![]() |
|
|
#71 (permalink) |
![]() ![]() ![]() |
Cevap: Dini Açıklamalarıyla Bilim MAkaleleri..
Pusulasız Yön Bulma Teknikleri
Pusulalar, dünyanın manyetik alanını kullanarak yönleri gösterirler. Bu özellikleriyle de hava ve deniz yolculuklarında hayati bir önem taşırlar. En son yapılan araştırmalar ise bu konuda çarpıcı bazı gerçekleri ortaya koymaktadır. Pusulanın icadı ve insanlar tarafından kullanımı belli bir birikim ve eğitim sonucu ortaya çıkmıştır. Bununla beraber bazı canlı türleri uzun yolculuklarında "kendi pusulalarını" kullanırlar. Doğadaki birçok canlı türü yuvalarının, avlarının ve göç etmeleri gereken bölgelerin yerlerini hiç zorlanmadan bulabilir. Bu canlılar bir bilgiye sahip değilken ve bu konuda hiç bir eğitim almamışken bunu başarabilirler. ![]() Elbette ki bu canlıların vücutlarında yön ve uzaklık tayin etmelerini sağlayan dijital dedektörler, GPS sistemleri1 ya da pusulalar yoktur. Hepsinde ettten kemikten ve sinirlerden oluşmuş organlar bulunur. Biraz sonra vereceğimiz örneklerde açıkça görüleceği gibi canlılardaki bu üstün sistemler bizlere, onların tasarlanmış birer yaratılış harikası olduğunu kanıtlamaktadırlar. Manyetik Harita Kullanan Semenderler Araştırma sonuçlarına göre, yaşadığı yerden uzaklaştırılan bir semender, evine dönebilmek için manyetik bir harita kullanır. Dünyanın manyetik alanındaki yoğunluk ve küçük farklılıkları algılayabilmesi, semenderin bir pusuladan bile daha iyi yön bulucu olduğunu kanıtlar. Önceleri kuşlar ve meyve sineklerinin içsel manyetik pusulaya sahip oldukları biliniyordu. Ancak Indiana Üniversitesi'nden Prof. Dr. Philips, semenderin haritalama yeteneğinin, diğer türlerden farklı olduğunu ortaya koydu. Örneğin ırmızı benekli doğu semenderi (Notophthalmus viridescens), manyetik alandan elde ettiği harita bilgisinde, eşi görülmemiş türde bir duyumsal işlem sergiliyor. Her geçtiği yerde bu harita genişliyor. Manyetik altıncı hissin ardındaki bu mekanizma, araştırmacıları uğraştırmaya devam ediyor. Manyetik alan kimyasal tepkimeleri harekete geçirebiliyor ve bu, bazı türlerde tanımlanan biyokimyasal pusulanın temelini oluşturuyor. İşlem, görme sistemleriyle de doğrudan ilişkilidir; bilim adamları hayvanların manyetik alanı görebildiklerini düşünmektedirler.(2) Şüphesiz, semenderin yolunu kaybedip daha sonra yolu bulabilmek için manyetik hesaplamalar yapması gerektiğini düşünmüş olması imkansızdır. Yüce Allah, semendere yönünü rahatlıkla bulabilmesi için manyetik bir harita vermiş ve onu nasıl kullanması gerektiğini de ilham etmiştir. Kaplumbağalar Ve Manyetik Alan Haritaları Dünyanın çeşitli yerlerinde, topraktaki manyetik elementlerin yoğunluğu ve bu yoğunluğun yarattığı dünya yüzeyi ile kesişen açılar farklılık gösterir. Eğer bir canlı bu değişiklikleri hissedebilirse, bu onun harita üzerindeki enlem ve boylamları da bilebileceği anlamına gelmektedir. Manyetik alan okuma özellikle genç "Loggerhead Kaplumbağalar"ı (Caretta Caretta) için, çok büyük önem taşımaktadır. Bu kaplumbağalar yaşamlarını ancak Sargossa Denizi'ni çevreleyen bir dairesel sistem olan Kuzey Atlantik Dönencesi'nde sürdürebilmektedirler. Kuzey Carolina Üniversitesi'nden, Kenneth ve Catherine Lohmann isimli araştırmacılar yaptıkları deneyle kaplumbağaların bu dönencede kalmak için kendi manyetik ölçümlerini kullandıklarını ortaya koymuşlardır. Araştırmacılar öncelikle kaplumbağaları bilgisayar kontrolünde manyetik alan içeren bir tank içine yerleştirmişlerdir. Alanın manyetik eğimi dönencenin sınırındaki ile aynı olduğunda, kaplumbağalar dönencenin içine doğru yüzmeye başlamışlardır. Farklı araştırmalarda tankın içindeki manyetik alan gücü de değiştirilmiştir. Alanın gücü dönencenin sınırı ile aynı olduğunda kaplumbağalar dönencenin içi zannettikleri bölgeye doğru yüzmüşler ve tehlikeli sınırdan uzaklaşmışlardır.(3) Sonuçta kaplumbağalar üzerinde yapılan bu çalışma bizlere bazı canlıların manyetik alan haritalarını okuyabildiklerini ve canlıların sahip oldukları bu olağanüstü algı mekanizmalarının tam anlamıyla bir tasarım harikası olduğunu ispatlamaktadır. Kuşkusuz kaplumbağalardaki bu kompleks yapının evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfen oluştuğunu dile getirmek, gemilerde bulunan manyetik pusulaların dalgaların rastgele gemiye çarpmasıyla oluştuğunu iddia etmekten farksızdır. Hiçbir tesadüfün bu kadar kompleks mekanizmaları oluşturması mümkün değildir. Fokların Bıyıklarındaki Tasarım Yön Bulmalarını Sağlıyor Almanya'nın Bonn ve Ruhr Üniversiteleri'nden bir grup bilim adamı, foklar üzerinde yaptıkları çalışmada bu canlıların karanlık ya da bulanık sularda avlarını yakalayabilmek için bıyıklarından yararlandıklarını ortaya koydular.(4) Buna göre foklar, işitme ve görme gibi duyu organlarını kullanamadıkları ortamlarda avlarını, balıkların su içinde yol alırken geride bıraktıkları çalkantılı izleri takip ederek bulmaktadırlar. Guido Dehnhardt ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bu araştırma fokların bıyıklarının 200 metreye yakın mesafelerdeki avlarını bile takip etmeye olanak sağladığını göstermektedir. (5) Foklar avlarını yakalamak için balıkların yüzerken geride bıraktıkları izin girdaplı bir yapıda olması ve iz içindeki parçacıkların hızlarının, balık geçip gittikten birkaç dakika sonrasına kadar çevredeki suyun hızından önemli ölçüde yüksek olmasından yararlanmaktadırlar. Kısacası balıklar yüzerken geride oldukça uzun bir hidrodinamik iz bırakıyorlar ve balıklarla beslenen deniz canlıları da bu izleri takip ederek kendilerini uzak mesafelerden belirleyip yakalıyorlar.(6) Dehnhardt ve arkadaşları fokların bu yeteneğini belirleyebilmek için Henry ve Nick adlı iki erkek fok ve bir minyatür denizaltı kullanmışlar. Minyatür denizaltının bıraktığı iz, 30 cm uzunluğunda bir balığın bıraktığıyla yaklaşık aynı. İlk deneyi, içi bulanık deniz suyuyla dolu bir havuzda Henry ile gerçekleştiren araştırmacılar, fokun başına gözlerini tümüyle örten bir çorap geçirmişler, denizaltının sesini duymaması için kulaklarına kulaklık takıp başını da suyun 40 cm üzerindeki bir platforma yerleştirmişler. Denizaltının motorları durdurulduktan iki saniye sonra fokun başından kulaklıklar çıkartılmış. Fok hemen suya dalıp önce havuzun ortasına yüzmüş, bıyıklarını öne doğru yöneltmiş ve yüzerken başını hafifçe sağa sola sallamaya başlamış. Bu sayede fok denizaltının pervanesinin bıraktığı ize rastlar rastlamaz aracın gittiği yöne dönmüş ve saniyede 2 m hızla iz sürmeye başlamış. Yapılan bu deneyde gözleri bağlı olan fok 256 defa denizaltıyı bulmayı başarmıştır. Ancak araştırmacılar Henry'nin burnuna, bıyıklarını örtecek bir çorap geçirdiklerinde fok tüm denemelerde hidrodinamik izi bulamamıştır. Nick adlı öteki fok üzerinde yapılan deneyde de aynı sonuca ulaşılmıştır. Bu deneyler söz konusu deniz memelilerinin, bıyıkları sayesinde hidrodinamik bilgiyi saptayıp analiz ederek denizdeki izleri takip ettiklerini ortaya koymaktadır. Istakozlardaki Gizli Pusula Atlas Okyanusu'nun batısındaki sıcak sularda yaşayan dikenli ıstakoz (Panilurus argus) her sonbahar yuvasını bırakıp uzun bir yolculuğa koyuluyor. Güneye daha sıcak sulara yolculuk yapıyor. Binlerce ıstakoz, anteniyle önündekine tutunuyor ve gruplar halinde ilerliyor. Gece gündüz demeden, okyanus dibindeki kumsallarda yollarını kaybetmeden nasıl kilometrelerce yürüyorlar?(7) Bugüne kadar pek çok kişinin aklını kurcalayan bu sorunun yanıtı, yeni yapılan bazı deneylerle açığa çıktı. Larry Boles ve Kenneth Lohmann'ın deneyleriyle dikenli istakozların, hayvanlar aleminin en becerikli yön bulucularından biri oldukları kanıtlandı. Bu sonuç birçoklarını şaşırttı, bilim dünyasında da yankı uyandırdı. Bir omurgasızda ilk kez böylesine üstün bir yön bulma yeteneğine rastlanıyordu. Böyle mükemmel bir yeteneğin kaynağı bilimsel olarak henüz gösterilebilmiş değil. Bununla birlikte bazı araştırmacılar, canlıların yön bulma yeteneklerinde dünyanın manyetik alanından faydalandıklarını düşünüyor. Bu bilim adamları, canlıların vücudunda gizemli bir pusula bulunduğunu düşünüyor. Ancak ıstakozların bu yeteneğini açıklamada pusula benzetmesi de yetersiz kalıyor. New York'taki Cornell Üniversitesi'nden nörobiyoloji ve davranış profesörü Charles Walcott : "Birçok hayvanın dünyanın manyetik alanlarını bir araç olarak kullandığını biliyoruz" diyor ve ekliyor: "Ama eğer kaybolmuşsanız bir pusula size nerede olduğunuzu söylemez".(8) Boles, ıstakozlardaki yeteneğin üstünlüğünü "Bu test kesinlikle birçok hayvanın geçemediği bir testtir. Testi geçebilmeleri, bir şekilde, bulundukları noktayı an ve an bildiklerini gösteriyor. İçlerinde bir şey bulunuyor olmalı" diyerek vurguluyor. Böylece deneyde kullanılan ıstakozların, vücutlarında bir tür harita oluşturdukları ve kalkış noktasından itibaren koordinat takibi yapabildikleri ortaya çıkıyor. Bilim adamlarının çözemediği bu mekanizma, bir yolcu uçağındaki elektronik radar sistemleri gibi çalışıyor. Bilim adamlarını en çok şaşırtan şey ise bu mükemmel sisteme sahip ıstakozun nispeten basit bir sinir sistemine sahip olması. Birçok insan, ıstakozun, üst düzey olarak nitelendirilen bir tür yön bulma yeteneğine sahip olamayacağını düşünüyordu. Boles, National Geographic News'a verdiği demeçte bu konudaki düşüncelerini şöyle ifade ediyor: "Burada asıl büyük konu, omurgasızların nispeten basit sinir sistemlerine sahip olmaları. Çoğu kişi böyle bir işi yapmada gerekli zihinsel kapasiteleri olmayabileceğini düşünüyor".(9) Bu noktada bazı sorular karşımıza çıkmaktadır: - Istakozlar basit bir sinir sistemine sahip olmalarına karşın nasıl böyle zor bir işi başarabilmişlerdir? - Gözleri kapalı olduğu halde 37 kilometrelik yolculuk boyunca doğru izi nasıl takip edebilmişlerdir? - Bu canlının sinir sisteminde, bu kadar geniş bir alanın haritası nasıl oluşabilir? - Dünyanın elektromanyetik alanını nasıl algılıyor olabilir? - Elektromanyetik alandaki bilgileri bedeninde nasıl yorumluyor olabilir ? Istakozların tüm bunları başarması bir mucizedir. Şimdi kendinize şu soruyu sorun ve düşünün: Büyük bir çölde bulunduğunuzu farz edin. Bulunduğunuz noktadan bir cipe bindirilip gözünüz ve kulağınız kapalı olduğu halde 200 kilometre uzağa götürülüp bırakıldığınızı düşünün. İlk başta bırakıldığınız noktaya dönme ihtimaliniz var mıdır? Elbette, hayır! Peki ama bu özel yön bulma sistemi ıstakozda nasıl ortaya çıkmıştır? En basit bir pusulayı ele alacak olsanız bile bunun özel olarak tasarlandığı açıktır. Pusuladaki manyetik alandan etkilenen iğne, özel olarak işaretlenmiş yönler, cam kaplı muhafazası bunun özellikle yön bulmak için tasarlanmış olduğunu göstermektedir. Istakoz bedeninin bir pusuladan çok daha etkili çalıştığı açıktır. Tüm bunlar ıstakozdaki sistemin özel olarak tasarlandığını ortaya koymaktadır. Allah ıstakozu yaratmış ve bu özel sistemlerle donatmıştır. Yüce Allah diğer tüm canlıları da yaratandır ve O, kusursuzca var edendir. "O Allah ki, Yaratan'dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim'dir." (Haşr Suresi, 24)
__________________
Sömürgeciliğe son verelim sömürgeci Forum olmak iyi değildir yaptığımız paylaşımlarda emeğimiz geçsin (Ç)alıntı değil kendi konumuz diyelim..
Yaptığımız Program paylaşımlarına RAR Pass ekleyelim HTML-Kodu:
www.forummekan.org ResimLi AnlaTımLarın ResimLerine Sitemizin RekLamını koYalımki Sömürgecilere son verebilelim.. Bizim diğer forumlardan FArkımız Ne Biliyormusunuz ??? Yapığımız konuların çoğunluğu bize ait olması (Ç)alıntı olmamasıdır !!!!! ![]() FMS GROUP |
|
|
|
|
|
#72 (permalink) | |||||||||
![]() ![]() ![]() User ID: 6713
Giriş Tarihi: Dec 2006 Mesajlar: 12,067
Konular: 2534
Ruh Halim:
Teşekkür : 658 REP Gücü : 34644
REP Puanı : 3463065
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Cevap: Dini Açıklamalarıyla Bilim MAkaleleri..
RNA Dünyası Tezinin Geçersizliği
![]() 70'li yıllarda, ilkel dünya atmosferinin içerdiği gazların amino asit sentezini imkansız kıldığının anlaşılması, kimyasal evrim teorisi için büyük bir darbe oldu. Miller, Fox, Ponnamperuma gibi evrimcilerin yıllar boyu yürüttüğü "ilkel atmosfer deneyleri"nin tümünün geçersiz olduğu anlaşıldı. Bu nedenle 80'li yıllarda başka evrimci arayışlar gelişti. Bunun sonucunda, ilk önce proteinlerin değil, proteinlerin bilgisini taşıyan RNA molekülünün oluştuğunu öne süren "RNA Dünyası" senaryosu ortaya atıldı. 1986 yılında Harvard'lı kimyacı Walter Gilbert tarafından ortaya atılan bu senaryoya göre, bundan milyarlarca yıl önce, her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı. Her aşaması ayrı bir imkansızlıklar zinciri olan bu hayal etmesi bile güç senaryo, hayatın başlangıcına açıklama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüş, pek çok içinden çıkılmaz soruyu gündeme getirmiştir: 1- Daha, RNA'yı oluşturan nükleotidlerin tek bir tanesinin bile oluşması kesinlikle rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali nükleotidler nasıl uygun bir dizilimde bir araya gelerek RNA'yı oluşturmuşlardı? Evrimci biyolog John Horgan RNA'nın tesadüfen oluşmasının imkansızlığını şöyle kabullenir: Araştırmacılar RNA dünyası kavramını detaylı biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya çıkıyor. RNA ilk olarak nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının laboratuvarda en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece zor iken, bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi nasıl olmuştur? (John Horgan, "In the Beginning", Scientific American, cilt 264, Şubat 1991, s. 119) 2- Tesadüfen oluştuğunu farz etsek bile, yalnızca bir nükleotid zincirinden ibaret olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya karar vermiş ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamayı başarmıştı? Kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotidleri nereden bulmuştu? Evrimci mikrobiyologlar Gerald Joyce ve Leslie Orgel, durumun ümitsizliğini şöyle dile getirmekteler: Tartışma, içinden çıkılmaz bir noktada odaklaşıyor: Karmakarışık bir polinükleotid çorbasından çıkıp, birdenbire kendini kopyalayabilen o hayali RNA'nın efsanesi... Bu kavram, yalnızca bugünkü prebiotik kimya anlayışımıza göre gerçek dışı olmakla kalmamakta, aynı zamanda RNA'nın kendini kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki aşırı iyimser düşünceyi de yıkmaktadır. (G.F. Joyce, L. E. Orgel, "Prospects for Understanding the Origin of the RNA World", In the RNA World, New York: Cold Spring Harbor Laboratory Press, 1993, s. 13) 3- Kaldı ki eğer ilkel dünyada kendini kopyalayan bir RNA oluştuğunu ve ortamda RNA'nın kullanacağı her çeşit amino asitten sayısız miktarlarda bulunduğunu farz etsek ve bütün bu imkansızlıkların bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu düşünsek bile, bu durum yine de tek bir protein molekülünün oluşabilmesi için yeterli değildir. Çünkü RNA, sadece proteinin yapısıyla ilgili bilgidir. Amino asitler ise hammaddedir. Ancak ortada proteini üretecek "mekanizma" yoktur. RNA'nın varlığını protein üretimi için yeterli saymak, bir arabanın kağıt üzerine çizilmiş tasarımını o arabayı oluşturacak binlerce parçanın üzerine atıp sonra arabanın kendi kendine montajlanıp ortaya çıkmasını beklemekle aynı derecede anlamsızdır. Bir protein, hücre içindeki son derece karmaşık işlemler sonucunda pek çok enzimin yardımıyla ribozom adı verilen organelde üretilir. Ribozom ise yine proteinlerden oluşmuş karmaşık bir hücre organelidir. Dolayısıyla bu durum, ribozomun da aynı anda tesadüfen meydana gelmiş olması gibi olanak dışı bir varsayımı daha beraberinde getirecektir. Evrim teorisinin ünlü savunucularından Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein sentezinin yalnızca nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin mümkün olmadığını şu şekilde açıklamaktadır: Şifre (DNA ya da RNA'daki bilgi), aktarılmadıkça anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların kendileri de DNA'da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı derecede zordur. (Jacques Monod, Chance and Necessity, New York: 1971, s.143) İlkel dünyadaki bir RNA zinciri hangi iradeyle böyle bir karar almış ve hangi yöntemleri kullanarak, 50 özel görevli parçacığın işini tek başına yaparak protein üretimini gerçekleştirmiştir? Evrimcilerin bu sorulara getirebildikleri hiçbir açıklama yoktur. Ünlü bilim dergisi Nature'de yer alan bir makalede de 'kendini kopyalayan RNA' kavramının tamamen hayal mahsulü olduğu, gerçekte ise hiçbir deneyde bu tür bir RNA'nın elde edilemediği belirtilmektedir: Maynard Smith ve Szathmary, "DNA kopyalanması o kadar hataya açıktır ki, tek bir gen boyundaki bir DNA parçasının doğru kopyalanmasını sağlayacak enzim proteinlerinin önceden varlığına ihtiyaç vardır" demektedirler. Bu durumda, halen bilinen bilgisel ve enzimatik işlev taşıycı özelliğiyle RNA, yazarları şunu söylemeye yöneltiyor: "Özde, ilk RNA molekülleri kendilerini kopyalamak için polimerleştirici bir protein enzime ihtiyaç duymadılar; kendi kendilerini kopyaladılar." Bu bir gerçek midir, yoksa bir beklenti mi? Genelde tüm biyologlar için şunu belirtmenin açıklayıcı olduğunu düşünüyorum ki suni olarak sentezlenmiş katrilyonlarca (1024) rastgele RNA dizilimleri arasından tek bir tane bile kendini kopyalayan (self-replicating) bir RNA çıkmamıştır. (Dover, Gabby L. 1999. Looping the Evolutionary loop. Review of the origin of life from the birth of life to the origin of language. Nature 399: 218) San Diego California Üniversitesi'nden Stanley Miller'ın ve Francis Crick'in çalışma arkadaşı olan ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel, "hayatın RNA dünyası ile başlayabilmesi" ihtimali için "senaryo" deyimini kullanmaktadır. Orgel, bu RNA'nın hangi özelliklere sahip olması gerektiğini ve bunun imkansızlığını, American Scientist 'in Ekim 1994 sayısındaki "The Origin of Life on the Earth" başlıklı makalede şöyle ifade eder: Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilkel dünyadaki RNA'nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş olması gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini kopyalayabilme özelliği ve protein sentezinin her aşamasını gerçekleştirebilme özelliği. (Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on the Earth", Scientific American, Ekim 1994, cilt 271, s. 78) Açıkça anlaşılacağı gibi Orgel'in, "olmazsa olmaz" şartını koyduğu bu iki kompleks işlemi RNA gibi bir molekülden beklemek bilimsel düşünceye aykırıdır. Somut bilimsel gerçekler, hayatın rastlantılarla ortaya çıktığı iddiasının yeni bir versiyonu olan "RNA Dünyası" tezinin, gerçekleşmesi imkansız bir senaryo olduğunu ortaya koymaktadır. John Horgan da The End of Science adlı kitabında, sonradan geçersizliği ortaya çıkmış ünlü Miller deneyinin sahibi Stanley Miller'ın, son dönemlerde ortaya sürülen hayatın kökeni hakkındaki teorileri son derece anlamsız ve küçük gören tavrını şöyle aktarmaktadır: İlk deneyinden yaklaşık 40 yıl sonra Miller bana, hayatın kökeni bilmecesini çözmenin kendisinin ya da başka herhangi birinin düşündüğünden çok daha zorlaştığını söyledi... Miller, "anlamsız" veya "kağıt üstü kimyası" adını verdiği, hayatın kökeni ile ilgili yeni tezlerden hiç etkilenmemişe benziyor. Bazı hipotezleri o kadar küçük gören bir tavır takındı ki, onlarla ilgili görüşlerini sorduğumda, kafasını salladı, iç geçirdi ve kıs kıs güldü, adeta insanlığın ahmaklığının farkına varmışcasına... Stuart Kauffman'ın otokataliz teorisi de bu kategoriye girmekte. Miller, "Bir bilgisayarda denklemler hesaplamak bir deney teşkil etmez" diye burun kıvırdı. Miller, bilim adamlarının nerede ve ne zaman hayatın başladığını hiçbir zaman kesin bir biçimde bilemeyeceklerini de onayladı. (Horgan, John, 1996, The End of Science, MA Addison-Wesley, s. 139) Miller gibi, hayatın kökenine evrimci açıklama bulabilme çabasının öncülüğünü yapmış en ateşli evrim taraftarlarının bile, evrim açısından bu derece ümitsiz ifadeleri teorinin içinde bulunduğu çaresizliği açık bir biçimde yansıtmaktadır.
__________________
Sömürgeciliğe son verelim sömürgeci Forum olmak iyi değildir yaptığımız paylaşımlarda emeğimiz geçsin (Ç)alıntı değil kendi konumuz diyelim..
Yaptığımız Program paylaşımlarına RAR Pass ekleyelim HTML-Kodu:
www.forummekan.org ResimLi AnlaTımLarın ResimLerine Sitemizin RekLamını koYalımki Sömürgecilere son verebilelim.. Bizim diğer forumlardan FArkımız Ne Biliyormusunuz ??? Yapığımız konuların çoğunluğu bize ait olması (Ç)alıntı olmamasıdır !!!!! ![]() FMS GROUP |
|||||||||
|
|
|
|
|
#73 (permalink) | |||||||||
![]() ![]() ![]() User ID: 6713
Giriş Tarihi: Dec 2006 Mesajlar: 12,067
Konular: 2534
Ruh Halim:
Teşekkür : 658 REP Gücü : 34644
REP Puanı : 3463065
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Cevap: Dini Açıklamalarıyla Bilim MAkaleleri..
Roket Mühendisi Bakteriler
Gözle görülemeyecek kadar küçük bir canlı sizi ne kadar şaşırtabilir? Emin olun bu habere konu olan bakteri sizi çok şaşırtacak. ![]() Yandaki fotoğraf, İngiliz bilim dergisi New Scientist'in internet sitesinde yayımlandı(1) . Fotoğraftaki bakteri içinde bulunduğu hücreden çıkarken görüntülenmiş. Ancak bakteri bu çıkışı hiç de alışılmadık bir şekilde, bir taşıt yardımıyla gerçekleştiriyor. Kullandığı taşıt ise bir roket! Kırmızıyla renklendirilmiş bakteriler Burkholderia pseudomallei türüne aitler. Kırmızı renkli bu bakterilerin içinde bulunduğu hücre ise bir bağışıklık sistemi hücresi olan makrafoj hücresi. Habere konu olan roket ise en sağdaki bakterinin arkasında yeşil bir kuyruk halinde görülüyor. Bakteri hücreden tam fırladığı anda bilim adamlarınca fotoğraflanmış. İngiltere Hayvan Sağlığı Kurumu araştırmacılarından Edouard Galyov ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bir çalışmada bu roket sisteminin detayları aktarılıyor. Molecular Microbiology Dergisi'nde yayımlanan araştırmalarında, roketin yapımında hücredeki aktin moleküllerinden yararlanıldığı belirtiliyor(2). Aktin, hem kuvvetli hem de hassas bir molekül. Bu moleküller dinamik karakter gösterirler yani hareketle ilgilidirler. Daha çok kas hücrelerinde bulunurlar. Bu dinamik özelliği sayesinde bakteri roketinin “ateşleyici gücünü” oluşturuyor. Bakterinin roket ateşlemesi şöyle gerçekleşiyor: Makrofaj hücresine giren bakteri, bir süre içerde kaldıktan sonra, kendi zarından dışarıya bir protein uzatıyor. Bu zar bakterinin bedenini çevreleyen ve dış ortamdan ayıran bir duvar görevi görüyor. Uzatılan proteinin şekli son derece önemli. Ancak bu özel şekil sayesinde makrofaj hücresinde bulunan aktin moleküllerinde çok hızlı kimyasal bir değişim başlatıyor. Böylece aktin molekülleri birleşip bakteri için roket yakıtı haline geliyorlar. Böylece bakteri hızla fırlıyor ve bulunduğu hücrenin zarını parçalayarak dışarı çıkıyor. B.pseudomallei bakterisinin uzattığı protein, tam da makrofaj hücresindeki actin moleküllerini ateşleyecek özelliktedir. Bu proteinin aktini ateşlemesi kesinlikle tesadüf değildir. Çünkü onbinlerce çeşit protein vardır ve herbirinin şekli farklıdır. Şekildeki en ufak bir bozukluk ya da farklılık, proteinin işe yaramaması anlamına gelir. Bu proteinle aktin arasında bir anahtar-kilit ilişkisi vardır. Peki ama bu tek hücreli canlı nasıl olup da kendine bu roketi yapabilir? Değil bir beyin, bir sinir hücresinden dahi yoksun olan bu bakteri, aktin moleküllerini ateşleyebilecek özellikte proteinin tasarımını nereden biliyor olabilir? Roket yapımında kullanılacak yakıt, mühendislerce kapsamlı testlerden sonra kararlaştırılır. Bakteri aktini yakıt olarak kullanabileceğini nereden bilebilir? Böyle bir seçim yapabilmesi için öncelikle nerede bulunduğunun ve etrafındaki malzemelerin bilincinde olması gerekir. Oysa bu bakteri herhangi bir duyu organından yoksundur. Tüm bunlar tek bir gerçeği işaret etmektedir. Bakterideki özel davranış kendisine üstün bir Akıl tarafından ilham edilmektedir. Allah gözle görülen ya da görülmeyen tüm canlıları her an kontrol etmektedir. "Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)" (Hud Suresi, 56)
__________________
Sömürgeciliğe son verelim sömürgeci Forum olmak iyi değildir yaptığımız paylaşımlarda emeğimiz geçsin (Ç)alıntı değil kendi konumuz diyelim..
Yaptığımız Program paylaşımlarına RAR Pass ekleyelim HTML-Kodu:
www.forummekan.org ResimLi AnlaTımLarın ResimLerine Sitemizin RekLamını koYalımki Sömürgecilere son verebilelim.. Bizim diğer forumlardan FArkımız Ne Biliyormusunuz ??? Yapığımız konuların çoğunluğu bize ait olması (Ç)alıntı olmamasıdır !!!!! ![]() FMS GROUP |
|||||||||
|
|
|
|
|
#74 (permalink) | |||||||||
![]() ![]() ![]() User ID: 6713
Giriş Tarihi: Dec 2006 Mesajlar: 12,067
Konular: 2534
Ruh Halim:
Teşekkür : 658 REP Gücü : 34644
REP Puanı : 3463065
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Cevap: Dini Açıklamalarıyla Bilim MAkaleleri..
Sars'ın Çözümü Doğada Bulundu
SARS Hastalığına Karşı "Meyan Kökü" Dünya geçtiğimiz yıl içinde SARS'la tanıştı. Bilim adamları bu hastalığı yenecek antikorlar geliştirmeye çalışırlarken, geçtiğimiz günlerde SARS'ın çözümünün doğada bulunduğu açıklandı. Alman virologlar, meyan kökünden elde edilen bir maddenin, SARS'a karşı kullanılan ribavirin maddesinden çok daha etkili olduğunu kaydettiler. ![]() The Lancet dergisinde yayımlanan habere göre, Frankfurt Üniversitesi'nin kliniğinde görevli virologlar, meyan kökünden elde edilen ve HIV-1 (AIDS virüsü) ve Hepatit C virüsüne karşı başarıyla kullanılan glisirizin maddesinin, laboratuvar ortamında SARS virüsünün çoğalmasını engellediğini açıkladılar. Meyan kökünün özünün etkinliği SARS koronavirüsü tarafından enfeksiyona uğramış maymun hücreleri üzerinde de test edildi. Prof. Prakash Chandra, kullanılan ribavirin maddesinin toksik etkisine dikkat çekerek, glisirizin maddesinin yüksek konsantrasyona rağmen yan etkisinin çok az olduğunu, uzun dönem araştırmalarının yapıldığını, bu maddenin ucuz olduğunu ve zehirli olmadığını belirtti. Meyan kökündeki bu madde, yüksek dozda kullanıldığında SARS virüsünün üremesini tamamen durduruyor. Bu bitki, virüsün, enfeksiyona yol açan hücrelere bağlanmasını zorlaştırarak üremesini engelliyor. Meyan Kökü Hakkında Tarihte Yunanlılar, Mısırlılar, Çinliler ve Hintliler gibi birçok toplum tarafından da kullanılmış olan meyan kökü, Güney ve Orta Avrupa'da vahşi doğada yetişiyor; Rusya, İspanya, İran ve Hindistan'da ise özel olarak yetiştiriliyor. Meyan kökü geleneksel Çin doktorluğunda sıkça kullanılan bir bitki. Çinliler diğer bitkilerle karıştırarak meyan kökünün canlılık vermesini sağlıyorlar. Haziran-Temmuz ayları arasında sarı-mavi veya kahverengi çiçekler açan, 0,4-2 m yüksekliğinde, çalımsı bitkilere "meyan" denir. Yaprakları parçalıdır, yaprakçıklar 4-7 çiftlidir. Çiçekleri başak şeklindedir. Taç ve çanak yaprakları iki dudaklıdır, üst dudak iki kısa dişli, alttaki üçü uzun dişlidir. Meyan bitkisinin 6 türü Türkiye'de yetişmektedir. Daha çok Güney, Orta ve Doğu Anadolu'da yaygınlık göstermektedir. Bir kısmının kökleri tatlı, bir kısmının ise acıdır. Bitkinin kökleri, meyan kökü olarak tanınmakta ve kullanılmaktadır. Köklerinin kabuğu soyulduktan sonra veya soyulmadan önce güneşte kurutularak piyasaya sürülür. Bileşiminde nişasta, şekerler, zamk, rezin, glisirrizin vardır. Glisirrizin şekerden daha tatlı bir bileşiktir. Köklerdeki miktarı, bölgeden bölgeye değişir ve köklerin de etkili maddesidir. Meyan Kökü: Bir Ecza Deposu Meyan kökü dünyada biyolojik olarak en aktif olan bitkilerden biridir. Örneğin Meyan kökü bir magnezyum ve silisyum kaynağıdır. Meyan kökü, mideyle ilgili sağlık problemlerinde son derece etkilidir. İçerdiği glisirutenik asid (GLA), deglisirine meyan kökü (DGL) ve karbenoksolen sodyum (CS) maddeleri, bilinen en etkili anti-ülser ilaçlarındandır. Meyan kökü ayrıca cilt problemlerine de iyi gelir. Meyan kökü tüketimi ciltte oluşan aknelerin tedavisinde etkilidir. Meyan kökü, ateş düşürücü özelliğinin yanı sıra, karaciğerin toksik maddeleri süzmesinde de yardımcıdır. Hepatit, siroz gibi karaciğer hastalıklarının tedavisinde meyan kökünde bulunan GLA'nın detoksifian etkisi kanıtlanmıştır. Bitkinin göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici özellikleri de vardır. Mide hastalıklarında, özellikle gastritte de son derece yararlıdır. Meyan kökü eczacılıkta toz halinde, hapların hazırlanmasında şekil vermede kullanılır. Ayrıca taze veya kuru köklerinin kaynar su ile karıştırılması ve sonra alçak basınçta yoğunlaştırılması suretiyle meyan balı elde edilir. Meyan balındaki glisirrizin miktarı daha fazladır. Meyan kökü, piyasada toz veya kalıplar halinde bulunur. Parlak siyah renkli, tatlı lezzetlidir. Suda kolaylıkla erir. Meyan kökünün su ile birleştirilmesi sonucunda elde edilen karışıma ise meyan şerbeti denir. Koyu esmer renkli ve tatlı lezzetli, göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici ve serinletici özellikte olan bu şerbet daha çok Güneydoğu Anadolu bölgesinde elde edilir ve kullanılır. Şifalı Bitkiler Allah'ın Birer Rahmetidir Şimdi biraz düşünelim. Meyan kökü en başta sadece küçücük, tahta görünümünde bir tohumdur. Ancak bu tohum kök saldığında ve filizlendiğinde sahip olduğu özelliklerle birçok hastalığa şifa olabilecek maddeler içermektedir. Verimsiz topraklarda bile yetişen bu bitkinin, birçok hastalığın yanı sıra bir gün dünyayı pençesine alan SARS adlı bir hastalığa da çare olabildiği anlaşılmıştır. Bilim adamları en gelişmiş teknolojik aletlerle laboratuvarlarda bu hastalıklara çare ararken, küçücük bir tohum bütün bunları tek başına başarabilmektedir. Böyle bir şeyi tohumun kendi kendine başarmış olması mümkün müdür? Ya da tesadüfler, bu küçücük tahta parçasının içinde, bu kadar detaylı ve karmaşık bilginin biraraya gelmesini sağlamış, bu sayede bitkiye şifa verici özelliklerini kazandırmış olabilir mi? Elbette hayır. Bu bitkinin tohumuna sahip olduğu bütün bu özellikleri yerleştiren Yüce Allah'tır. Rabbimiz bizlere hem hastalıkları hem de onlara şifa olan bu bitkileri yaratarak üstün ilmini ve sonsuz rahmetini göstermektedir. Yeryüzündeki tüm bitkiler, insanlar ve bütün canlılar için özel olarak tasarlanmışlardır. Bu da bize Allah'ın yaratmadaki gücünü ve eşsiz sanatını gösterir. Allah Kuran'da şöyle buyurur: "Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır." (Nahl Suresi, 13)
__________________
Sömürgeciliğe son verelim sömürgeci Forum olmak iyi değildir yaptığımız paylaşımlarda emeğimiz geçsin (Ç)alıntı değil kendi konumuz diyelim..
Yaptığımız Program paylaşımlarına RAR Pass ekleyelim HTML-Kodu:
www.forummekan.org ResimLi AnlaTımLarın ResimLerine Sitemizin RekLamını koYalımki Sömürgecilere son verebilelim.. Bizim diğer forumlardan FArkımız Ne Biliyormusunuz ??? Yapığımız konuların çoğunluğu bize ait olması (Ç)alıntı olmamasıdır !!!!! ![]() FMS GROUP |
|||||||||
|
|
|
|
|
#75 (permalink) | |||||||||
![]() ![]() ![]() User ID: 6713
Giriş Tarihi: Dec 2006 Mesajlar: 12,067
Konular: 2534
Ruh Halim:
Teşekkür : 658 REP Gücü : 34644
REP Puanı : 3463065
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Cevap: Dini Açıklamalarıyla Bilim MAkaleleri..
Sentetik Ağaçlar Gerçek Ağaçların Yerini Doldurabilirler mi?
Canlılar havadaki karbondioksitin ve havanın ısısının sürekli olarak artmasına neden olurlar. Her yıl insanların, hayvanların ve toprakta bulunan mikroorganizmaların yaptıkları solunum sonucunda yaklaşık 92 milyar ton ve bitkilerin solunumları sırasında da yaklaşık 37 milyar ton karbondioksit atmosfere karışır. Ayrıca fabrikalarda ve evlerde kaloriferler ya da soba kullanılarak tüketilen yakıtlar ile taşıtlarda kullanılan yakıtlardan atmosfere verilen karbondioksit miktarı da en az 18 milyar tonu bulmaktadır. Buna göre karalardaki karbondioksit dolaşımı sırasında atmosfere bir yılda toplam olarak yaklaşık 147 milyar ton karbondioksit verilmiş olur. Bu da bize doğadaki karbondioksit içeriğinin sürekli olarak artmakta olduğunu gösterir. Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde bozulma meydana gelebilir. Örneğin atmosferdeki oksijen çok azalabilir, yeryüzünün ısısı artabilir, bunun sonucunda da buzullarda erime meydana gelebilir. Bundan dolayı da bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde çölleşmeler meydana gelebilir. Bütün bunların bir sonucu olarak da yeryüzündeki canlıların yaşamları tehlikeye girebilir. Oysa böyle bir durum söz konusu bile olmaz. Çünkü ağaçların ve tüm yeşil bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez işlemiyle, oksijen sürekli olarak yeniden üretilir ve denge korunur. ![]() İşte ağaçların hayatımızdaki bu büyük önemini gören bilim adamları, ağaçların görevini yerine getirecek sentetik ağaçlar üretme yoluna gitmişlerdir. Böylece insan kontrolünde üretilecek bu ağaçlar, istenilen yerde, istenilen miktarda yetiştirilebilecek ve insanlar tarafından en fazla miktarda üretilen gaz olan karbondioksitin atmosferdeki miktarını azaltmaya yardımcı olacaklardır. Sentetik Ağaçlar Neler Yapabiliyorlar? Kolombiya Üniversitesi'nden Dr. Klaus Lackner'ın projesiyle geliştirilecek sentetik ağaçlar, gerçek ağaçların fotosentez sırasında yaptığı gibi havadaki karbondioksiti emecek, ancak ağaçlarda olduğu gibi oksijen üretmeyecekler. Karbondioksiti bünyesinde depolayabilen yapay ağaç başarılı olursa, atmosferde insanların faaliyetleri yüzünden giderek artan ve küresel ısınmanın sorumlusu olarak görülen karbondioksit oranının düşmesine yardımcı olacak. Dr. Lackner, bir sentetik ağacın her yıl 90 bin ton karbondioksiti emebileceğini iddia ediyor. Bu rakamın da 15 bin otomobilden çıkan miktara eşit olduğunu söyleyen bilim adamı, yapay ağaçların, gerçekleri kadar işlevsel olacağını ifade ediyor. Şimdilik sentetik ağaç sadece kağıt üzerinde bir fikirden ibaret. Ancak Dr. Lackner çalışan bir sentetik ağaç üretmekte kararlı. Sentetik ağaç üretiminde en önemli konu havadaki karbondioksitin yakalanması ve ağacın bünyesinde saklanması. Bunun için karbondioksit emici maddeyle kaplanacak sentetik yapraklar, karbondioksiti ağacın içinde tutacaklar. Dr. Lackner'a göre en büyük harcama yaprakları kaplayacak bu emici materyali dönüşümlü hale getirebilmek için yapılacak. Karbonun yakalanması teknolojisinin uzun soluklu bir çözümün parçası olması gerektiğine inandığını ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin bu konuda alternatifler bulunana kadar bekleyemeyeceklerini söyleyen bilim adamı, "Yapılması geren birçok mühendislik işi var" diye ekliyor. Örneğin projede, dolan filtrelerin yeniden nasıl değerlendirilebileceği sorusu henüz cevaplanmış değil. Sentetik bir ağaç her yere dikilebiliyor. Örneğin eve dikilen bir televizyon ebadındaki sentetik ağaç, aile fertlerinden yayılan karbondioksiti emebilecek. Dünyada yıllık 22.000 ton karbondioksit üretimini yutmak için 250,000 sentetik ağaca ihtiyaç olduğu tahmin ediliyor. Ancak sentetik ağaç fikrine herkes sıcak bakmıyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü mühendisi Howard Herzog, Dr. Lackner'ın dizaynının öngörülen başarıyı yakalayamayacağını çünkü karbondioksiti yakalarken, çok fazla enerji harcamak gerektiğini belirtiyor ve Dr. Herzog bu konuda daha çok teknolojik araştırma gerektiğini söylüyor. Kesin Sonuçlar için Henüz Erken Bu arada Dr. Lackner karbon stoklama üzerinde çalışmalarına devam ediyor. Energy's Los Alamos National Laboratuvarı Amerikan Departmanı'ndayken ekibi ile doğal kimyasal süreçle depolama üzerinde çalışmalar gerçekleştiren Lackner, karbondioksitin magnezyumla birleşince, karbonu güvenle ve düzenli olarak depolayabilen karbon kayaları oluşturduğunu belirtiyor. Şimdilik bu süreci geniş bir zemine yayarak gerçekleştirmenin çok pahalı olduğunu da belirten bilim adamı, kesin sonuçlar için henüz erken olduğunu ancak karbon yakalama ve depolama bedelinin düşeceği konusunda iyimser olduğunu söylüyor. Ya Gerçek Ağaç Neler Başarıyor? Eğer başarılı olunabilirse, sentetik bir ağaç sadece atmosferdeki karbondioksidi emmeye yarayacak. Diğer taraftan gerçek bir ağaca baktığımızda, atmosferdeki karbondioksiti emmek yanında, ağacın daha birçok mucizevi işlemi gerçekleştirdiğini görürüz. Öncelikle gerçek bir ağaç fotosentez adlı mucizeyi gerçekleştirir. Yani atmosferdeki karbondioksidi ve ısıyı alarak besin üretir, yerine doğaya oksijen verir ve yeryüzündeki dengeyi sağlar. Bir cümlede özetlediğimiz fotosentez işlemi başlı başına bir mucize, bir tasarım harikasıdır. Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretmesi olarak da özetlenebilecek olan fotosentez işlemi, bitki hücresinde bulunan, insan ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini direkt olarak kullanabilen yapılar sayesinde gerçekleşir. Bu yapıların yardımıyla, bitki hücreleri güneşten gelen enerjiyi insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve yine çok özel yollarla depolarlar. İşte bu şekilde fotosentez işlemi tamamlanmış olur. Fotosentez olayınınsa atmosferdeki karbondioksit oranını düşürmesinden başka daha birçok sonucu vardır. Herşeyden önemlisi, emilen karbondioksit yerine atmosfere oksijen verilir. Böylece karbondioksit ve oksijen dengesi sağlanarak yeryüzündeki ısının dengesi korunur. Atmosferdeki oksijen miktarının korunması içinse başka bir doğal kaynak yoktur. Bu yüzden tüm canlı sistemlerdeki dengelerin korunması için ağaçların ve tüm yeşil bitkilerin varlığı şarttır. Bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. Fotosentez sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları "karbonhidratlar" olarak adlandırılır. Glukoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır. Fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir. Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. Hayvansal besinler de ancak bitkilerden elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir. Diğer taraftan ağaç yaprakları aynı zamanda son derece gelişmiş bir arıtma ve temizleme cihazı gibi faaliyet gösterirler. Günlük yaşamımızda sıkça kullandığımız temizlik cihazları, konunun uzmanları tarafından uzun süren çalışmalar sonucunda, yoğun emek ve para harcanarak üretilirler ve faaliyete geçirilirler. Oysa bu cihazlarla aynı işi yapan bitkiler sadece su ve güneş ışığı karşılığında, aynı temizleme hizmetini daha kaliteli ve garantili bir biçimde verirler. Üstelik atık madde diye bir sorunları da yoktur, çünkü onların havayı temizledikten sonra ürettikleri atık maddeler, tüm canlıların temel ihtiyacı olan oksijendir! Ağaçların yaprakları, havadaki kirletici maddeleri yakalayan mini filtrelere sahiptir. Yaprak üzerinde gözle görülmeyen binlerce tüy ve gözenek vardır. Gözenekler havayı kirleten tanecikler halindeki maddeleri tutarlar ve sindirilmek üzere bitkinin diğer bölümlerine gönderirler. Ağaçlar mevcut yaprak ağırlıklarının 5-10 katına kadar toz tutabilirler, ağaçlı bir alandaki bakteri oranı ile ağaçsız bir alandaki bakteri miktarları oldukça büyük bir farklılık gösterir. Gerçek bir ağacın başardıklarıyla ilgili burada kısaca özetlediğimiz bilgiler, aslında her biri hakkında kitaplar yazılabilecek özelliklerdir. İşte bütün bu özelikleriyle, minicik bir tahta parçası görünümündeki tohumun toprağa atılmasıyla hayat bulan, çoğu zaman hiç kimsenin eli değmeden büyüyen, yeşillenen ve birçok mucizeyi gerçekleştiren bir ağacın, insanların üretmeye çalıştıkları sentetik ağaçlar yanında, mükemmelliğine ulaşılması çok zor bir tasarım harikası olduğu çok açıktır. Ağaçtaki bu kusursuz tasarım, bize bu muhteşem tasarımı yapan üstün bir Aklın olduğunu gösterir. Ne bir tohum ne de yaprakta bulunan mikroskobik hücreler bu kadar karmaşık görevleri yerine getirebilecek akla sahipirler. İşte bu üstün aklın sahibi Alemlerin Rabbi olan Allah, kusursuz yaratışının delillerini yarattığı tüm canlılarla insanlara göstermektedir. Allah canlılar üzerindeki hakimiyetini ve benzersiz yaratışını ayetlerde şöyle bildirmektedir: "Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin Yaratandır... İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir." (Enam Suresi, 101-102)
__________________
Sömürgeciliğe son verelim sömürgeci Forum olmak iyi değildir yaptığımız paylaşımlarda emeğimiz geçsin (Ç)alıntı değil kendi konumuz diyelim..
Yaptığımız Program paylaşımlarına RAR Pass ekleyelim HTML-Kodu:
www.forummekan.org ResimLi AnlaTımLarın ResimLerine Sitemizin RekLamını koYalımki Sömürgecilere son verebilelim.. Bizim diğer forumlardan FArkımız Ne Biliyormusunuz ??? Yapığımız konuların çoğunluğu bize ait olması (Ç)alıntı olmamasıdır !!!!! ![]() FMS GROUP |
|||||||||
|
|
|