| | #11 (permalink) |
![]() Co-Admin Üye Numaram: 58286 Kayıt Tarihim : Jan 2008 Mesajlarım: 6.635 REP Puanım : 23 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 1
1 Konu'ya, 1 Teşekkür aldı
| DAİMA KÖTÜLÜĞÜ EMREDEN NEFS İnsanın şeytan kadar dikkat etmesi gereken bir başka saptırıcı da kendi içindedir. Allah, insani yaratırken onun nefsine (benliğine) hem iyilik, hem de kötülük ilham etmiştir. Ve bu kötü taraf, insani sürekli şeytanın tarafına çekmeye çalışır. Kuran, insanın ruhundaki bu çift yönlülüğü şöyle açıklar: "Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems, 7-9) İnsan, nefsinin içindeki bu “fücur”dan haberdar olmalı ve her zaman bu tehlikeye karşı dikkatli davranmalıdır. Eğer nefsindeki kötülüğün varlığını kabul etmez de, ayette dendiği gibi onu “örtüp sarar”sa, o kötülükten sakınamaz, yine ayetin ifadesiyle yıkıma uğrar. Dolayısıyla mümin tavrı, kendisinin her türlü kötülükten arınmış olduğunu iddia etmek değil, içindeki kötü yöne karşı sürekli temkinli davranmaktır. Hz. Yusuf’un “ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir” (Yusuf, 53) şeklindeki ifadesi, bu örnek ihtiyatlı tavrı sergiler. İnsan, nefsine karşı zaman bu şekilde ihtiyatlı davranmalı, nefsinin kendine emredeceği kötülüklere karşı uyanık olmalıdır. Çünkü, “nefisler ‘kıskançlığa ve bencil tutkulara’ hazır kılınmıştır." (Nisa, 128). Bu tutkuların insana neler yaptırabileceğine de Kuran’da işaret edilmiştir. Hz. Adem’in oğullarından birini, kardeşini öldürmeye yönelten şey nefsidir (Maide, 30). Samiri’nin, Hz. Musa’nın ardından tekrar putlara tapmaya ve kavmi de aynı sapıklığa sürüklemesinin ardında yatan neden de aynıdır; Samiri, “bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi” demektedir. (Taha, 96) İnsanın kurtuluşu, kendini kıskançlığa, bencilliğe, isyan ve sirke yönelten nefsinin “fücurundan” kurtulmasına bağlıdır. Kuran’ın ifadesiyle “kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.” (Haşr, 9) Bir başka ayette ise şöyle denir: "Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa, artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir." (Naziat, 40-41) İşte mümin için en büyük mücadele nefsle yapılan mücadeledir. Bu nedenledir ki, peygamberimiz bunu “Cihad-ı Ekber” (Büyük Cihad) tanımlamıştır. Mümin, hangi duygu ve isteklerinin meşru olduğunu ve hangilerinin nefsinin “fücurundan” kaynaklandığını sürekli kontrol etmelidir. Nefsinin kendisine aşılayacağı; bencillik, kıskançlık, kibir, hırs gibi hastalıklara karşı koymalıdır. Nefs, insanı boş hedefler “tul-i emel” peşinde koşturur. İnsana, daha çok mal ya da statü kazandığında tatmin olacağını fısıldar. Oysa insan bu tür zevklerin hiç biriyle tatmin olmaz. Ne kadar çok kazansa, daha da fazlasını ister. bu haliyle nefs, aç ve asla doymayan vahşi bir hayvan gibidir. Nefsin tatmin bulması ise, söz konusu geçici zevklerin hiç biriyle değil, ancak ve ancak Allah’a sığınmasıyla mümkün olur. İnsan, Allah’a kul olmak için yaratılmıştır ve “kalbler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur” (Rad, 28) hükmü uyarınca, bu görevini yerine getirip O’nun rahmetine sarılmaktan başka hiç bir şey ona huzur ve tatmin vermez. O nedenledir, tatmin bulmuş bir nefis (nefs-i mutmaine), ancak küfrün her türlü pisliğinden sıyırarak iman etmiş bir nefistir. Allah da bu nefse şöyle hitap eder: "Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime gir." (Fecr, 27-30) ![]() İnsanın tek mürşidi Kur'an'dır... |
| | |
| | #12 (permalink) |
![]() Co-Admin Üye Numaram: 58286 Kayıt Tarihim : Jan 2008 Mesajlarım: 6.635 REP Puanım : 23 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 1
1 Konu'ya, 1 Teşekkür aldı
| SEÇİLMİŞLİK İnsan nasıl kendi yüzünü ya da bedenini belirleyemiyorsa, kendi kaderini de belirleyemez. İnsanın hangi tarihte, hangi toplumda hangi aile içinde doğacağını tespit eden, ilerleyen yaşamı boyunca da nelerle karsılaşacağına karar veren ancak Allah’tır. İnsana sahip olduğu aklı, kafasından geçirdiği düşünceleri de ilham eden yine Allah’tır. Dolayısıyla, bir insanın iman etmesi, sahip olduğu herhangi bir özellikten kaynaklanmaz. İmanı veren, ancak ve ancak Allah’tır. O, “Hadi”dir, yani hidayet verendir; “Rab”dir, yani eğitip yetiştirendir. Dilediği kulunu doğruya yöneltir. Hz. Musa’nın diliyle “Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir.” (Taha, 50) Bu yüzden de, iman eden insan, Allah tarafından kendisine lütufta bulunulduğu, Allah tarafından seçildiği için mümindir. Kuran’ın ifadesiyle “Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir.” (Kasas, 68) İnsanlar, cehenneme orayı hak ederek girerler. Kendilerini yaratan Allah’a karşı isyan etmişler ve o en büyük azaba “müstahak” olmuşlardır. Buna karşın, cennete ancak Allah’ın lütfu ve bağışlaması sayesinde girilir. Allah, cennetine sokacağı müminleri, seçmiş, onlara lütufta bulunmuş, onları eğitmiş, günahlarını bağışlamış, hatalarını örtmüştür. Mümin, bu seçilmişliğinin her zaman için farkında olmalı, kendisine verilen iman nimetine karşı, daima Allah’a şükür halinde yaşamalıdır. Bu seçilmişliğin şerefi onun her hareketine yansımalı, bunun vakar ve asaletini yaşamalıdır. Yeryüzünde “Allah’ın Halifesi” olarak dolaştığının, yeryüzünün çoğu gaflet ve sapıklık içinde iken, Allah tarafından imanla şereflendirilmiş olduğunun bilincinde olmalıdır. Çünkü yeryüzünde yaşayan insanlar içinde, “ziyanda” olmayan, her geçen gün cehenneme biraz daha yaklaşan güruhun içinde yer almayan az sayıdaki kuldan biridir. Allah, hangi insanların ziyanda olduğunu şöyle haber verir: "Asra andolsun; Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakki tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka." (Asr, 1-3) Tüm insanlık, sonu cehenneme doğru giden bir “ziyan”in içinde iken, Allah tarafından bundan kurtarılmak, “alemlerin Rabbi” tarafından tüm insanlıktan üstün tutulmaktan daha büyük bir şeref var midir? ![]() İnsanın tek mürşidi Kur'an'dır... |
| | |
| | #13 (permalink) |
![]() Co-Admin Üye Numaram: 58286 Kayıt Tarihim : Jan 2008 Mesajlarım: 6.635 REP Puanım : 23 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 1
1 Konu'ya, 1 Teşekkür aldı
| DUA VE ŞEKLİ Bir ayet, duanın önemini şöyle ifade eder: "De ki: ‘Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?’..." (Furkan, 77) Gerçekten de dua, bir mümini bir kafirden ayıran en büyük özelliklerden ve insanı Allah katında “değerli” kılan temel ibadetlerden biridir. İmanın belki de en açık göstergesidir. Küfür, tüm evrenin bir maddeler toplamı olduğunu ve bu maddelerin de, hiç bir ilahi kontrol olmadan birbirlerini etkileyerek hareket ettiklerini sanır. Gerçekte var olan her şeyin Allah’ın iradesine boyun eğmiş olduğunun, her şeyin ancak Allah’ın “ol” emri ile olduğunun farkında değildir. Bu nedenle de, tüm yaşamı, istediği amaçlarına ulaşabilmek için bu hayali maddeler evrenini etkilemeye çalışmakla geçer. Ancak mümin evrenin sırrını bilmektedir. Bu nedenle, istediği bir şeye ulaşmanın asıl yolunun, o şeyleri kontrol edenden istemek olduğunu da anlar. Bilir ki, Allah, her şeyi kendi iradesine boyun eğdirmiştir, her şeye hakimdir ve kendisinden yardım isteyen kullarına da şefkatle cevap verir. O Allah ki kullarına şöyle seslenir: "Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar." (Bakara, 186) Ancak bilinmelidir ki, “icabet”, duada istenen her şeyin verilmesi demek değildir. Çünkü insan cahildir ve ayetin ifadesiyle “hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir”. (İsra, 11) Bu nedenle Allah, her duaya icabet eder, ama bazen isteneni verir, bazen de o istenen şey gerçekte bir “şer”dir; vermez. Duanın ne olduğunun ise yine Kuran’a bakarak belirlenmesi gerekir. Allah duayı; yalnızca O’na has kılınmış, korku ve umutla, yalvara yalvara, için için yapılacak bir ibadet olarak tarif etmektedir. Bu özelliklere sahip olmayan, Allah’ın azametini takdir edemeyen bir dua, gerçek bir dua olmayacaktır. Dua; ancak, ihlaslı, candan, samimi bir biçimde, çok isteyerek, yalvararak, Allah’tan korkarak ve karşılığını görmenin umudu içinde olarak yapıldığında gerçek manada dua olur. Duada belli bir konsantrasyon ve Allah’la çok içten bir bağ kurmak gerekir. “Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin... O’na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır” (A’raf, 55-56) ayetleri, duanın şeklini en iyi biçimde tarif ederler. Bir başka ayette ise şöyle denir: “İsimlerin en güzeli Allah’ındır. Öyleyse O’na bunlarla dua edin...” (Araf, 180) Dua anı, insanın kendi aczini ve Allah’ın azametini en belirgin bir biçimde itiraf ettiği andır. İnsan dua etmekle iman etmiş olur ki, tüm evreni kontrol eden, gücü her şeye yeten, kendisinin o kısık sesini duyan ve ona icabet edecek kadar şefkatli bir Rabbi vardır. Duadan kaçınmak ise, Allah’ın bu büyük rahmetinden yüz çevirmek, kibirlenmek anlamına gelir. Nitekim Allah, kitabında şöyle buyurur: "Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir." (Mümin, 60) Dua; mümin için hem ibadet, hem kuvvetli bir silah, hem de büyük bir nimettir. Sadece istemek gibi fiilen kolay bir hareketle, maddi, manevi her şeyi elde edebilmenin anahtarıdır. Bunu göz ardı etmek ve hedeflenen sonuçlara yalnızca teknik müdahalelerle ulaşmaya çalışmak, büyük bir akılsızlık olur ve mümine yakışmaz. ![]() İnsanın tek mürşidi Kur'an'dır... |
| | |
| | #14 (permalink) |
![]() Co-Admin Üye Numaram: 58286 Kayıt Tarihim : Jan 2008 Mesajlarım: 6.635 REP Puanım : 23 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 1
1 Konu'ya, 1 Teşekkür aldı
| BAĞIŞLANMA VE TEVBE Allah’ın Kuran’da en çok tekrarlanan sıfatlarından ikisi, “Rahman” ve “Rahim”, yani “esirgeyen” ve “bagışlayan” sıfatlarıdır. Kullarına olan bu rahmetinden dolayıdır ki, Allah, onları işledikleri günahlar yüzünden hemen cezalandırmaz. Bir ayette şöyle denir: "Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiç bir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler." (Nahl, 61) Allah, insanların işlediği suçların cezasını ertelemekle, onlara bağışlanma dileme ve tevbe etmek için süre vermektedir. İnsan, ne denli büyük günahlar işlemiş olursa olsun, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dileyebilir ve bir daha islememeyi hedefleyerek tevbe edebilir. Allah, kitabında kullarını günahları için bağışlanma dileyip tevbe etmeye şöyle çağırmaktadır: "Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: “Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük isler sonra tevbe eder ve (kendini) islah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Enam, 54) Bağışlanma, insanin bilerek ya da bilmeyerek yaptığı tüm hatalar, işlediği tüm günahlar için Allah’ın affediciliğine sığınmasıdır. Tevbe ise, işlenmiş olan belirli bir günah için yapılır. Tevbe eden mümin, yaptığı bir hatayı ya da sürdürdüğü bir durumunu düzeltmeye kesin olarak karar verir ve bir daha tekrarlamamak için Allah’tan güç ve destek diler. Nitekim makbul olan tevbe de, ardından fiili düzelme ile desteklenen tevbedir. Bir ayette şöyle denir: "Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a döner." (Furkan, 71) İnsan tevbe edip, ancak sonra yine nefsine yenilerek ayni günahı tekrar ediyor olabilir. Belki defalarca tevbe edip, sonra bunların hepsini de bozmuş olabilir. Ama bu, bir daha tevbe edemeyeceği anlamına gelmez. Tevbe kapısı, insan yaşamını sürdürdüğü sürece açıktır. Ancak bilinmelidir ki, insanin ölümün kenarına gelip, ahirette başına gelecekleri farkederek son anda tevbe etmesi kabul edilmeyecektir. Kuran’da şöyle denir: "Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır." (Nisa, 17) "Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır." (Nisa, 18) Bir başka ayet, çok geç olmadan tüm müminleri bu kurtuluş kapısına şöyle çağırmaktadır: “...Hep birlikte Allah’a tevbe edin ey mü’minler, umulur ki felah bulursunuz.” (Nur, 31) ![]() İnsanın tek mürşidi Kur'an'dır... |
| | |
| | #15 (permalink) |
![]() Co-Admin Üye Numaram: 58286 Kayıt Tarihim : Jan 2008 Mesajlarım: 6.635 REP Puanım : 23 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 1
1 Konu'ya, 1 Teşekkür aldı
| ÖLENE DEK SABIR İnsan aceleci olarak yaratılmıştır ve bu özelliği yüzünden de türlü hatalar yapar. Uzun vadede sonuç verecek isler yerine, hep kolaya kaçmaya, yakın ancak basit menfaatlere eğilim göstermeye yatkındır. Oysa din, insanın bu aceleciliğini bırakmasını ve Allah için sabretmesini gerektirmektedir. Mümin, Allah’ın vaad ettiği büyük nimet ve kurtuluşu beklemeyi ve bu uğurda sabretmeyi bilmelidir. Bu bir ibadettir; nitekim ayette “Rabbin için sabret” (Müdessir, 7) hükmü verilir. Allah yolunda yürütülecek mücadelenin de, Allah’a yakınlaşmak için izlenecek yolun da en önemli özelliklerinden biri sabırdır. Kuran şöyle der: “Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, nöbetleşin. Allah’tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz.” (Ali imran, 200) Bu arada, sabır ile “tahammül” kavramlarını ayırmak gerekir. Cahiliye toplumunda bu iki kavram birbirine karışmış durumdadır, oysa aralarında mümin tarafından kavranabilen önemli bir fark vardır. Tahammül, hoşa gitmeyen, acı veren bir sıkıntıya katlanma eylemidir. Oysa Kuran’da kast edilen sabır, mümin için bir sıkıntı kaynağı değildir. Mümin, Allah’ın rızasını kazanmak kastıyla sabreder, dolayısıyla sabrından dolayı bir sıkıntıya kapılmaz, aksine manevi bir haz duyar. Kuran, sabrın ancak müminler için bir lezzet, küfür içinse sıkıntı veren bir “tahammül” olduğunu şöyle ifade eder: “Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, huşû duyanların dışındakiler için ağır (bir yük)dir.” (Bakara, 45) Kuran, sabrın müminler için “müjdeli” bir ibadet olduğunu ve müminlerin karşılarına çıkan zorluklara karşı sabrederken sahip oldukları ruh halini şöyle anlatır: "Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: “Biz Allah’a ait (kullar)iz ve şüphesiz O’na dönücüleriz.” (Bakara, 155-156) Sabır öylesine üstün bir özelliktir ki, mümin topluluğuna büyük bir güç katabilir. Allah, gücün sabra göre nasıl değiştiğini aşağıdaki ayette açıklamaktadır: "Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir za’f olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah’ın izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir." (Enfal, 66) Sabır, Kuran’da anlatılan tüm mümin özelliklerini de kapsayan bir vasıftır. Çünkü bir insan; mütevazi, cömert, fedakar, itaatkar olabilir, fakat yalnızca eğer bu özelliklerinde sabır gösterirse bunların bir değeri olur. Sabır, diğer tüm mümin vasıflarını değerli ve geçerli kılan bir vasıftır. İmanı makbul kılan, onda gösterilen sabırdır. Müminin tüm ömrü sabırla geçer. “Allah için sabret” hükmüne yaşamının her günü yeniden itaat eder. Sonunda ise, Allah canını alır ve onu rızası ve cennetiyle ödüllendirir. Cennetin kapısındaki melekler, gelen müminlere şöyle seslenirler: "Sabrettiğinize karşılık selam size. Yurdun sonu ne güzel.” (Rad, 24) ![]() İnsanın tek mürşidi Kur'an'dır... |
| | |
| | #16 (permalink) |
![]() Co-Admin Üye Numaram: 58286 Kayıt Tarihim : Jan 2008 Mesajlarım: 6.635 REP Puanım : 23 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 1
1 Konu'ya, 1 Teşekkür aldı
| ALLAH’IN MÜMİNLERE DESTEĞİ Cahiliye toplumundaki insanlar, karakterlerini sahip oldukları güç ve statüye göre geliştirirler. Kendilerine güvenmeleri için, mutlaka ya zengin, ya ünlü, ya çok güzel ya da yakışıklı olmaları gerekir. “Saygın” birinin oğlu ya da kızı olmak da yine aynı toplumda önemli bir güven kaynağıdır. Ancak kuskusuz müminler için durum tümüyle farklıdır. Mümin, herhangi bir sözde desteğe değil, yalnızca Allah’a güvenip dayanır. Kendine güvenmesi için, inkarcıların ihtiyaç duyduğu maddi kıstasların hiç birine ihtiyacı yoktur. Çünkü, Allah daima müminlerin destekçisidir. Onları kafirler karşısında zayıf ve mağlup bırakmaz. “Andolsun, ben galip geleceğim ve elçilerim de” (Mücadele, 21) hükmü gereği, Resullerini ve onlara tabi olan müminleri her zaman galip kılar. Mümin, tüm dünyanın karşısında tek başına da olsa, bu büyük destekle onlara karşı üstün gelir. Allah, Resulüne karşı su güvenceyi vermektedir: “Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekledi.” (Enfal, 62) Unutulmamalıdır ki, müminlere yolları açan, başarı kazandıran, onları geliştiren, güçlendiren Allah’tır. Sebeplere sarılmak, bunların olması için yeterli değildir. Sebepler hiç bir şey yapamaz; sadece fiili bir duadırlar. Bununla beraber olan sözlü dua ve ihlasın karşılığında Allah istenen sonuçları yaratır. Dolayısıyla müminin sebeplere aldırmadan, yalnızca Allah’ın yardımına güvenip dayanması gerekir. Böyle olunca da, tüm dünyaya karşı meydan okuyabilecek kadar kendinden emin, hiç bir tehlikeden çekinmeyecek kadar gözü kara ve hiç bir aleyhte gelişmeden etkilenmeyecek kadar sağlam karakterli insan ortaya çıkar. Yanındaki kavminin hepsinin birer birer sapmasına karşılık hiç bir şekilde güvensizliğe kapılmayan ve “Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiç bir şeye muhtaç değildir, övülmüştür” (İbrahim, 8) diyebilen Hz. Musa, bu demirden iradenin çok iyi bir örneğidir. Hz. Musa, bu denli güvenli ve korkusuzdur. Çünkü Allah’ın yardımının müminlerle birlikte olduğuna emindir. Allah, ona, “Korkma, muhakkak sen üstün geleceksin” (Taha, 68) hükmünü vahyetmiştir. Kuskusuz Musa’nın tavrı diğer tüm müminler için de örnek olmalıdır. Çünkü Allah, aynı güvenceyi yalnızca Musa’ya ya da öteki Resullere değil, kendi ipine ihlasla sarılan tüm müminlere vermektedir. Kafirlere karşı onları koruyacağını, onları galip kılacağını vaad etmektedir. Kuran’ın ifadesiyle, “...Allah, kafirlere mü’minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez." (Nisa, 141) Mümin, yalnızca Allah’a olan sadakatini korumak, O’na kullukta kararlı olmakla yükümlüdür. Böyle yaptığı takdirde, korkması gereken hiç bir şey yoktur: "Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir." (Maide, 105) Doğru yola erişenlere, küfür hiç bir şekilde zarar veremez. Müminleri baskı altına almak, hatta öldürmek için yaptıkları tüm planlar, tüm tuzaklar Allah tarafından boşa çıkartılır. Bir ayette bu sır şöyle açıklanır: "Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır." (İbrahim, 46) Kafirler müminler aleyhine tuzaklar hazırlarken, Allah da onları, “bilmeyecekleri bir yönden derece derece” (Tegabün, 44) yıkıma doğru sürükler. Kendi basit akılları içinde müminlerden üstün olduklarını ve onları kolaylıkla mağlup edeceklerini sanırlar. Oysa, Allah müminlerle beraberdir ve Allah’ın güç, izzet ve azameti de onlarda tecelli etmektedir. Kuran, münafıkların kavrayamadığı bu gerçeği şöyle ifade eder: "Onlar ki: “Allah’ın Resulü yanında bulunanlara hiç bir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler,” derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Ancak münafıklar kavramıyorlar. Derler ki, “Andolsun, Medine’ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp-çıkaracaktır.” Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah’ın, O’nun Resulü’nün ve mü’minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar." (Münafikun, 7-8) Bu kesin ve değişmez bir kuraldır. Mümin, “ey iman edenler, tedbirinizi alın...” (Nisa, 71) ayeti gereğince, ibadet kastıyla kafirlere karşı dikkatli ve tedbirli davranacak, ama söz konusu ilahi kuralın rahatlığı içinde olacaktır. Allah, aynı kuralı bir başka ayetinde şöyle açıklar: "Şüphesiz inkar edenler, Allah’ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra ‘elçiye karşı gelip zorluk çıkaranlar’, kesin olarak Allah’a hiç bir şeyle zarar veremezler. (Allah,) Onların amellerini boşa çıkaracaktır." (Muhammed, 32) ![]() İnsanın tek mürşidi Kur'an'dır... |
| | |
| | #17 (permalink) |
![]() Co-Admin Üye Numaram: 58286 Kayıt Tarihim : Jan 2008 Mesajlarım: 6.635 REP Puanım : 23 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 1
1 Konu'ya, 1 Teşekkür aldı
| HER OLAYIN KURANI BAKIŞ AÇISIYLA DEĞERLENDİRİLMESİ Müminin yaşamının amacı, Allah’a kulluk etmekten başka bir şey değildir. Dünya üzerinde kendi hırslarına göre yaşamak, tutkularının peşinde koşmak ya da başka insanlara hizmet etmek için değil, yalnızca ve yalnızca Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır. Allah’a kulluk etmesinin yolu ise, Kuran’ı kendisine rehber edinmesidir. Kuran’ın her hükmüne uymak için büyük bir gayret sarf etmelidir. Mümin için nihai amaç, “yaşayan Kuran” olabilmektir. Kuran’a bakıldığında ise, müminin yalnızca namaz, oruç, hac gibi muhkem ibadetlerle değil, aynı zamanda uygulanması teşhis ve yorum gerektiren ibadetlerle de yükümlü kılındığını görürüz. Örneğin bir ayette “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et” (Nahl, 125) emri verilir. Burada kast edilen “hikmet”in ve “güzel öğüt”ün ne olduğunu, mümin hem Kuran’ın genel mantık ve üslubuna bakarak hem de kendi akıl ve anlayışına baş vurarak bulacaktır. Müminin aklını ve anlayışını devreye sokmasını gerektiren pek çok yükümlülük daha vardır. Örneğin Kuran, müminin karşılaşacağı insan tiplerini ve toplum modellerini tarif eder ve bunlara karşı gösterilmesi gereken tavırları bildirir. Hatta çoğu zaman, karşılaşılan insan tipine ve onun öne sürdüğü mantıklara karşı söylenmesi gereken sözler, “de ki” ile başlayan ayetlerde haber verilir. Mümine karşılaşacağı durumlarla ilgili bilgi ve talimat veren tüm bu ayetler, Kuran’da çok açık ve “muhkem” bir biçimde yazılıdırlar. Ancak, bunların güncel yaşama aktarılması, öncelikle Kuran’ın kast ettiği durumların güncel hayatta teşhis edilmesini gerektirir ki, müminin aklının ve ferasetinin devreye girdiği nokta budur. Kuran, farklı insan tiplerini anlatır; müslümanlar, müşrikler, münafıklar, kalplerinde hastalık olanlar, hiristiyanlar, yahudiler gibi. Bunlarla ilgili ayetleri çok iyi öğrenebilir, İslam tarihinde ortaya çıkmış olan ünlü örneklerini de çok iyi araştırabiliriz. Ancak asıl yapılması gereken şey, bu insan tiplerini içinde yaşadığımız zamanda teşhis edebilmek ve onlara Kuran’ın emrettiği şekilde davranabilmektir. “Yaşayan Kuran” olabilmek için, bu zorunludur. Hatta mümin bilmelidir ki, etrafındaki tüm insanlar, Kuran’da tarif edilen bu insan modellerinin birine girmektedirler. Çünkü hepsi yaratılmıştır ve “biz, bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık” (Enbiya, 16) hükmü gereği bos bir amaç için değil, Kuran’ın tarif ettiği toplum modelini oluşturmak için vardırlar. Mümin, bu gerçeğin bilincinde olarak hareket ederse, Kuran’ın kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirebilir. Kuran’ın hayattaki karşılığı, yalnızca insanlar değildir kuşkusuz. Aksine, aslında insanın gördüğü her madde, her olay gerçekte Kuran’da yazılanların birer yansımasından başka bir şey değildir. Bir ayet, bu konuyu şöyle açıklar: "Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi?" (Fussilet, 53) İşte tüm evren, gerçekte Kuran’ın “afakta” (ufuklarda) görünen ayetlerinin toplamından ibarettir. Nasıl bir tablo, kendi ressamını tanıtırsa, o tablodaki her detay, ressamın fırçasının izlerini gösterirse, tüm evren ve o evrenin her detayı da her şeyin yaratıcısı olan Allah’ı göstermek için vardır. Mümin bu gerçeğin bilincine vardıkça, hem Allah’ı daha iyi tanır ve O’na daha çok yaklaşır, hem de O’nun hükümlerine çok daha ayrıntılı bir biçimde itaat eder. Hayatın her detayının gerçekte Kuran’da tarif ya da işaret edilen bir “ayet” olduğunu kavradıkça, “günlük yaşam” denen şeyin her aşamasında Kuran’a göre düşünecek ve Kuran’ın hükümlerini uygulayacak hale gelir. Hiç bir olay, Allah’ın çizdiği kaderden bağımsız gelişmez. Bu yüzden de hiç bir olay hikmetsiz değildir. Mümine düşen, karşılaştığı her olayı Kuran mantığına vurarak yorumlamak ve Kuran’da belirtilen tepkileri vermektir. Eğer “boş” bir şeyle karşılaşırsa, Kuran’ın hükmüne göre ondan yüz çevirmelidir; o boş iş, mümin ondan yüz çevirsin diye yaratılmaktadır zaten!... Müminin karşılaştığı her olayı Kuran’a göre yorumlaması, öncelikle Kuran’a dayalı bir kültür ve karakter geliştirmesine bağlıdır. Bunun için de cahiliyenin kendisine verdiği tüm kültürü ve karakter özelliklerini üzerinden atması gerekir. Bir olay karşısında ne yapması gerektiğine, cahiliye toplumunda yerleşik olan kıstaslara göre değil, Kuran’a göre karar vermelidir. Kuran’da ise karşılaştığı her duruma ışık tutan bir çözüm bulacaktır. Çünkü o, “herşeyin açıklayıcısı” olarak insanlara indirilmiştir. (Nahl, 89) ![]() İnsanın tek mürşidi Kur'an'dır... |
| | |
| | #18 (permalink) |
![]() Co-Admin Üye Numaram: 58286 Kayıt Tarihim : Jan 2008 Mesajlarım: 6.635 REP Puanım : 23 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 1
1 Konu'ya, 1 Teşekkür aldı
| <H3>MÜMİNLERİ HOŞLANMADIKLARI LAKAPLA ÇAĞIRMAMAK Birbirine kötü ve hoşa gitmeyen lakaplarla hitabetmek, herşeyden önce küfrün kendi arasında sergilediği bir tavırdır. Bundaki amaç, kötü lakapla çağrılan kişinin küçük düşürülmesi ve diğerlerinin ondan “üstün” olduğunun kanıtlanmasıdır. Kötü lakabın konusu, sebebi fiziksel bir kusur olabileceği gibi kişinin geçmişte yapmış olduğu tek bir hatalı hareket de olabilir. Küfrün en önemli özelliklerinden biri, böyle hareketleri asla unutmaması ve bir daha hayat boyu tekrarlanmayacak olsa bile kişiye hep o hareketi yakıştırmasıdır. Oysa müminler gerek olgun ve bağışlayıcı karakterleri, gerekse aralarındaki tesanüd dolayısıyla bu tarz bir davranışa tenezzül etmezler. Dahası, “birbirinizi ‘olmadık-kötü lakablarla’ çağırmayın” ayeti konuyu açık bir biçimde hükme bağlar. (Hucurat, 11) </H3> ![]() İnsanın tek mürşidi Kur'an'dır... |
| | |
| | #19 (permalink) |
![]() Co-Admin Üye Numaram: 58286 Kayıt Tarihim : Jan 2008 Mesajlarım: 6.635 REP Puanım : 23 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 1
1 Konu'ya, 1 Teşekkür aldı
| EMANETİ EHLİNE VERMEK VE EMANET EHLİ OLMAK Kuran hem ahlaki bir prensip hem de yapılacak işlerde başarı sebebi olarak emanet ve emanet ehli kavramları üzerinde durur. Bir mümin, kendisine verilen emanetlere dikkatle riayet etmeli, kendine gösterilen güveni boşa çıkarmamalıdır. Ayrıca, bir emaneti kime vermesi gerektiğini yani kimin emanet ehli olduğunu da iyi teşhis etmesi gerekir. Bir ayet konuya şöyle dikkat çeker: "Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir." (Nisa, 58) Bir başka ayette ise, “kim ahdine vefa eder ve sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever” (Ali İmran, 76) denmektedir. Emanet, maddi değeri olan bir mal olabileceği gibi, bir görev ya da sorumluluk da olabilir. Mümin, aklını ve teşhis yeteneğini kullanarak kimlerin emanet ehli olduğunu, hangi emaneti kime vereceğini tespit etmelidir. "Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah’a) yönelen biriydi." (Hud, 75) ![]() İnsanın tek mürşidi Kur'an'dır... |
| | |
| | #20 (permalink) |
![]() Yolcu yolunda gerek Üye Numaram: 5189 Kayıt Tarihim : Dec 2006 Mesajlarım: 2.874 REP Puanım : 19 REP Grafiğim : ![]() Ettiği teşekkür: 1
2 Konu'ya, 7 Teşekkür aldı
| güzel arşiv.. teşekkürler.. +rep ![]() God : .... Nay ...! We are able to put together in perfect order the very tips of hin finger....!!!- Does man think that we cannot assemble his bones? (( "İnsan, kemiklerini biraraya toplayamayız mı sanıyor? Hayır, onun parmak uçlarını bile yeniden yapılandırmaya gücümüz yeter."(Kıyamet suresi) " )) |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| ahlaki, arsiv, bir, daha, dev, fakiyla, fms, kuran |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
| Sitemizde Yenimisiniz ? | Yardım Konuları |