir hüküm yoktur (İbn Kudâme, a.g.e, VII, 169; İbn Kayyim, Ahkâmu Ehli'z-Zimme, Dımaşk 1381/1961,I, 371,, 372; Abdülkerim Zeydan, Ahkâmu'z Zimmiyyîn, 1. baskı, Bağdad 1382/ 1963, s. 532). İHTİLÂM Uykuda sperm boşalması. Çocuk ihtilâm oldu demek; yetişti ve adamların buluğ çağına erişti demektir. Uykudan uyanan kimsenin, yatağında veya çamaşırında yahut butlarında yaşlık görmesi. Gusûl, bütün vücudun yıkanmasından ibaret olan büyük bir temizliktir. Bunu icabettiren ve "hades-i ekber" adını verdiğimiz şeyler ise; cünüplükten ve hayızla nifas kanlarının kesilmesinden ibarettir. Cünüplük hali de, meninin şehvetle inmesinden ve cinsî birleşmeden meydana gelir. Kur'an-ı Kerim'de gusûl ve gereğinden söz eden "Eğer siz cünüp olursanız, iyice temizleniniz" (el-Mâide, 5/6) ayetidir. Bu ayette taharetle, emri mutlak zikrolunup azadan biriyle mukayyet olmadığından, cünüp olan kimsenin bedeninin hepsini yıkaması farzdır. Hattâ ağzını ve burnunu yıkaması da vâciptir (Mehmed Vehbi; Ahkâm-ı Kur'âniyye, İstanbul 1971, s. 93). İhtilâm, erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da olur. Enes b. Mâlik'ten: Ümmü Süleym, Resulullah'a gelerek, Hz.Âîşe de O'nun yanında olduğu halde: "-Ya Resulullah, erkeğin uyku esnasında gördüğünü kadın da görür. Binaenaleyh, erkeğin kendisine gördüğünü kadın da görüyor" demiş, bunun üzerine Hz. Âîşe: "- Ey Ümmü Süleym! Kadınları kepaze ettin. Allah hayrını versin" demiş, Resulullah Hz. Âîşe'ye: "- Bilâkis sen, Allah senin hayrını versin. Evet, ey Ümmü Süleym! Kadın da bunu gördüğü zaman yıkanmalıdır, buyurmuştur (Müslim, Hayz, 7). Rüyada ihtilâm olduğunu (cinsî birleşmede bulunduğunu) hatırlayan bir kimse, o yaşlığın meni veya mezi olduğunu bilir veya şüphe ederse, gusletmesi lâzım gelir. Fakat, ihtilâm olduğunu hatırlamazsa, gusletmesi gerekmez. Rüyada ihtilâm olduğunu görür de, eteğinde yaşlık bulunmazsa o kimsenin ilim ehline göre gusletmesi gerekmez (Ebû Dâvûd, Tahare, 94; Tirmizi, Tahare, 82). İhtilâm olan veya cinsî birleşmede bulunan bir kimse, bevletmeden (idrarını yapmadan) veya bir miktar yürümeden yahut tekrar uyumadan yıkanıp da sonra kendisinden nutfenin (meninin) geri kalan kısmı çıkacak olsa, tekrar yıkanması gerekir. Sarhoş veya bayılmış olan bir kimse uyanıp da kendisinde meni bulacak olsa yıkanması gerekir. Mezide ise gerekmez. Bir yatakta yatan iki kimse, uyandıktan sonra ihtilâm olduklarını hatırlamadıkları halde yatakta yaş nutfe görüp de, bu yatakta kendilerinden önce başkası yatmamış bulunsa ve bu nutfenin hangisine ait olduğuna bir alâmet bulunmasa, ikisi de ihtiyaten yıkanır (Ayrıca bk. Gusûl, cünüplük maddeleri). Rüyada şehvetle yerinden ayrıları bir nutfenin, tenasül uzvu tutulup şehvet geçtikten sonra dışarıya akıtılması gibi, yolculuk halinde veya kış mevsiminde bulunan kimseler hakkında bu son sözde kolaylık vardır. ![]() ![]() ![]() |
| |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| islami sözlük |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
| Sitemizde Yenimisiniz ? | Yardım Konuları |