![]() |
|
|
#1 (permalink) | |
![]() ![]() ![]() |
Dini Açıklamalarıyla Bilim MAkaleleri..
Algıları Saklayan Hafıza Molekülü
![]() Bilgiler beyinde kalıcı olarak saklanmak için çağrışım yoluyla hafızadaki diğer kayıtlı bilgilerle birleştirilir. Bu işlemin somut olan kısmı ise hücre içinde gerçekleşen kimyasal reaksiyonlardır. Her hücrenin bir mikro hafızası vardır. Bu minik bellek taşıdığı bilgi miktarı açısından dev bir kütüphaneye benzetilebilir. Nesilden nesile aktarılan bu minik ama dev arşiv DNA molekülüdür. DNA molekülü bilindiği gibi ikili sarmal bir yapıya sahiptir. Başlıca dört kimyasal maddeden oluşur: A-adenin, G-guanin, S-sitozin, T-timin. Bu dört harf üçlü kombinasyonlarla biraraya gelerek genetik şifreyi oluştururlar. Bilgiler Nasıl Çağrılır? Beyne bir uyarı geldiğinde beyin hücrelerinin DNA molekülündeki genler, ilgili bir bağlantı bulmak için taranır. Çağrışımı en yoğun o-lan gen, yani aradığımız bilgi ile en iyi eşleşen gen impulslar ile uyarılır. Bundan sonra tıpkı bir fotoğrafın negatifi gibi DNA'daki genin şablonu RNA molekülü olarak hazırlanır. Bu esnada bilgi kısa süreli hafızaya geçmiş olur. İşlemin sonucunda oluşan mesajcı RNA hücrenin çekirdek bölgesinden ayrılmak üzere harekete geçer. Bu hareket başladığı anda, bilgi, kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya yönelmiş olur. Hücre içinde bilgisini proteine dönüştürmek için yola çıkan mesajcı RNA'ların protein sentezi merkezleri olan ribozomlara erişebilmeleri 20 dakikayı bulur. Bu süre içinde şaşırtıcı bir olay yaşanır da güçlü bir impuls beyne ulaşırsa, protein sentezi kesintiye uğratılmış olur. Böylece mesajcı RNA molekülü elindeki bilgiyi protein molekülüne dönüştüremeden bozunuma uğrar. 20 dakika içinde hafızaya alınan bilgiler bir daha hiç hatırlanmamak üzere silinirler. Kaza geçiren insanların kaza anını hatırlayamamalarının sebebi de budur. Hafıza Molekülü Nasıl İşler? Protein molekülleri bilindiği gibi amino asitlerin çeşitli sayı ve sıralarda yanyana gelip bir zincir oluşturması ile oluşurlar. İnsanlarda protein sentezi için 20 çeşit amino asit kullanılır. Harflerin yanyana gelerek sözcükleri oluşturması gibi amino asitlerin de yanyana gelmeleri binlerce çeşit protein molekülünü oluşturur. Algılanan impulsların uzun süreli hafızaya kaydedilmesi bilgilerin protein moleküllerine dönüştürülmesi ile sağlanır. Birer algı yumağı olan bilgiler "hafıza molekülleri" adı verilen proteinlere dönüştürülür. Bu işlem ribozomlarda gerçekleştirilir. Mesajcı RNA da üçlü genetik şifreye karşılık gelen amino asitlerin ribozomda birbirlerine bağlanması ile bu protein molekülleri oluşturulur. Hatırlama anında, hücrenin uyarılması sonucu protein şeklinde saklanan bu bilgiler tekrar hafızaya çağrılmış olur. Beynin İçinde Algılayan Şuur Kime Aittir? Bu noktada çok daha önemli bir soru akla gelmektedir: tüm bu şifreleri birer algı olarak anımsayan yani tekrar algılayan şuur kime aittir? Beynin içinde elektrik sinyalleri olarak şifrelenen sesleri, görüntüleri, kokuları, tatları hisseden bir şuur vardır, hatta bu şuur onları birer bilgi demeti olarak istenildiğinde tekrar algılamaktadır. Elbette bu şuur, beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası ve sinir hücrelerine ait değildir. Bu nedenle bu soruya herşeyin maddeden ibaret olduğunu iddia eden materyalistler ve Darwinistler cevap verememektedirler. Çünkü bu şuur, Allah'ın yaratmış olduğu ruhtur. Allah bütün bu algıları her insanın ruhu için ayrı ayrı yaratmaktadır. Bu algıları yaratan Allah mutlak tek varlıktır. Allah'ın mutlak varlığı bir ayette şöyle bildirilir: "Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diri'dir, Kaim'dir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerin- dekini ve arkaların- dakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp- kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yüce'dir, pek Büyük'tür." (Bakara Suresi, 255)Beyindeki Elektrik Akımı ve Titreşim Formları Sinir hücrelerinde yer alan sinapslar aracılığı ile beynimize ulaşan bilgiler, elektrik akımı veya titreşim formlarıyla tanınırlar. 10-15 saniye kadar süren impulslardan ulaşabilenler beyin hücrelerini tetikler, eklenebileceği bağlantıyı araştırıp bağlantı kurar. Bilgiler beyinde yapbozun parçaları gibi şifrelenirler. Yeni bilgi beyinde bağlantı yapabileceği ilgili bilgiyi arar. Eğer ulaşan bilgi daha önceden yer etmiş bilgilerle bir çağrışıma giremiyor ya da bir merak uyandırmıyorsa yararsız bilgi adıyla etiketlenip dışarı atılır. Örneğin hiç bilmediğiniz bir dilden sözcükler veya karışık rakamlar çok kısa sürede unutulurlar.
__________________
Sömürgeciliğe son verelim sömürgeci Forum olmak iyi değildir yaptığımız paylaşımlarda emeğimiz geçsin (Ç)alıntı değil kendi konumuz diyelim..
Yaptığımız Program paylaşımlarına RAR Pass ekleyelim HTML-Kodu:
www.forummekan.org ResimLi AnlaTımLarın ResimLerine Sitemizin RekLamını koYalımki Sömürgecilere son verebilelim.. Bizim diğer forumlardan FArkımız Ne Biliyormusunuz ??? Yapığımız konuların çoğunluğu bize ait olması (Ç)alıntı olmamasıdır !!!!! ![]() FMS GROUP |
|
|
|
|
| 2 Üye Teşekkür etti bu By ExtreM mesajlar için: |
(( TeK He©e )) (02-25-2008),
zuma (04-12-2008)
|
|
|
#2 (permalink) | ||||||||||
![]() ![]() ![]() User ID: 6713
Giriş Tarihi: Dec 2006 Mesajlar: 12,067
Konular: 2534
Ruh Halim:
Teşekkür : 658 REP Gücü : 34644
REP Puanı : 3463065
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Cevap: Dini Açıklamalarıyla Bilim MAkaleleri..
DEV YILDIZ PATLAMALARI SÜPERNOVALAR
Süpernova deyimi, astronomlar tarafından bir yıldızın patlayarak dağılmasını isimlendirmek için kullanılır. Dev bir yıldız, korkunç bir patlama ile kendisini yok eder ve içindeki madde de yine korkunç bir hızla uzayın dört bir yanına dağılır. Bu patlama sırasında yayılan ışık, yıldızın normal ışımasından binlerce kat daha kuvvetlidir. Evrende yeni sistemlerin oluşumunda çok önemli bir rol oynadığı düşünülen süpernovalar, astronomların tahminine göre maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yarıyor. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıkları, evrenin başka köşelerinde birikerek yeni yıldızları ya da yıldız sistemlerini oluşturuyor. Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette Dünyamız da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır. ( Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, İstanbul: Global Yayıncılık, Ağustos 1999 ) Süpernovaların Yaydığı Uzay Tozları Uzaydan atmosfere sağanak halinde yağan ve yıllık toplam ağırlığı 15.000.000 tonu bulan uzay tozları toprağa mikroskobik boyutta tanecikler olarak düşer. Bu tanecikler kutup buzullarına hatta deniz diplerindeki tortullara kadar sızar. Sigara dumanını oluşturan katı parçacıklar büyüklüğünde olan ve milimetreden küçük dalga boylarında ışıyan uzay tozu parçacıklarının önemli bir bölümü gerçekte zararsızdır. Dünyamıza bozulmadan ulaşabilen bu mikroskobik maddenin laboratuvar analizleri bilim için büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü Güneş Sistemimizin en eski kütlesini içeren bu maddenin analizinden elde edilen bulgular, Güneş'in ve diğer gezegenlerin bundan 4,5 milyar yıl önce oluştukları ilkel bulut hakkında detaylı bilgi vermektedir. Cardiff Üniversitesi ve Edinburgh Kraliyet Gözlemevi üyesi bilim adamları, bu alanda bir devrim olarak kabul edilen SCUBA adlı gözlem aracını kullanarak, uzay tozu araştırmaları konusunda önemli adımlar attılar. Bu çalışmalarda, " uzay tozu " olarak adlandırılan ve birçok yıldız ile birlikte Dünya benzeri gezegenlerin de oluşumunu sağlayan parçacıkların kaynağının süpernovalar olabileceğine dair ipucu elde edildi. Çalışmaya katılan Dr. Loretta Dunne, açıklamasında; "Uzay tozunun nereden kaynaklandığı sorusunun yanıtı, gezegenlerin kaynağının ne olduğunun da yanıtıdır. Üzerinde yaşadığımız Dünya da aslında, uzay tozu parçacıklarının yoğun miktarlarda bir araya gelmiş bir biçimidir. Bugüne kadar da bu tozun kaynağı hakkında emin değildik" dedi. Bilim adamları, SCUBA'yı kullanarak, Dünya'dan 11 bin ışık yılı uzaklıktaki "Cassiopeia A" adlı süpernovayı gözlemlediler. Süpernovaların bu tozun kaynağı olduğu daha önce de tahmin ediliyordu, ancak bu son çalışmayla, Güneş'ten 30 kat büyük bir yıldızın patlamasıyla oluşan "Cassiopeia A" süpernovasının, yoğun biçimde uzay tozu yaydığı belirlendi. Dunne, " eğer tüm süpernovalar Cassiopeia A'nın yaydığı miktarda uzay tozu yayıyorsa, bu parçacıkların kaynağının süpernovalar olduğunu söyleyebiliriz" dedi. İlk bakışta önemi pek anlaşılamayan süpernova patlamalarının gerçekte çok hassas bazı dengeler üzerine kurulmuş olduklarını Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında şöyle anlatır: Uzaklıktaki Hassas Denge Süpernovalar ve aslında bütün yıldızlar arasındaki mesafeler çok kritik bir konudur. Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı, bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı. Michael Denton'un süpernovalarla ilgili bu tespiti aslında evrenin bütünü için geçerlidir. En büyük kozmik olaylardan atoma kadar herşeyde son derece hassas ölçülerle kurulmuş bir düzen mevcuttur. Açıktır ki böylesine kusursuz bir yapı, şuursuz atomların biraraya gelmek için aldıkları bir kararın veya kör tesadüflerin sonucu olamaz. Gerçek olan, üstün bir ilmin gözler önüne serildiği evren, herşeyi bilen ve herşeye güç yetiren Rabbimiz'in eseridir. Bu gerçeği Allah Kuran'da şu şekilde bildirir: "Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi. 117) "O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)'ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi. 3-4) Aydan Daha Parlak Bir Yıldız Milattan sonra 1054 yılının 4 Temmuz gecesi, Çin İmparatorluğu'nun astronomları, gökyüzünde çok dikkat çekici bir olayın gerçekleştiğini gözlemlediler. Gökyüzünde aniden çok parlak bir yıldız ortaya çıktı. Yıldız o kadar parlaktı ki, ışığı gündüzleri bile kolaylıkla fark edilebiliyor, gece ise neredeyse Ay'dan daha parlak görünüyordu. Çinli astronomların gördükleri ve kaydettikleri bu olay, evrendeki en ilginç astronomik oluşumlardan biriydi aslında. Bu bir "süpernova"ydı.
__________________
Sömürgeciliğe son verelim sömürgeci Forum olmak iyi değildir yaptığımız paylaşımlarda emeğimiz geçsin (Ç)alıntı değil kendi konumuz diyelim..
Yaptığımız Program paylaşımlarına RAR Pass ekleyelim HTML-Kodu:
www.forummekan.org ResimLi AnlaTımLarın ResimLerine Sitemizin RekLamını koYalımki Sömürgecilere son verebilelim.. Bizim diğer forumlardan FArkımız Ne Biliyormusunuz ??? Yapığımız konuların çoğunluğu bize ait olması (Ç)alıntı olmamasıdır !!!!! ![]() FMS GROUP |
||||||||||
|
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||
![]() ![]() ![]() User ID: 6713
Giriş Tarihi: Dec 2006 Mesajlar: 12,067
Konular: 2534
Ruh Halim:
Teşekkür : 658 REP Gücü : 34644
REP Puanı : 3463065
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Cevap: Dini Açıklamalarıyla Bilim MAkaleleri..
Donarak Hayatta Kalan Bir Amfibiyen Tahta Kurbağası
![]() Kutup bölgesine kış geldiğinde ısı iyice düşer ve tahta kurbağası bu duruma hemen cevap verir. Bu cevap "onun donmasıdır!" . Evet yanlış duymadınız, kış gelince tahta kurbağası donar. Kurbağa önce derin bir uykuya dalar, ardından kalbi durur, soluk alıp vermesi kesilir ve vücudundaki suyun çoğunluğu buza döner. Ama aylar sonra tekrar bahar geldiğinde çok ilginç bir şey olur: Kurbağanın buzları erimeye, kalbi tekrar atmaya başlar, hayvan tekrar düzenli bir biçimde soluk alıp vermeye başlar ve tüm amfibiyenlerin yapabildiği her şeyi tekrar yapmaya başlar. Tahta kurbağasının sırrı : "Yavaş Soğuma" "Yavaş soğuma" son derece önemlidir. Eğer hayvanın ısısı birden bire düşerse, canlının, organlarını susuzluğa ve donmaya karşı koruyan glükoz gibi maddeleri salgılamaya vakti olmayacaktır. Yavaş soğuma aynı zamanda kurbağanın içindeki suyun yer değiştirmesine de izin verir. Örneğin su hayvanın karnındaki boşluklarda toplandıkça donduğunda su için yayılacak daha fazla yer olur. Eğer organlarda çok fazla su kalırsa, ısı düştüğünde ve içindeki buzlar eridiğinde kan damarları parçalanır ve hayvan uykusundan bir daha hiç uyanamaz. Görüldüğü gibi kurbağanın kış şartlarına uyum sağlaması için hayvanın vücudunda son derece akıllıca planlanmış bir düzen mevcuttur. Kurbağa sanki soğuk bir döneme girileceğini, onu bekleyen uzun soğuk günleri ve bu günleri atlatması için vücudunda ne gibi düzenlemeler yapması gerektiğini bilir gibidir. Peki kurbağa donarak hayatta kalacağını nasıl bilir? Bunu bildiğini farz edelim, iç organlarına zarar vermeden bunu nasıl başarır? Hayatta kalması için birden bire değil de yavaşça donması gerektiğini ona kim öğretmiştir? Peki ilkbahar geldiğinde hayvan kalbinin tekrar atmasını kendi mi sağlamaktadır? Elbette ki hiçbir akla sahip olmayan, bir bilim adamı gibi gözlemler yapıp karar alma ve uygulama becerilerine sahip olmayan bir hayvan tüm bunları kendi başına gerçekleştiremez. Şüphesiz ona yaptıklarını ilham eden, onu kışın dondurup baharda yeniden canlandırarak hayatını sürdürmesini sağlayan, yerlerde ve göklerdeki her şeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah'tır. Allah ölüleri diriltmeye güç yetiren olduğunu Kuran'da şöyle bildirir: "... Öyleyse Allah ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?" (Kıyamet Suresi,40)
__________________
Sömürgeciliğe son verelim sömürgeci Forum olmak iyi değildir yaptığımız paylaşımlarda emeğimiz geçsin (Ç)alıntı değil kendi konumuz diyelim..
Yaptığımız Program paylaşımlarına RAR Pass ekleyelim HTML-Kodu:
www.forummekan.org ResimLi AnlaTımLarın ResimLerine Sitemizin RekLamını koYalımki Sömürgecilere son verebilelim.. Bizim diğer forumlardan FArkımız Ne Biliyormusunuz ??? Yapığımız konuların çoğunluğu bize ait olması (Ç)alıntı olmamasıdır !!!!! ![]() FMS GROUP |
|||||||||
|
|
|
|
|
#4 (permalink) | |||||||||
![]() ![]() ![]() User ID: 6713
Giriş Tarihi: Dec 2006 Mesajlar: 12,067
Konular: 2534
Ruh Halim:
Teşekkür : 658 REP Gücü : 34644
REP Puanı : 3463065
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Cevap: Dini Açıklamalarıyla Bilim MAkaleleri..
ETRAFINIZDAKİ HERŞEY GİBİ,
ASLINDA SİZ DE MOLEKÜLLERDEN OLUŞUYORSUNUZ Ekranın üzerinde gezerek bu satırları okuyan gözlerinizi, oturduğunuz sandalyeyi ya da bir kedinin tüylerini oluşturan moleküller, gözle görülmeyen atomlardan ve bunların birbirleriyle yaptıkları elektron alışverişinden başka bir şey değildir. Dünya üzerindeki sayısız çeşitlilikteki canlı ve cansız varlık moleküllerden oluşur. Moleküller ise atomların birbirlerine elektronlarını vererek olağanüstü bir ortaklık kurması ile oluşurlar. Bu gözle görülmeyen hareketin sonuçları ise göz kamaştırıcıdır: Gezegenler, insanlar, ırmaklar, yeşil ormanlar, ceylanlar, tren yolları, televizyonlar, koltuklar papatyalar, elmalar... Yine bu olağanüstü ortaklık sayesinde pek çok insana gayet normal gelen ancak gerçekte hepsi birer mucize olan koklama, tad alma , dokunma gibi olaylar gerçekleşmektedir. Molekülleri " Koklarız " Bir gülü kokladığımızda bize ulaşan şey, güle ait koku molekülleridir. Burunda koku almaya yarayan sistem de dildekine benzerdir. Moleküller, kendileri için belirlenmiş boşluklara yerleşirler; buradaki proteinler ile kimyasal bağ kurarlar ve "koku" algısının oluşacağı şekilde beyne iletilirler. Burundaki "nasal epitelyum" adı verilen hassas bir zar üzerinde birbirinden farklı kokuları hissederiz. Burada 50 milyon kadar sinir hücresi bulunmaktadır. Her bir sinir hücresi pek çok protein içerir. Bu proteinler, koku moleküllerinin uyum gösterebileceği şekilde çeşitli geometrik şekillere sahiptirler. Bir koku molekülü, şekli uyduğu sürece oradaki protein moleküllerinden birine tutunabilir. Böylelikle bu bölgede bir kutuplaşma meydana gelir. Bu kutuplaşma bir elektrik enerjisi meydana getirir ve algılanan kokunun elektrik sinyalleri alnın hemen altındaki koku alma alanına ulaşır. ( [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]. gov/newton/askaci/1993/biology/bio045.htm ) Burada farklı hücrelerden gelen bilgiler değerlendirilir ve çeşitli beyin yapılarına gönderilerek, "koku"nun nasıl ve neye ait olduğu belirlenir. Harun Yahya, Atom Mucizesi, İstanbul: Global Yayıncılık, Kasım 1999 ) Beyne gidecek bir sinyalin başlaması için molekülün yalnızca bir parçasının belirlenen alana rahatça uyması yeterlidir. Bu, daha önce tat algısında gördüğümüz tarzda bir anahtar-kilit sistemidir. Algının gerçekleşebilmesi için iki şeklin birbirlerine tam olarak uyum göstermesi, yani anahtarın kilide uyması ve bu iki molekülün birbirlerine kenetlenmeleri gerekmektedir. Eğer molekül bükülgense birden fazla alana uyabilir. Bu durumda karmaşık bir durum meydana gelir ve kokuları birbirine benzetebilir veya aynı anda tek bir koku ile birden fazla nesnenin zihnimizde belirmesini sağlayabiliriz. Örneğin burnumuza gelen bir çiçek kokusudur, ama biz onu aynı zamanda bir parfüme veya bir meyveye benzetebiliriz. Kokunun algılanabilmesi için koku moleküllerinin uçucu ve suda çözünebilir olmaları gerekmektedir. Uçucu olmaları koku epitelyumuna ulaşabilmeleri için gereklidir. Moleküllerin çözünebilir olmaları da proteinlerin ve koku epitelyumundaki hücrelerin çıkardığı sıvı olan mukusta çözünmeleri için önemlidir. Ancak eğer molekül mukus içinde çözünemezse, bu durumda mukustaki organik moleküller çözünemeyen molekülleri su vasıtasıyla özel olarak görevlendirilmiş başka bölgelere ulaştırırlar. Moleküller burada ilgili protein ile birleşebilirler. ( P. W. Atkins, Molecules, A Division of HPHLP New York, 1987, sf.124 ) Böylelikle aynı koku hissi oluşur. Yani bir başka deyişle koku moleküllerinin suda erimeme ihtimallerine karşı da özel bir tedbir alınmıştır. Beyin, şu veya bu şekilde gelen koku molekülünü mutlaka algılamaktadır. Kokuların birbirlerinden "farklı" olmaları, biraz önce belirttiğimiz gibi esansı oluşturan koku moleküllerinin şekilleri ve bunların bağlandığı proteinlerin yapıları ile ilgilidir. Bir gülü kokladığınızda burnunuzda moleküllerle proteinlerin birbirine uyum gösterdiklerinin ve kimyasal bir faaliyet içinde olduklarının farkında bile değilsinizdir. Oysa gülden size koku olarak ulaşan şey her zaman aynıdır ve aynı tip proteinlerle bağlantı kurar. İşte bu nedenle görmeseniz de, dokunmasanız da, kokusunu duyduğunuz anda onun "gül" olduğunu hemen anlayabilirsiniz. Hiçbir zaman gülden gelen kokular, burnunuzdaki farklı bir proteine bağlanmaz ve sizde "çilek" hissi uyandırmaz. Böyle bir yanılgıya bir an bile düşmezsiniz. Çünkü bu moleküler yapı gerçekten de kusursuz bir sistemle işlemektedir. Buradaki kusursuz sistem sayesinde sadece iki koku arasındaki farkı değil, yeryüzünde bulunan, tanıyıp tanımadığımız birbirinden farklı sayısız koku molekülünü birbirinden ayırt edebiliriz. " Yapıştıran " Moleküller Vazonuzun bir parçası kırıldığında, kırılan parça ile vazonun kırık bölümünün birbirine yaklaşmasıyla birlikte moleküler bir çekim oluşur. Normal şartlarda, moleküllerin birbirlerine yaklaşmasından kaynaklanan ve "Van Der Waals" kuvveti denilen çekimin bir sonucu olarak iki parçanın birbirlerine yapışmaları gerekmektedir. Bu kuvvet, karşı karşıya gelerek yakınlaşan bu atomların karşıt kutupları arasındaki çekim gücünden oluşmaktadır. Tek tek düşünüldüğünde bu çekim kuvveti oldukça zayıftır. Ancak sayısız atom arasında oluşan bu çekim kuvvetleri birleşerek, yapıştırma gücünü meydana getirirler. Bütün bu bilgiler karşısında, bir vazonun parçası kırıldığında, bu parçayı sadece kırılan yere yaklaştırmamızın yeterli olduğunu düşünebiliriz. Atomlar arasında oluşacak olan yüksek çekim, bu iki maddeyi birbirine iyice sıkıştırmamızı sağlayamaz mı? Genellikle sağlayamaz. Yaklaştırma yoluyla hiçbir zaman parçaları birbirine tutturamayız. Nedeni ise iki cismin yüzey molekülleri arasındaki uzaklığın birkaç angstromu geçmemesi gerektiğidir. Van Der Waals kuvvetleri ancak o zaman etkili olabilmektedir. 1 Angstrom ise 1 metrenin yalnızca 10 milyarda biri kadardır. Oysa, yüzeyi pürüzsüz olarak düşünülen bir cismin bile yüzeyinde 400 angstromluk tepeler vardır. Bu durumda yüzeyler birbirinin aynısı olsa da, en pürüzsüz maddede bile moleküller arasında yeterli yakınlık sağlanamaz. Yapıştırıcının var olmasındaki en büyük sır da burada ortaya çıkar. Yapıştırıcının moleküler özelliği, her iki yüzeyde bulunan moleküller arasında bir bağ oluşturması ve onları bu sayede birarada tutmasıdır. Özellikle sıvı halde olan bu madde, kırılan parçada Van Der Waals kuvvetinin oluşabilmesi için yeterli yakınlığı sağlar. Bu yakınlık sağlandığında ortaya çıkan güç son derece fazladır, vazonun yapışan parçasını kimi zaman tekrar o bölgeden ayırmanız mümkün olmaz. Moleküllerin " Tadını " Alırız Bir elmayı ısırdığımızda aldığımız tat tanıdıktır. Görmesek bile yediğimiz şeyin "elma" olduğunu anlarız. Çünkü dilimizin üzerinde yaklaşık 9000 tane tat noktası bulunmaktadır. Bunlar 50 ya da 100 ayrı grup halinde birbirine uyum sağlamış epitel hücreleridir ve az sayıda sinir uçlarına sahiptirler. Bu açıdan tat alma duyusu koku alma duyusundan farklıdır, çünkü koku alma duyusunda alıcılar aynı zamanda sinir uçlarıdır. Kendi aralarında gruplaşan tat alma hücreleri ise farklı işlevlere sahip olurlar. Dilin bir bölümü "tatlıyı" algılamakla görevlendirilmişken, diğer bölümü "acıyı", bir başka bölümü "ekşiyi", diğeri ise "tuzluyu" algılama sorumluluğunu üstlenmiştir. Tatlı bölümünde hiçbir zaman ekşi, ekşi bölümünde hiçbir zaman acı algılanmaz. Dilin üzerindeki çeşitli tatları almaya yarayan bu bölümlere " glukofor " adı verilir. ( P. W. Atkins, Molecules, sf. 106-107 ) "Tatlı" duyusu, dilin ön kısmında bulunmaktadır. Yani tatlı glukoforu ön kısımdadır. Glukoforun yapısında protein bulunur. Dışarıdan gelen herhangi bir tat molekülü buraya ulaştığında, söz konusu protein molekülü ile hidrojen bağları kurar ve beyne bir sinyal gönderir. Böylelikle, yediğimiz şeyin "tatlı" olduğunu ve bir elmaya ait olduğunu anlayabiliriz. Peki acaba glukofor, tatlı molekülünü nereden tanır? Glukoforların özelliği belli bir geometrik düzenlemeye sahip olan atom grubunu ayırt edebilmeleridir. Dilin ön kısmı, kendisine uyumlu geometrik yapıdaki moleküller kendisine bağlanabildiği için "tatlıyı" algılar. Bunu bir tür yap-boz oyununa benzetebiliriz. Uygun boşlukları doldurabilen uygun şekildeki parçalar, dilin üzerinde belirlenmiş yerlerine yerleşmektedir. Yerleştikleri yere göre de bir his oluştururlar. Tatlı molekülleri, hiçbir zaman acı için belirlenmiş bölgeye bağlanmayacak, oradaki boşlukları doldurmayacaktır. Çünkü geometrik şekilleri buna uygun değildir. Çeşitli tatlandırıcılar, tat molekülleriyle dildeki boşlukların uyumunu sağlayan bu yap-boz oyununun kuralına bağlı kalınarak meydana getirilmiştir. "Tatlı" özelliği gösterebilmesi için dilin tatlı algılayan bölümündeki boşluklara uygun moleküller özel olarak geliştirilmekte ve beyinde tatlı hissinin oluşması sağlanmaktadır. Bu sayede düşük kalorili ve şeker özelliği göstermeyen tatlandırıcıların oluşması sağlanmaktadır. ( [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] ) Bu aslında bir başka gerçeği vurgulamak açısından da önemli bir taklittir. Alınan tat, sadece bir algıdır. Ortada şeker olmamasına rağmen beynin yediği şeyi şekerli algılaması bunu açıkça kanıtlamaktadır. Bedenin içinde, dışarıda var olan maddelerden bağımsız bir duyu sistemi bulunmaktadır. Yanıltıcı bir taktikle, aslında olmayan bir şeyi beyne var gibi göstermek, beynin algıladığı şeyin dışarıdaki ile bir bağlantısı olmadığını da kanıtlar. Tatlandırıcıları tattığımızda aslında dışarıda şeker yoktur. Ama biz öyle zannederiz. Peki bu durumda gerçek şekerin var olup olmadığından nasıl emin olabiliriz? Sadece algılarımızla muhatap olduğumuz için bundan kuşkusuz hiçbir zaman emin olamayız. Beyne algı olarak ulaşan şey, bütün bu moleküllerin, şekillerin ve kimyasal bağların ötesinde, sadece elektrik sinyalleridir. Beyin, gelen bu sinyalleri "tatlı" olarak algılar. Ancak bu sinyali neye göre ayırt ettiği belli değildir. Çünkü dilden beyne ulaşan bu elektrik sinyalleri, diğer tüm duyularımızda olduğu gibi beyne doğru giden ve yağ, su ve proteinden ibaret olan sinirler boyunca ilerlerler. Bu durumda soralım: Bir muz ya da şeker acaba gerçekten tatlı mıdır? Bundan emin olabilir miyiz? Bundan emin olabilmek kuşkusuz ki mümkün değildir. Dış dünyada var olan herşey elektrik sinyalleri şeklinde beynimize ulaştığından, dış dünyada var olan nesnelerin hiçbir zaman aslı ile muhatap olamayız. Bu durumda yediğimiz şeker bize göre tatlıdır, yani beynimiz kendisine gelen elektrik sinyallerini tatlı olarak algılar. Ama gerçekte onun tatlı olduğuna dair hiçbir kanıtımız yoktur. Moleküllerin, dilin üzerinde kendileri için belirlenmiş özel boşluklara sahip olmaları büyük bir tasarımdır. Tatlıyı tatlı, acıyı acı yapan molekül özelliği özel olarak belirlenmiş ve dilin tatlıyı veya acıyı algılama bölgesi bu moleküllere bağlanacak özel bir şekil ile yaratılmıştır. Bütün bunların gerçekleşebilmesi için bir plan ve akıl gerekmektedir. Dilde, besinlerdeki tadları algılayan böyle bir mekanizmanın bulunması, kuşkusuz bir tesadüf değil, Allah'ın insan için yarattığı büyük bir nimettir. Gözle görülmeyen moleküllerin birbirlerinden farklı hisler, birbirlerinden farklı lezzetler ve çeşitler meydana getiren şekiller edinmiş olmaları ve dilin de bu moleküllerin biçimlerine uygun bir düzende dizayn edilmiş olması açık bir tasarım ispatıdır. Dilin dışarıdaki tat moleküllerinden, tat moleküllerinin de dilden bağımsız olarak gelişmeleri imkansızdır. Bu tasarım, tatların ve dilin birbirinden bağımsız olmadıklarını ortaya koymaktadır. Görüldüğü gibi, çevremizdeki canlı-cansız her varlık, kendi bedenimizde gerçekleşen her olay bizlere, Allah'ın varlığını, sonsuz gücünü ve üstün yaratışını göstermektedir. Alemlerin Rabbi Allah Kuran'da bu gerçeği şu şekilde açıklamıştır: "Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir ilme dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur." (Lokman Suresi, 20)
__________________
Sömürgeciliğe son verelim sömürgeci Forum olmak iyi değildir yaptığımız paylaşımlarda emeğimiz geçsin (Ç)alıntı değil kendi konumuz diyelim..
Yaptığımız Program paylaşımlarına RAR Pass ekleyelim HTML-Kodu:
www.forummekan.org ResimLi AnlaTımLarın ResimLerine Sitemizin RekLamını koYalımki Sömürgecilere son verebilelim.. Bizim diğer forumlardan FArkımız Ne Biliyormusunuz ??? Yapığımız konuların çoğunluğu bize ait olması (Ç)alıntı olmamasıdır !!!!! ![]() FMS GROUP |
|||||||||
|
|
|
|
|
#5 (permalink) | |||||||||
![]() ![]() ![]() User ID: 6713
Giriş Tarihi: Dec 2006 Mesajlar: 12,067
Konular: 2534
Ruh Halim:
Teşekkür : 658 REP Gücü : 34644
REP Puanı : 3463065
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Cevap: Dini Açıklamalarıyla Bilim MAkaleleri..
HAYVANLARDAKİ TASARIM
Panulirus cinsi ıstakozlar oldukça ilginç bir savunma sistemine sahiptirler. Bu ıstakozlar ancak telli çalgılardan çıkarılabilecek rahatsız edici bir sürtünme sesini kesik kesik çıkartır ve bu sayede düşmanlarını kaçırırlar. Duke Üniversitesi biyoloji bölümünden Sheila Patek'e göre bu kabukluların gözlerinin altında, mikroskobik çiziklerle kaplı olan ve eğilip bükülebilen antenler bulunmaktadır. Panulirus ıstakozları antenlerindeki bu çizikleri içiçe geçirip sürtmeye başladıkları zaman keman yaylarının birbirine sürtünmesiyle oluşan korkunç sesin bir benzerini çıkarabiliyorlar. ( Science et Vie, Temmuz 2001 sf. 15 ) Ama asıl ilginç olan, ıstakozların bu özelliğe kabuklarının yumuşak olduğu ve bu yüzden savunmasız kaldıkları bir dönemde sahip olmalarıdır. Hiçbir bilim dalı canlılardaki bu üstün tasarımın var oluşunu kör tesadüflerle açıklayamaz. Bütün canlılar ve savunma sistemleri önceden planlanmıştır. Planlı ve üzerinde düşünülmüş olan tüm tasarımlar bir tasarımcının varlığına işaret etmektedir. Panulirus ıstakozundaki bu tasarım da onu ve tüm canlıları Allah'ın yarattığını göstermektedir. Tavukların Ayağındaki Kilit Sistemi Tavuk ve horozların bacakları, oynak eklemlerle birbirine bağlanmış kemiklerden meydana gelir. Eşelemeye ve koşmaya göre son derece elverişli yapılarının yanında çok özel bir tasarıma da sahiptirler. Tavuk ve horozlar bu tasarım sayesinde uzun süre yorulmadan tüneklerinde durabilirler. Geceleri düşmeden burada uyuyabilmelerinin sırrı, bacaklarını boydan boya dolaşan özel sinirlerde saklıdır. Hayvanın ayak parmağından gelen sinirler tabanda birleşir. Sinirlerin birleşme noktasının tabanda bulunması, tünedikleri zaman parmaklarının sıkı sıkıya kapalı durmasını sağlar. Çünkü bu sinirler üzerlerine basınç yüklendiği müddetçe kendiliğinden ayak parmaklarını sıkılı tutacak şekilde yaratılmıştır. ( Resimli Bilgi Ansiklopedik Okul ve Aile Dergisi, Sayı:13, 17 Şubat 1964. s.220 ) Bir tavuğun bacağını çekip uzattığınız zaman ayak parmakları açılır; bacağı vücuduna doğru ittiğinizde ise parmakların kendiliğinden kapandığını görürsünüz. Hayvan yürürken her adımda parmaklarının açılıp kapanmasının nedeni de budur. Allah yarattığı canlıların ihtiyaçlarını bilmiş ve tasarladığı özel sistemlerle onlara lütufta bulunmuştur: "O, yarattığını bilmez mi? O, Latif'tir; Habir'dir." (Mülk Suresi, 14) Afrika Fare Kuşlarının Fedakarlığı Afrika fare kuşları, bir ağaç dalına topluca konan arılar gibi kümelenirler. Dalın ucundaki meyveye her birey ulaşamıyacağı için, dalın en ucundaki kuşun kopardığı meyve, gagadan gagaya geçirilerek diğerlerine ulaştırılır. Mevcut meyvelerin herkese yetmemesi asla sorun yaratmaz. Başka bir meyveli dala konduklarında öncelikle yeterince beslenmemiş olanlara dağıtım işi başlatılır. ( Bilim Ve Teknik sayı:298 Eylül 1992 Erdoğan SAKMAN. ) Bu hayvanların gösterdikleri tüm fedakar davranışlar, Darwinizm'in iddia ettiği bencil yaşam mücadelesinin temel dayanaklarını çürütmektedir. Doğadaki tüm canlıları Allah yaratmıştır ve bütün canlılar O'nun verdiği ilhamla hareket etmektedirler. Ceylanlardaki Soğutma Sistemi Ceylanların ve benzer hayvanların nefes borularının yanında küçük kılcal damarlarla yayılan bir kan havuzu vardır. Daha sonra bu küçük kılcal damarlar biraraya gelerek beyine kan taşıyan tek bir damar haline dönüşür. Nefes alma sırasında hava bu havuzdaki kanı soğutur. Saatte 40 km. hızla, 4 dakika boyunca koşan bir ceylandaki ısı artışı ölçülmüş ve hayvanın vücut ısısının 27,70C'den 33,90C'ye çıktığı gözlemlenmiştir. Bu, normal şartlarda ceylanlar için ölümle sonuçlanacak bir durumdur çünkü gazelin hayatta kalabilmesi için beyninin vücudundan daha serin tutulması gerekir. Nitekim ölçümler vücut ısısının artmasına rağmen ceylanın beyninin ısısının asla 300C'yi aşmadığını ortaya koymuştur ki bu da hayvan için yeterli bir ısıdır. ( It Couldn't Just Happen, Lawrence O. Richards, Sweet Publication, 1987, s. 108 ) Eğer beynin soğutulması için tasarlanmış bu sistem olmasaydı ceylan da hayatını devam ettiremezdi. Bu örnek, Allah'ın yarattığı tüm varlıklara karşı sonsuz Rahmet sahibi olduğunun delillerinden yalnızca bir tanesidir. "Ki O, yarattı, 'bir düzen içinde biçim verdi', Takdir etti, böylece yol gösterdi" (A'la Suresi, 2-3)
__________________
Sömürgeciliğe son verelim sömürgeci Forum olmak iyi değildir yaptığımız paylaşımlarda emeğimiz geçsin (Ç)alıntı değil kendi konumuz diyelim..
Yaptığımız Program paylaşımlarına RAR Pass ekleyelim HTML-Kodu:
www.forummekan.org ResimLi AnlaTımLarın ResimLerine Sitemizin RekLamını koYalımki Sömürgecilere son verebilelim.. Bizim diğer forumlardan FArkımız Ne Biliyormusunuz ??? Yapığımız konuların çoğunluğu bize ait olması (Ç)alıntı olmamasıdır !!!!! ![]() FMS GROUP |
|||||||||
|
|
|
|
|
#6 (permalink) | |||||||||
![]() ![]() ![]() User ID: 6713
Giriş Tarihi: Dec 2006 Mesajlar: 12,067
Konular: 2534
Ruh Halim:
Teşekkür : 658 REP Gücü : 34644
REP Puanı : 3463065
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Cevap: Dini Açıklamalarıyla Bilim MAkaleleri..
VÜCUDUMUZDAKİ ORANTININ MİMARI TİROKSİN HORMONU
Vücudunuzda bulunan tiroksin hormonunun mucizevi bir özelliği olduğunu biliyor musunuz? Tiroksin hormonunun önemini anlamak için aynaya bakmanız yeterlidir. Doğuştan bir hastalığı olmadığı sürece her insanın ağzı, burnu, gözleri, kısaca yüzünün ve vücudunun tamamı bir orantıya sahiptir. İşte vücudunuzun bu orana sahip olmasını, Allah'ın kusursuz bir işlev ile yarattığı tiroksin hormonuna borçlusunuz. Eğer bundan yıllar önce yani vücudunuz henüz gelişmekte iken, tiroksin molekülleri teker teker hücrelerinize gidip, hangi hızda bölünmeleri gerektiğini bildirmeseydi, vücut organlarınız son derece orantısız gelişirdi. Hatta bu durum zeka geriliğine bile neden olabilirdi. Nitekim doğumdan hemen sonra tiroksin hormonunun az salgılanması ile ortaya çıkan kretinizm hastalığının sonucu olarak zeka geriliği görülür. Bu hastalığa yakalanan insanlar gelişme çağı sonunda orantısız -genellikle çok kısa bacaklı ve büyük kafatasına sahip- bir vücuda sahip olurlar. Ayrıca tiroksin yokluğu cüceliğe de neden olur. ( Harun Yahya, Hormon Mucizesi, İstanbul: Global Yayıncılık, Mayıs 2001 ) Tüm işlemler gelişirken tiroksin hormonu tek başına değil, büyüme hormonu ile ortak hareket eder. Büyüme hormonu gelişme dönemindeki bir çocuğun hücrelerine bölünerek çoğalma ve büyüme emri veren moleküllerdir. Ayrıca bu hormon hücrelerin bölünme sayısını ve miktarını da belirlemektedir. Ancak sayı ve miktar belirlemenin dışında planlanması gereken çok önemli bir ayrıntı daha vardır; hücrelerin bölünme hızı. İşte tiroksin hormonu bu safhada ortaya çıkarak büyüme çağındaki kişinin hücrelerinin bölünme hızlarına etki eder. Böylece insanın sağlıklı bir şekilde gelişmesi tamamlanmış olur. Günlük yaşamda gördüğünüz insanlar; okul arkadaşlarınız, iş arkadaşlarınız, sokakta yürüyen insanlar, aileniz... Bütün bu insanlar vücut şekillerine Allah'ın mükemmel bir şekilde yarattığı bu iki küçük molekül -büyüme hormonu ve tiroksin hormonu- sayesinde sahip olmuşlardır. Bu hormonlar en doğru zamanda, en doğru miktarda salgılanmış, trilyonlarca hücreye teker teker hükmetmiş, bu hücrelere ne kadar ve hangi hızda çoğalmaları gerektiğini bildirmiş ve sonuçta ortaya insanın mükemmel yapısı çıkmıştır. Her insanda bu moleküllerin üretim miktarları son derece özel bir şekilde -ne az, ne fazla- ve her insanın bedenine en uygun şekilde ayarlanmıştır. Bu hormonların üretim miktarlarında insandan insana ciddi değişiklikler olsaydı ne olurdu? O zaman insanların fiziksel görünüşleri arasında çok ciddi değişiklikler olurdu. Milyarlarca insan 2.5-3 metre uzunluğunda, milyarlarca insan yalnızca 1 metre veya daha az uzunlukta, her biri orantısız vücut ve yüz yapılarında, hemen hemen tamamı zeka geriliğine sahip olarak yaşardı. Milyarlarca insan da henüz ergenlik çağında yaşamını yitirirdi. Sonuç olarak; insan nesli sahip olduğu dış görünüşünü ve fiziksel özelliklerini -Allah'ın kusursuz bir şekilde yarattığı- bu iki küçük moleküle, büyüme hormonu ve tiroksin hormonuna borçludur. Bu da alemleri yoktan var eden Rabbimiz'in muhteşem yaratış delillerinden sadece bir tanesidir. "Gökleri ve yeri hak olmak üzere yarattı ve size düzenli bir biçim (suret) verdi; suretlerinizi de güzel yaptı. Dönüş O'nadır." (Teğabün Suresi, 3)
__________________ Sömürgeciliğe son verelim sömürgeci Forum olmak iyi değildir yaptığımız paylaşımlarda emeğimiz geçsin (Ç)alıntı değil kendi konumuz diyelim.. Yaptığımız Program paylaşımlarına RAR Pass ekleyelim HTML-Kodu:
www.forummekan.org ResimLi AnlaTımLarın ResimLerine Sitemizin RekLamını koYalımki Sömürgecilere son verebilelim.. Bizim diğer forumlardan FArkımız Ne Biliyormusunuz ??? Yapığımız konuların çoğunluğu bize ait olması (Ç) |